11 Haziran 2011 Cumartesi

Kuala Lumpur değil evladım Key El! KUALA LUMPUR – MALEZYA

11 Haziran 2011
Öyle hayat fazla kolay olmasın zaten, yoksa tadı çıkmaz... 10’unda okullar açıldığından dolayı Kuala Besut’tan Kuala Lumpur’a direkt otobüslerde yer bulamayınca Mr. Razak bana iskeleden yarım saat uzaklıkta kalan Pasir Puteh’den geçen bir otobüste yer ayarladı.
Anakaraya geldiğimde daha öğleden sonraydı. Gece 10’a kadar oyalanmam gerekiyordu, yine. Önce balıkçı kasabası olan bu Kuala Besut’ta biraz zaman geçirdim. Ama sırtımdaki çantayla çok zor olacağına karar verince otobüs durağına gidip beklemeye başladım.
Yarım saat beklememe kalmadan otobüs geldi. Şoför amcanın arkasına oturdum. Sohbet ede ede Pasir Puteh’e geldik.
Tüm kasabadaki tek beyaz bendim yine. Önce biletimi hallettim, ardından çantamı otobüs firmasının yazıhanesine bıraktıktan sonra kendimi kasabanın boş sokaklarına vurdum. Fazla büyük ve ilginç bir yer olmadığından terminale dönüp film seyrettim. Sabahın kaçında Kuala Lumpur’a varacaktım hiçbir fikrim yoktu. Ama sabah 7’de bu büyük şehirde beni misafir edecek Nelson’da olacaktım.
Otobüste ne kadar üstüste giyinsem de kapatılamayan klima yüzünden dondum ve soğuktan ilk defa gözüme uyku girmedi. Sabah 6’da Kuala Lumpur’a vardığımızda gözlerimin altı morarmış, ‘uyku, biraz uyku’ şeklinde yollarda hem yürüyüp hem de dileniyordum.
Terminalden en yakın LRT (Light rail transit) istasyonuna gittim. Birkaç durak sonra inip bu sefer MR (Monorail) istasyonundan gideceğim durağa vardım. MR, şehir merkezi güzergahı üzerinde yoğunlaşan, köprü üzerine yerleştirilen raylarda havada giden tek bir vagon ile yapılan toplu taşıma sistemiydi. Havada gitmek keyifliydi.
Venezuelalı Nelson, şehirmerkezinde bir Alışveriş Merkezi’nin rezidansında kalıyordu. Meğer o alışveriş merkezi şehrin en elit merkeziymiş, oraya vardığımda en kolay yolun AVM’nin içinden geçip gitmek olacağını düşündüğümden doğruca bekçinin yanına gittim. Daha AVM açılmadığından kapılar kapalıydı. Rezidansa geldiğimi söyleyince, üzerimdeki artık yıpranmış ve delikleri olan şalvar ve elbise kreasyonumu hiçe sayıp hazırol pozisyonuna geçtiler. Rezidans kapısına kadar bana eşlik ettiler. Kapının orada başka bir görevli gelip bu sefer beni içeri aldı. Kayıt yaptırdım, pasaport numaramı yazdım ve en sonunda imzamı da atarak asansörlere vardım.
Nelson’u tam işe gitmek için evden çıkarken yakaladım. Ayaküstü birkaç cümle kurduktan sonra bana evi bırakarak gitti ve ben de doğruca kendime kahve hazırladım.
Balkona çıktığımda ve manzarayı gördüğümde düşündüğüm tek şey yolumu Colombo’da bir rezidans ile açtığım, şimdi de Kuala Lumpur’dabir rezidans ile sonlandırdığımdı. Cidden yol tesadüflerle şaşırtmayı seviyordu.
Her ne kadar uykusuz olsam da kendimi dışarı attım. Önce kardeşime söz verdiğim telefon için biraz etrafa bakınacaktım. O işi yaptıktan sonra da artık etrafta boş boş dolaşıp, insanları ve herkesin kısaltarak Key EL dedikleri bu şehri yaşayacaktım.
Dev bir alışveriş merkezi idi burası. Her tarafında yemek restoranları, kafeleri, atıştırmalık tezgahları, pastaneleriyle, dünya markalarından yerel firmaların eşyalarını satan küçüklü büyüklü bir sürü mağazasıyla gördüğüm en büyük alışveriş merkeziydi. Gökyüzüne baktığımda camdan bir fanus görmeyi beklemeye dahi başladım bir noktada. Herkes sokaklardaydı, ellerinde poşetleriyle... Kültür, göz şekli, ten ve saç rengi gözetmeden Louis Vuitton’undan Zara’sına, Starbucks’ından bilmem ne Hint mutfağına kadar caddelerdeydi.
6 aydır hiç alışveriş yapmamış bir insan olarak ilk başta bu tüketim çılgınlığına siper ettiğim görünmez kalkanımımı kontrol etmekte bir hayli zorlandım. Vitrinlerdeki her ayakkabı, çanta, kıyafet benimle konuşmaya başladı. Bir de o kadar akıllıca ve yerinde laflar ediyorlardı ki şeytana uymamak imkansızdı. ‘Dönünce iş görüşmelerine gideceksin, benimle dolabındaki o eteği kombine edersen harikalar yaratırsın’, ‘Bak en son aldığın çantanın ne kadar kullanılabilir olduğunu bile hatırlamıyorsun, beni al, en azından için rahat etsin’... Bu tatlı tatlı kulağıma gelen cümleler, histeri krizine girip bağrışmalara dönünce eve gitmeye karar verdim.
Gece dışarı çıkacaktık, her yerde çok duyduğum bir gece hayatı vardı bu büyük şehrin. Deneyimlemek gerekiyordu tabi ki. Biraz uyuyup başağrısı ile uyandığımda Nelson hazırlanıyordu. Ben de hazırlandım.
Bizi gelip Kennett aldı. Çinli Malezyalılardan. Yanında bir de yeni buraya taşınmış İspanyol Natalia vardı. Hep beraber önce yerel bir Çin restoranına gittik. Yereller arasında bir hayli popülermiş. Erişte çeşitleri hemen masayı süsledi. Kennett, Malezya’da doğup büyümüş bir Çinli olarak yeni ‘göç eden’ Çinlilerden pek fazla hoşlanmıyordu. Burada da fahişelik çok yaygındı. Hatta erkekler yalnız yürüdüklerinde mutlaka ‘kadın satıcıları’ tarafından yollarından çevrilip ‘Abi hatun ister misin?’ misali durduruluyorlarmış. Genelde etraftaki masaj salonları da bu işler için paravan olarak kullanılıyormuş.
Yemekten sonra beni biraz da gezdirmek için önce şehrin sembolü olan ve geceleri kimbilir kaç milyonluk ampullerle aydınlatılan Petronas Kuleleri’ne götürdüler. Gündüz vakti şehrin her tarafından görülüyordu bu ikiz kuleler, geceleri de şehrin her tarafına ışık saçıyordu. Amerika’daki 11 Eylül olaylarından sonra İkiz kulelerin burada şehrin sembolü olması komikti, belki de trajik. Zaten Petronas’a Perhentian’dan dolayı kızgınlığım da had safhadaydı. Ama yine de uslu bir hatun olup tek kelime etmedim, Kennett gururla ikiz kulelerini izlerken.
Ardından da Mercado denilen yere götürdüler beni. Malayların daha ziyade takıldığı bir meydandı, özel olarak ışıklandırılmış. Bir polis gelip bir uyarı yaptı ve yaptığı anda tüm çevredeki insanlar meydanı boşalttı. Bizde olsa bu kadar kısa zamanda bir yerin boşaltılması hayatta mümkün olmazdı.
Şu KL gece hayatını yaşamak için de en sonunda barlar sokağına gittik. Nelson ile karşılıklı Şili şarabıyla dolu kadehlerimizi tokuşturduk. Acayip güzel geldi...
Cuma gecesi, Cumartesi gecesinin kısa bir jeneriği olduğunu söyledi Nelson. Sabah erken kalkacaktı, yabancıların kurduğu futbol liginde oynuyordu ve her Cumartesi sabahları idmanı oluyordu. Benim de geceyi erken bitirmek işime geldi, zira yorgundum, uykusuzdum, yatak özlemindeydim...
Yine de eve döndüğümüzde saat geceyarısı 2.30’du.

1 yorum:

  1. Teşekkürler,harika anlatmışsınız,bende 6:40 uçağıyla gidiyorum...

    YanıtlaSil