15 Haziran 2011 Çarşamba

‘Az ama öz’ diyemeyeceğim... TAHRAN – İRAN

15 Haziran 2011
Uçağım akşam üzeri 5’te kalkacaktı, sabah son bir tur ‘hediye’ peşinde koşturdum. Gelir gelmez bir duş alıp öğlen anahtarları kapının altından içeriye doğru ittirdim ve çıktım. Terminale gitmek için o gökyüzü trenine bindim. Kocaman çantam ve ben artık eve doğru yolculuğa geçmiştik...
Terminale doğru ilerlerken en sonunda saate bakma ihtiyacı hissetmiştim. Çantalarımın her köşesini aradıktan sonra sabah uyanma sahnem gözümün önüne geldi: Telefonun alarmı çalar, Aslı telefona uzanır, kapatır, telefonuna ve yorganına sarılarak biraz daha uyur. Evet, telefonun en son görüldüğü yer yorganın altıdır. Ne yapalım, artık yeni bir telefon alma zamanı gelmişti, üstüne biraz soğuk su içtim mi birşeyciğim kalmaz diyerek check in için sıraya girdim.
Uzun bir yolculuk olacaktı Tahran’a. 8 saat uçakta. O değil burada tuvalete kaçıp sigara içme şansım da yoktu.
Uçak, acayip kalabalıktı, sanırsam Malezya’nın yarısı o gün o saatte Tahran’a gidiyordu. Ucuz uçak yollarından Airasia’nın (Tanrı bu uçak firmasını korusun!) en batıda sadece Tahran’a seferi vardı. Dolayısıyla, İran ve Malezya arasında birçok insan devamlı gidip geliyordu.
Kendi dünyam ile meşgul olma derdimdeyken yanımda oturan bir kısım İranlı genç benimle muhabbet etmeye başladı. Türkiye’den geldiğimi söyleyince bir tanesi İbrahim Tatlıses'in son durumunu sordu. Ne olmuş ki diye sorabildim. Vurulduğunu söylerken bunu nasıl bilmiyor olduğuma dair bir kınama hissettim ses tonunda.
Uyudum, uyandım, film izledim. 8 saati birşekilde geçirdim. İnmeye yarım saat kalmıştı ki bir heyecan başlamıştı uçakta. Erkekler tuvalete gidip şortlarını pantolonlarla değiştirirken kadınlarsa üzerlerine uzun kollu ceketler giyip başlarını örtüyorlardı. Sıra bana da gelmişti. Çantamdan puşiyi çıkardım, başımı iyice örttüm. Hatta sanırım fazla örttüm ki yanımdaki bayanlar bana bakıp gülmeye başladı.
Hazır ve nazır olarak en sonunda uçaktan indim. Çok uzun bir pasaport kuyruğu beni karşıladı. Her yerde Farsça yazılı olduğundan doğru bir sırada bekleyip beklemediğimi anlayamadım bir türlü. En sonunda birilerine sormaya başladım. Ancak o kadar zordu ki İngilizce bilen birilerini bulmak. Tarzanca takılayım derken bir anda Türk olduğum keşfedildi sırada. Meğer burada Türkçe konuşan birilerini bulmak İngilizce konuşan birilerini bulmaktan daha kolaymış. Kuyruktakiler, tatil için Türkiye'ye gelegide bayağı pratik yapmışlar. Bir saate yakın sürdü pasaport kontrol memuruna varmam. Bakalım pasaportuma ne diyecek diye uzattım. Sert bir ifade ile bir bana baktı bir de pasaportuma. Tam "işte şimdi sıçtık" dedim ki memur 32 dişini göstererek Türkçe olarak "Hoşgelmişen" dedi. Heyecanla karışık bir rahatlama ile "Hoşbulmişem" dedim.
Tahran'da Fatima'nın evinde kalacaktım. Fatima'nın adresi vardı, ama bu sefer telefonum yoktu. Oldukça geç kalmıştım. Merak ettiğini düşündüm. Taksinin çok masraflı olduğunu görünce bindiğim taksici beni otobüs durağına bıraktı. Herkese elimdeki adresi gösterip duruyordum. Neyseki o yöne gidecek birileri varmış, onların peşinden otobüsten indim ve başka bir otobüse bindim. Durağıma gelince kaş göz el kol hareketleri ile beni indirdiler.
Tek yapmam gereken sokağın ismini ve numarayı bulmam gerekiyordu. Birkaç kişiye sorduktan sonra sokağı bulabilmiştim. İşimin burada bittiğini sanıyordum ki apartman numaralarının Farsça yazılmış olduğunu gördüm. Gece 11 olmuştu. Dışarıda benim dışımda pek hatun yoktu. Bir telefon bulmanın ve Fatima'nın beni gelip almasının mantıklı olacağına karar verdim. Allahtan sokağın başında bir bakkal vardı. İçeri geldim. Tarzanca telefonu kullanıp kullanamayacağımı sordum. Ama tam olarak nerde olduğumu anlamam ve kıza söylemem gerekiyordu. Bakkala İngilizce söylemeye çalıştım ama ne dediğimi anlamadı. Biran aydınlandım ve Türkçe konuşmaya başladım. Meğer bakkal da Azeri Türk'üymüş. Abla daha önce neden Türk olduğunu söylemedin ki dedi. Ben de ne biliyim aklıma gelmedi dedim. En sonunda Fatima'yı aradık, hatta bakkal doğrudan onunla konuştu. 5 dakikaya kadar gelmişti beni almaya.
En sonunda eve varmıştım ve çok mutluydum.   

 










 

13 Haziran 2011 Pazartesi

Bir büyükelçi ile salsa yaptım... KUALA LUMPUR – MALEZYA

13 Haziran 2011
Nelson, sadece 6 ay evvel gelip burada yaşamaya başlamıştı. Ülkesi Venezuela’da petrol mühendisliği okuduktan sonra yıllarca İngiltere’de yaşamış, ardından da buraya ‘tayin’ edilmiş. Süperdi. Tam filmlerden gördüğüm ve aklıma o şekilde yerleşen Güney Amerikalı tiplemesiydi. Yerinde duramayan, sıcak, cömert... Büyük bir lüks içinde yaşamasına rağmen gayet de mütevazi. Kesinlikle bundan sonraki destinasyonum Güney Amerika olacak.
Cumartesi sabah Nelson futbol antremanına gittiğinde ben hala daha uyuyordum. Uzun zamandır ilk defa saat 9’a kadar uyumamıştım. Uyandığımda ve saati gördüğümde bir garip geldi bu yüzden.
‘Kuala Lumpur gezilmez, Kuala Lumpur yaşanır’ mottosu ile kendimi attım sokaklara. Çok düzenli yollarından yürüdüm, kayboldum, ‘yanlış yerlerde gezindiğim’ uyarıları karşısında omuz silkip devam ettim, alışveriş yaptım, alışveriş yapmaya çalışırken aklıma giren o küçük ‘Prada’ şeytanları ile savaştım.
Malezya’nın bu kadar gelişmiş bir ülke olduğunu gerçekten beklemiyordum. Herşeyin bu kadar düzenli olması, yolların, altyapının gelişmiş olması beni cidden çok şaşırtmıştı. Hem gelişmemiş, geri bir ülke bekliyordum, hem de İslam dininin etkisinin çok daha yoğun olmasını... Bir İran veya Suudi Arabistan olmadığı kesindi. Özgürdü. Gerçi orada yaşamadığım ve azınlıklardan olmadığım için sadece dışarıdan değerlendirebiliyordum. Ama en nihayetinde insanlar yaptıklarında özgür davranabiliyorlar gibi geldi: isteyen içki içiyor, isteyen şurup; isteyen domuz yiyordu, isteyen helal, isteyen mini etek giyiyordu isteyen tesettür... Görünürde saygı var gibiydi..
Ama dediğim gibi bu sadece benim algımdı. Malezyalı Çinlilerden Kendra ile sohbet ettiğimde Kennett’te hissettiğim aynı rahatsızlığın olduğunu gördüm. Tam olarak bir ifadede bulunmasalar da ‘evet, birşeyler yanlıştı’ onlara göre. Nelson, burasının bir saatli bomba üzerinde oturduğunu söylerken çok haklı olduğunu düşündüm.
Gece 8 gibi çıktık dışarı. Nelson’un oynadığı yabancılar futbol liginin sezon sonu kupa töreni vardı. Beleş içki yani. Bir iki saate kalmadı ki herkes kardeşlik türküleri söylemeye başladı. Ben de Yunanlı bir amcamla kolkola girip şarkılara katıldık. Ligte oynayan tüm takımlardaki hemen hemen herkes yabancıydı. İran, Çin, İtalya, İngiltere, Avusturalya, hemen hemen her yerden... Benim Türk olduğumu duyunca bir Türk’ün de olduğunu ama birkaç ay evvel Malezya’dan ayrıldığını söylediler.
Herkesin keyfi çok yerindeydi. Çok komik bir şekilde çoğunlukla birbirleri hakkında ne yaptıklarına dair pek birşey bilmiyorlardı. Nelson’a ertesi gün Yunan amcam ile yaptığım ‘KL’yi hiçbir yere değişmem’ muhabbetinş anlattığımda kendilerinin sadece birlikteyken ya futbol oynadıklarını ya da futboldan bahsettiklerini söyledi. Erkekler!
Gecenin en karizmatik adamı ama kesinlikle 60 yaşlarına gelmiş Venezuela Büyükelçisiydi. Lig’te ‘büyüklerin’ oynadığı bir takım da vardı, amcam da burada oynuyordu. Keyifle etrafı izliyor, herkesle muhabbet ediyor, içkisini yudumluyordu. Ülkesinden gelen müzik esintilerini de duymamazlıktan gelmeyerek dans ettik. Bir büyükelçi ile salsa yaptım! İşte buna içilir diyerek geceye salsayla devam etmek üzere Nelson ile ayrıldık.
Kesinlikle Güney Amerika’ya gitmeye karar verdim. Kolombiya’dan tanıştığım o yerinde duramayan, kelimenin tam anlamı ile fıkır fıkır olan o güzel ve güleryüzlü insanları yerinde tanımak zorundaydım. Hayatımda daha önce salsa yapmamıştım, hatta dans bile çok zor ederdim. O gece öğrendim ki partnerin bir Güney Amerikalı olunca herkes salsa yapabilirmiş, fazla kasmaya gerek kalmadan, kontrolü karşındakine bırakarak...
Ama uzun zamandır o kadar içki içmediğimden gece 3’e gelirken ayrıldım ve eve doğru yürümeye başladım. Ayakkabılar ağır gelince çıkardım, yalınayak Kuala Lumpur sokaklarında yürüdüm. İşte o an ‘geri döneceğim’ fikri kafama dank etti. Tüm bu olanları, olacakları bırakıp eve dönüyor olacaktım. Perhentian’da dinlenmiştim ya, yorgunluk hissetmiyordum artık ve bu tatilden sonra yoluma devam edebilecek fiziksel ve zihinsel gücü kazanmıştım. O yüzden şimdi dönüş fikri batmaya başlamıştı. Keyfim çok yerindeydi ve hayatım boyunca söylemekten hep korktuğum ama yol boyunca bu korkunun üstesinden gelip dile getirmekten hiç sıkılmadığım gibi çok da mutluydum.
Sabah uyandığımda gecenin yoğunluğunu hissetmiyordum üstümde. Biliyordum, yolum buna karar vermişti, yolum şu an geri dönmemin uygun olduğunu düşünmüştü. Ona itaat edecektim.
Biliyordum artık ne yapmam gerektiğini hayatımda ve mutluluğumu nasıl devam ettireceğimi... Yolum bunu görmemi sağlamıştı.
Artık son durağıma gitmem gerekiyordu. Sadece 2 günlüğüne. Sadece şimdilik.
Sıra İran’daydı...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kuala Lumpur değil evladım Key El! KUALA LUMPUR – MALEZYA

11 Haziran 2011
Öyle hayat fazla kolay olmasın zaten, yoksa tadı çıkmaz... 10’unda okullar açıldığından dolayı Kuala Besut’tan Kuala Lumpur’a direkt otobüslerde yer bulamayınca Mr. Razak bana iskeleden yarım saat uzaklıkta kalan Pasir Puteh’den geçen bir otobüste yer ayarladı.
Anakaraya geldiğimde daha öğleden sonraydı. Gece 10’a kadar oyalanmam gerekiyordu, yine. Önce balıkçı kasabası olan bu Kuala Besut’ta biraz zaman geçirdim. Ama sırtımdaki çantayla çok zor olacağına karar verince otobüs durağına gidip beklemeye başladım.
Yarım saat beklememe kalmadan otobüs geldi. Şoför amcanın arkasına oturdum. Sohbet ede ede Pasir Puteh’e geldik.
Tüm kasabadaki tek beyaz bendim yine. Önce biletimi hallettim, ardından çantamı otobüs firmasının yazıhanesine bıraktıktan sonra kendimi kasabanın boş sokaklarına vurdum. Fazla büyük ve ilginç bir yer olmadığından terminale dönüp film seyrettim. Sabahın kaçında Kuala Lumpur’a varacaktım hiçbir fikrim yoktu. Ama sabah 7’de bu büyük şehirde beni misafir edecek Nelson’da olacaktım.
Otobüste ne kadar üstüste giyinsem de kapatılamayan klima yüzünden dondum ve soğuktan ilk defa gözüme uyku girmedi. Sabah 6’da Kuala Lumpur’a vardığımızda gözlerimin altı morarmış, ‘uyku, biraz uyku’ şeklinde yollarda hem yürüyüp hem de dileniyordum.
Terminalden en yakın LRT (Light rail transit) istasyonuna gittim. Birkaç durak sonra inip bu sefer MR (Monorail) istasyonundan gideceğim durağa vardım. MR, şehir merkezi güzergahı üzerinde yoğunlaşan, köprü üzerine yerleştirilen raylarda havada giden tek bir vagon ile yapılan toplu taşıma sistemiydi. Havada gitmek keyifliydi.
Venezuelalı Nelson, şehirmerkezinde bir Alışveriş Merkezi’nin rezidansında kalıyordu. Meğer o alışveriş merkezi şehrin en elit merkeziymiş, oraya vardığımda en kolay yolun AVM’nin içinden geçip gitmek olacağını düşündüğümden doğruca bekçinin yanına gittim. Daha AVM açılmadığından kapılar kapalıydı. Rezidansa geldiğimi söyleyince, üzerimdeki artık yıpranmış ve delikleri olan şalvar ve elbise kreasyonumu hiçe sayıp hazırol pozisyonuna geçtiler. Rezidans kapısına kadar bana eşlik ettiler. Kapının orada başka bir görevli gelip bu sefer beni içeri aldı. Kayıt yaptırdım, pasaport numaramı yazdım ve en sonunda imzamı da atarak asansörlere vardım.
Nelson’u tam işe gitmek için evden çıkarken yakaladım. Ayaküstü birkaç cümle kurduktan sonra bana evi bırakarak gitti ve ben de doğruca kendime kahve hazırladım.
Balkona çıktığımda ve manzarayı gördüğümde düşündüğüm tek şey yolumu Colombo’da bir rezidans ile açtığım, şimdi de Kuala Lumpur’dabir rezidans ile sonlandırdığımdı. Cidden yol tesadüflerle şaşırtmayı seviyordu.
Her ne kadar uykusuz olsam da kendimi dışarı attım. Önce kardeşime söz verdiğim telefon için biraz etrafa bakınacaktım. O işi yaptıktan sonra da artık etrafta boş boş dolaşıp, insanları ve herkesin kısaltarak Key EL dedikleri bu şehri yaşayacaktım.
Dev bir alışveriş merkezi idi burası. Her tarafında yemek restoranları, kafeleri, atıştırmalık tezgahları, pastaneleriyle, dünya markalarından yerel firmaların eşyalarını satan küçüklü büyüklü bir sürü mağazasıyla gördüğüm en büyük alışveriş merkeziydi. Gökyüzüne baktığımda camdan bir fanus görmeyi beklemeye dahi başladım bir noktada. Herkes sokaklardaydı, ellerinde poşetleriyle... Kültür, göz şekli, ten ve saç rengi gözetmeden Louis Vuitton’undan Zara’sına, Starbucks’ından bilmem ne Hint mutfağına kadar caddelerdeydi.
6 aydır hiç alışveriş yapmamış bir insan olarak ilk başta bu tüketim çılgınlığına siper ettiğim görünmez kalkanımımı kontrol etmekte bir hayli zorlandım. Vitrinlerdeki her ayakkabı, çanta, kıyafet benimle konuşmaya başladı. Bir de o kadar akıllıca ve yerinde laflar ediyorlardı ki şeytana uymamak imkansızdı. ‘Dönünce iş görüşmelerine gideceksin, benimle dolabındaki o eteği kombine edersen harikalar yaratırsın’, ‘Bak en son aldığın çantanın ne kadar kullanılabilir olduğunu bile hatırlamıyorsun, beni al, en azından için rahat etsin’... Bu tatlı tatlı kulağıma gelen cümleler, histeri krizine girip bağrışmalara dönünce eve gitmeye karar verdim.
Gece dışarı çıkacaktık, her yerde çok duyduğum bir gece hayatı vardı bu büyük şehrin. Deneyimlemek gerekiyordu tabi ki. Biraz uyuyup başağrısı ile uyandığımda Nelson hazırlanıyordu. Ben de hazırlandım.
Bizi gelip Kennett aldı. Çinli Malezyalılardan. Yanında bir de yeni buraya taşınmış İspanyol Natalia vardı. Hep beraber önce yerel bir Çin restoranına gittik. Yereller arasında bir hayli popülermiş. Erişte çeşitleri hemen masayı süsledi. Kennett, Malezya’da doğup büyümüş bir Çinli olarak yeni ‘göç eden’ Çinlilerden pek fazla hoşlanmıyordu. Burada da fahişelik çok yaygındı. Hatta erkekler yalnız yürüdüklerinde mutlaka ‘kadın satıcıları’ tarafından yollarından çevrilip ‘Abi hatun ister misin?’ misali durduruluyorlarmış. Genelde etraftaki masaj salonları da bu işler için paravan olarak kullanılıyormuş.
Yemekten sonra beni biraz da gezdirmek için önce şehrin sembolü olan ve geceleri kimbilir kaç milyonluk ampullerle aydınlatılan Petronas Kuleleri’ne götürdüler. Gündüz vakti şehrin her tarafından görülüyordu bu ikiz kuleler, geceleri de şehrin her tarafına ışık saçıyordu. Amerika’daki 11 Eylül olaylarından sonra İkiz kulelerin burada şehrin sembolü olması komikti, belki de trajik. Zaten Petronas’a Perhentian’dan dolayı kızgınlığım da had safhadaydı. Ama yine de uslu bir hatun olup tek kelime etmedim, Kennett gururla ikiz kulelerini izlerken.
Ardından da Mercado denilen yere götürdüler beni. Malayların daha ziyade takıldığı bir meydandı, özel olarak ışıklandırılmış. Bir polis gelip bir uyarı yaptı ve yaptığı anda tüm çevredeki insanlar meydanı boşalttı. Bizde olsa bu kadar kısa zamanda bir yerin boşaltılması hayatta mümkün olmazdı.
Şu KL gece hayatını yaşamak için de en sonunda barlar sokağına gittik. Nelson ile karşılıklı Şili şarabıyla dolu kadehlerimizi tokuşturduk. Acayip güzel geldi...
Cuma gecesi, Cumartesi gecesinin kısa bir jeneriği olduğunu söyledi Nelson. Sabah erken kalkacaktı, yabancıların kurduğu futbol liginde oynuyordu ve her Cumartesi sabahları idmanı oluyordu. Benim de geceyi erken bitirmek işime geldi, zira yorgundum, uykusuzdum, yatak özlemindeydim...
Yine de eve döndüğümüzde saat geceyarısı 2.30’du.

10 Haziran 2011 Cuma

Planladığımdan fazla dinlenince... PERHENTIAN – MALEZYA

10 Haziran 2011
Kaplumbağa Koyu denmesinin nedeni elbette devasa Green and Hawksbill kaplumbağalarının geceleri buraya gelip yumurtalarını bırakmalarıymış. O kadar güzel, sakin ve ıssızdı ki kaplumbağaları anlamamak mümkün değildi. Ben de olsam ben de yumurtalarımı buraya bırakırdım kesin. Her ne kadar adanın korunması için büyük çaba gösteriliyor olsa her sene daha da az yumurta bırakıyorlarmış; çevre kirliliği ve özellikle de petrol sızıntısı, Malezya’nın en büyük petrol üreticilerinden olan Petronas’ın lokasyonu pek de uzak değilmiş nitekim. Bunu duyduğumda Kuala Lumpur’a yaptıkları ve şehrin simgesi haline gelen ikiz kuleleri alıp ... dedim.  
Gittiğimde koyda tek başınaydım. Koskoca koyda beyaz kumların üzerinde palmiyelerin altında bir ben, denizde yüzen bebek köpekbalıkları, uzaklarda gece olmasını beklediklerine inandığım kaplumbağalar vardı. Tabi ki önce kumlarda yuvarlandım, iyice kumlara bulandıktan sonra kendimi denize atıp bebek köpekbalıklarının gittikleri yönde bacaklarımla yollarını kesip onlarla oyun oynadım. Evet, çocuklar gibi şendim.
Genelde dalma, şnorkelle gezinme, muza binme, hatta uzun süre denizde yüzme gibi aktivite adamı olmadığım halde kaldığım günler boyunca denizden çıkmadım. Hayatımda bu kadar uzun süre denizde kaldığımı hatırlamıyorum açıkçası. Ama bir türlü çıkamadım. O kadar güzeldi ki, hele denizden kaldığım yeri ve arkasındaki cangılı seyretmek...
Turtle Beach
Tabi böyle düşünen bir tek ben değildim. Hatta yerel turistler de bu şekilde düşünüyordular ki kısa tatillerinde bile buraya gelmişlerdi akın akın. Başları kapalı ablaları, sakallı ve takkeli abileri görünce önce çekindim bikini ile etrafta dolaşmaya. O yüzden de Malaylara sordum bir problem olur mu diye. Turist olduğumdan kimse yadırgamayacağını söyleyince pek mutlu oldum. Bir de Türk olduğumu bilseler, evlenmeyeceğim dediğimde aldıkları surat ifadesinden de garip bir ifade olurdu herhalde.
Ama yine de hoşuma gitti bu hoşgörüleri. Ne yadırgayıcı bir söz, ne küçümseme ile bir bakış, hiçbir şey... Kadınlar, her zamanki güleryüzlülükle selam vermeye devam ettiler. Adamlardan da hiçbir şekilde rahatsız edebilecek bir bakış görmedim. İç rahatlığı ile denizimden de güneşimden de yararlandım.
Adam & Eve Beach
Tabi burada karşılaştığım gezginler de farklıydılar, gerçekten de turist kafasında olmadan geziyorlardı. O yüzden çok rahat ettim. Bir tek esasen Fransız olup ama yıllardır Almanya’da yaşayan Roland tatildeydi. O da zaten artık 60 yaşını devirdiğinden sırt çantasıyla dünyayı gezme kafasından bir hayli uzaktı. Ama dünya tatlısıydı. Kız arkadaşının annesi ve babası Türkiye’de doğum büyümüşlerdi. Mübadele yıllarında İzmir yabancılardan arındırılınca onlar da Almanya’ya dönmüşlerdi. Ama hala evlerinde Türkçe konuşuluyormuş ve gerçekten de Türkiye aşıklarıymış. Dolayısıyla Roland da seneler boyunca birçok kez ziyaret ettiğinden çok iyi biliyordu ülkeyi. Gelmediği zamanlarda da Münih’teki Türk mahallesinden alışverişlerini yapıyormuş.
Adam & Eve Beach
Bir de Nikki vardı. 40 yaşlarında İngiliz bir hatundu. O da işinden ayrılıp vurmuş kendini yollara. Daha yeni başlamış sayılırdı yolculuğuna, 3 ay olmuştu, ama çok daha uzun süreli olacaktı, benden de. Eski bir polis olunca yine de tüylerim bir ürperdi, hele ki bir de iri yarı eski bir polis olunca...
Tekneye binip turkuvaz rengindeki denizden Kuala Lumpur’a doğru yola çıktığımda, gözlerim yolumda bir yeri bırakırken ilk kez buğulandı. Saatlerce Roland ve Nikki ile birbirimize el salladık. Dünyanın en garip 3’lüsünü oluşturmuş olmamıza rağmen...
Artık dönüşü iyice hissediyordum. Hatta çantam da hissediyordu. Gittiğim her yerde birşeylerimi elden çıkarıyordum; ya birilerine veriyor ya da çöpe atıyordum. Kuala Lumpur’a yola çıktığımda çantamın yarısını çoktan elden çıkarmıştım. Geri kalanların da sonu aynı olacaktı...
Perhentian sonunda 5 gün boyunca çok dinlenmiştim. Enerjimi geri kazanmıştım. Ama artık çok geçti. Dönüş yoluna girmiştim ve bu karardan dönüş yoktu.
 

Bebek köpekbalıkları ile yüzdüm... PERHENTIAN – MALEZYA

Kuala Besut
10 Haziran 2011
Otobüs, Perhentian Adaları’na teknenin kalktığı Kuala Besut’a kadar gitmeyecekti. Sabahın 4’ünde Jerteh’de bırakacak, ardından da 2-3 saat otobüs bekleyecektim yine.
Yol gözümde büyüyordu ama yapacak da fazla birşey yoktu. Bu adalar hakkında çok fazla tavsiye almıştım. Dönüş yoluma geçmeden evvel buraya gelmem ve sistemimden çıkarmam gerektiğini biliyordum.
Büyük ve küçük olmak üzere iki ada vardı. Malezya’nın kuzeydoğusunda olduğundan dolayı özellikle Taylandlılarla yapılan ticarette ‘durak noktası, bekleme yeri ’ olduğundan dolayı Perhentian ismini almış. Turizm cennetine dönüşünceye kadar da burada yüzyıllarca yıl balıkçılık yapılmış, ama ulusal deniz parkı ilan edilince balıkçılık da, sahillerindeki mercanların toplanması da yasaklanmış.
Nedense bir heyecan basmış, tam otobüsün yanında sigara üstüne sigara içmeye başlamıştım ki Türkçe sesler duydum ve duyduğuma da inanamadım... Malum yurtdışı hemşeri durumu cereyan edince hemen muhabbete daldım. Almanya’da yaşayan bir aileymiş, anne ve kız, bir de kuzen. Grupta iki kişi daha varmış ama onlar adadaymışlar. Kız, Elif, Penang’ta 6 ay boyunca staj yapmış. Stajını bitirince geri dönmeden evvel ailesini ağırlamak istemiş. Anneye bayıldım. O ne enerjiydi... Kadın 50 yaşlarındaydı ama içinde cidden bir genç kız vardı, yerinde duramıyordu, ışıl ışıldı.
Hemşerilerimle karşılaşmak çok iyi geldi. Otobüs şoförü yanımızda gelip kafa başı 10 ringit daha verirsek bizi adalar iskelesine kadar bırakacağını söyledi. Biz de üzerine atladık teklifin tabi ki.
Sabah 5 gibi en sonunda Kuala Besut’taydık. Otobüsten iner inmez tekne bileti satmak için acentelerden birileri başımıza üşüştü. 70 RM’ye sattıkları biletleri 60 RM’ye kapattım. Fazla uğraşmam gerekmedi gerçi, sadece Malay bir arkadaşımın bilet fiyatı için 60 RM dediğini söylediğimde iş bitti. Zaten pazarlık yapabilecek halde de değildim hani...
Çantaları acentaya bıraktıktan sonra açık bir restorana oturduk. Roti Canai yedim, dal ile birlikte, sabah kahvaltısı niyetine.
Coral Beach
7’de tekneye binmek üzere iskeleye geldik. Beklentim bizim şehirhatları vapurları misali bir gemi gelecek ve bizi alıp götürecek. Ancak ‘hızlı bot’ dedikleri şey, bizim bildiğimiz sürat teknelerinin bir iki boy büyüğü çıktı. Zaten 12 kişiden fazla müşteri almaları da yasakmış. Hatta birkaç batma olayı yaşandığından dolayı devlet ciddi şekilde teknelerin takibini yapıyormuş.
Koruma altında olduğu için adalara girişte ‘park ücreti’ ödedik, kafa başı 4 RM. Artık kimin cebine gidiyorsa bilemiyorum, zira bize karşılığında verilen makbuzların tarihinde 2010 ibaresi vardı. Neyse şimdi milletin günahını almadan yazıma devam edeyim.
Tekneye kendimizi atar atmaz hemen can yeleklerimiz verildi ve demir alındı. Ben daha nerde kalacağımı tam bilmiyordum. D’Lagoon diye bir yere rezervasyonumu yaptırmıştım ama önce diğer koyları görüp ona göre karar vermek istiyordum. O yüzden herkesle birlikte ben de Coral Beach’de indim.
Bu ne ya dememek elde değildi, zira çok güzeldi. Tabi sahil boyunca bir sürü otel vardı ama en azından ‘sahilin konseptine uygun mimaride’ olduklarından göze batmıyordu. Ancak buralarda kalmak da malesef pahalıydı. O yüzden fazla oyalanmadan ‘Long Beach’e gittim, 10 dakikalık cangılda bir yürüyüşün ardından vardığımda hayal kırıklığı oldu. Coral Beach’in o cennet atmosferinden eser yoktu. Yeşillik azdı, otellerin ve insanların sayısı fazlaydı, büyüktü ve her adım başı deniz taksilerinin ‘taksi madam’ naraları süslüyordu.
D’Lagoon’un en azından kendine özel bir koyu olduğunu biliyordum ve oraya gitmeye karar verdim. Önce yürürüm dedim ama 1 saatlik yokuşlu bir parkur olduğunu görünce denize doğru elimi uzatıp ‘Taksi’ diye bağırdım.
Long Beach koyundan çıkıp D’Lagoon’una döndüğümüzde yine doğru bir karar verdiğimi anladım. Evet, çok uzaktı partilere, eğlencelere... Ama allahaşkına artık kimin umrundaydı!
Mr. Razak ailesi ile birlikte D’Lagoon’u işletiyordu. 50 yaşlarında Malay bir amcaydı, tüm çalışanlar ona baba diyordu. Güler yüzü ile karşıladı beni. Sabahın 8’i olduğundan daha check out yapılmamıştı. O yüzden beklemeye koyuldum. Mr. Razak amca beni heme diğer misafirleri ile tanıştırdı. Kuala Lumpur’dan haftasonu kaçamağına gelen çok güleryüzlü, daha üniversite öğrencileri olan iki Malay’ın yanına oturdum. Bana Malezya’daki son durağım olacak Kuala Lumpur konusunda bir iki fikir verdiler, onun dışında gündelik hayatlarından ve benim yolculuklarımdan bahsettik.
Malezya ekonomisinde turizm çok önemli olduğu halde hala ‘gezgin’ kafasıyla dolaşanları anlayamıyorlardı. ‘Onu yaptım, burayı gördüm, bunu yedim’ gibi her cümle kurduğumda gözlerinden şaşkınlıklarını rahatlıkla anlayabiliyordum. Bunu tasvip etmediklerinden dolayı değil aslında, sadece bunun yapılabileceğini bilmediklerinden. Bir zamanlar ben de bilmiyordum zira...
Yatakhane hazır olunca, hemen çantamı alıp yatağa gittim. Üzerimi değiştirip denizle tanışmaya hazırdım. En sonunda, Tayland’da bile es geçtikten sonra, iç rahatlığı ile denize girecektim. Artık yaram tamamen kapanmıştı ve korkum yoktu. En güzeli ise, bacak ve ayaklarımdaki milyonlarca sivrisinek yaralarına da tuzlu su ilaç olacaktı.
Denize girdiğimde cidden gözlerime inanamadım, bir su bu kadar mı şeffaf olur, derinlere gittikçe bile denizin dibindeki o balıklar renklerine kadar rahatlıkla seçilebiliyordu... Tevekkeli değil dünyanın şnorfkerle yüzülen en güzel yerkerinden biri olarak nitelendiriliyor. Denizden çıkınca cangılın içinden 5 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde Kaplumbağa Koyu, 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde de Adem ve Havva Koyu olduğunu öğrendim. Bunları keşfetmek için ertesi günü bekleyecektim. Zira denizden çıkar çıkmaz beyaz kumların ve mercanların arasında uyuyakaldım.
 

4 Haziran 2011 Cumartesi

Gönül rahatlığıyla Hint mutfağını sokak tezgahlarında tatmak... PENANG – MALEZYA

4 Haziran 2011
Yemek yemek yemek yemek... Her daim yemek. Malacca’da yemek, Ipoh’ta yemek, Kuala Lumpur’da yemek ve elbette Penang’ta yemek...
Penang mutfağının en popüler yemekleri kızarmış pirinç eriştesinden yapılan Char Koay Teow, erişte çorbası ve balık ikilisinin dans ettiği Laksa ve özel bir pilav olan Nasi Kandar’dı. Yemeğin üstüne ya da yamacına mutlaka bir parça da et konuluyordu; balık, tavuk, domuz, sığır vb.
Sadece Malay mutfağı sokak modasını oluşturmuyordu tabi ki, Hint tezgahlarından sokağa yayılan baharat kokularını da es geçemedim nitekim. Hindistan’da cesaret edemeyip pek fazla kendimi yemeğe verememiştim, malum gıda zehirlenmesi korkusundan, ama burası öyle değildi, Penang’ın Hint mahallesinde gezerken kendimi Hindistan’da geziyormuş gibi hissettim, müzikler, sariler, mağazalar, insanlar... Ama tabi ki çok daha temizi ve o yüzden de gönül rahatlığı ile kendimi yemekle ödüllendirdim.
Gündüzleri Joolz işte olduğundan çoğunlukla tek başıma gezdim tüm adayı. Buraya gelmeden evvel içkinin yasak olduğunu duymuştum, ama yalanmış. Sadece diğer ülkelere göre içki çok daha pahalı, hatta Avrupa’dan bile pahalı. Ama bu insanları içmekten alıkoymuyordu tabi ki. Georgetown’un ünlü Ciulia Caddesi geceleri ışıl ışıl oluyor, sadece gece kurulan yemek tezgahlarından yayılan binbir çeşit yemek kokusu barlardan yükselen insan sesleri ile ahenkle dans ediyordu. Tabi bir de özellikle Georgetown’da Penang belediyesinin ücretsiz kablosuz internet hizmetinden de bol bol istifade ettim. Ben de bu belediyelerden istiyorum mümkünse!
3 gece kaldım burada. Ama bu çok fazlaydı. 2 gün yetip de artardı. Dinlenmiş oldum diyelim, ama daha da dinleneceğim ve dönüş yoluma geçmeden tatil yapacağım, methini çok duydum Perhentian adalarına gitmek için en sonunda ayrıldım. Önümde 7 saatlik bir gece yolculuğu vardı. Şehrin merkezindeki terminale giderken otobüste Malay bir çocukla tanıştım. Burada 3. cümleden sonra ilk sordukları facebook adresim oluyordu. Neyseki ‘yoksay’ diye bir tuş vardı, çok da arkadaş canlısı olduğum söylenemez...
Perhentian çok pahalı olduğundan otobüs terminaline çantamı bırakıp bırakmaz bir süpermarkete gittim. 5 gün beni idare edebileceğini düşündüğüm ekmek ve muz aldım. Kuala Lumpur’a kadar Malay mutfağı olmadan da yaşayabilirim dedim. Devir tasarruf devri.
Her zamanki gibi otobüse çok erken bir saatte gittiğimden etrafta oyalanmaya çalışırken ortak bir arkadaşımızın vasıtasıyla Mun ile buluşmaya karar verdim. Öğle yemeği için buluştuk. Malay olmasına rağmen ‘parti adamı’ olan Mun da Perhentian’a gelecekti. Resmi makamlara tur rehberliği yapıyormuş. Uzun uzun kültür ve Malezya hakkında muhabbet ettik. Malezya’da toplamda 13 eyalet ve 3 de federal bölgesi bulunuyormuş.
Tayland’a toprak sınırı olan Anakara’ya Malezya yarımadası deniyordu, anakaranın güneydoğusunda da Brunei ve Endonezya ile paylaştığı Borneo adası vardı. Yarımadanın güneyindeki Singapur’la 2 köprüyle birbirine bağlanıyordu. Diğer komşuları ise deniz yoluyla bağlandığı Filipinler ve Vietnam’dı.
İngilizler gittiklerinde 1946’da önce Malay Birliği olmuşlar. Ardından da Sabah, Sarawak ve Singapur’la birleşerek 1963’te Malezya’yı kurmuşlar. Singapur, 2 sene sonra ayrılıp özgür bir eyalet olmuş. Belki de bu mazilerinden dolayı Singapurluların Malay denince tüyleri diken diken oluyordu...
Mun en sonunda beni otobüs terminaline bıraktığında, otobüse bineceğim ve en önemlisi de gözlerimi kapatıp direkt uykuya dalacağım saati iple çekmeye başladım...

 

 

 


 

1 Haziran 2011 Çarşamba

Pulau Pinang, yani Penang... PENANG - MALEZYA

1 Haziran 2011    
Kalma parası vermemek için gece otobüslerine biniyordum. Ama yolculuklar Hindistan’daki gibi saatlerce sürmediğinden 7 saatte gideceğim yere varıyordum.
Malacca’dan saat 10.00 otobüsü ile ayrıldım, Penang’a vardığımda sabah 4’tü. Yerel otobüsler çalışmıyordu daha ve şehrin ‘kalbi’ olan Georgetown’a gitmek için terminalde beklemeye başladım.
Ama tek başıma değildim. Benimle aynı otobüste gelen birkaç yabancı daha vardı. Hepimizin yönü belliydi. Hep beraber oturup beklemeye başladık. İlk otobüsün 6’da kalkacağını söylediler ya da 7. İlk bir iki saat muhabbet ettik yanımdaki iki Japon kızla. Onlar bu tarafa sadece bir aylığına kaçabilmişler. Hızlandırılmış turdaydılar. Yorgunluk üzerimize iyice çökünce sesimiz soluğumuz da iyice kesildi.
Önümüzden bir sürü otobüs geçiyordu, ama hiçbiri Georgetown’a gitmiyordu. En sonunda otobüse bindiğimizde saat 7.30’du.
Burada ise Joolz’da kalacaktım. Joolz , yarı İranlı yarı İngiliz, İngiltere’de doğu büyümüş 8 sene Ko Phangan’da yaşadıktan sonra da buraya yerleşmişti. Geldiğimde mesaj atacaktım ona. Ama ne zaman denesem mesajlarım ulaşmıyordu, en sonunda email atıp beklemeye başladım.
Kablosuz internet vardı. Tüm şehirde ve otobüslerde bile. Ama bilgisayarımın şarjı bitiyordu. Bilgisayarımı şarj edebilmek için bir kafeye girdim. Tam şarjı taktım ki benden saatine 2 RM istediler. Hade leyn dedim. Bu küçük hesaplar beni cidden benden alıyordu...
Penang, Malezya’nın Kuzeybatısın’da yer alan bir adaydı. Büyükçe. Ana kara ile bağlantısı Butterworth’tendi. 8,4 km’lik bir köprüyle birbirine bağlanıyordu. Adada güzel plajlar vardı ama Malay, Çin, Hint ve Avrupa etkisindeki kültürel tarihinden dolayı Unesco’nun Dünya Mirasları listesindeydi. İkinci dünya savaşı öncesi everi ve dükkanları, 19. Yüzyıl kiliseleri, tapınakları, camileri ve sömürü binaları ile özellikle başkent Georgetown’un ‘turist’ yeriydi. Bir de ‘yemek’ ve mutfak çeşitliliği...
1786 yılına kadar Malay Sultanlığı olan Kedah’ın toprağıymış. İngiliz Francis Light gelip British East India Şirketi’ne adanın devredilmesini sağlamış. Böylece Malacca ve Singapur ile birlikte üçüncü İngiliz boğazı olmuş.
Zaten Georgetown da Büyük Britanya Kralı 3. George’dan ismini almış. Şu anda Penang Malezya’da ekonomik bakımdan 3. büyük ve Çinlilerin çoğunluğu oluşturduğu eyalet.  
Herkesin kolaylıkla İngilizce konuşuyor olabilmelerinin nedeninin bu ‘çoğunluk’ azınlık olduğunu en sonunda Penang’a gelince anladım.
Joolz, Ache isimli bir Malay’ın yanında kalıyordu. Yolculuğumun başından bu yana en ilginç ‘ev’ deneyimini yaşayacağım kesindi. Zira kaldığım yer, bir harabeydi. Restore edilmesi gereken tarihi bir bina. Bahçe kapısından içeri girildiğinde once Ache’nin odası karşıladı bizi. 2 tarafı açık, üstü kapalı, aşağı yukarı 16 metrekarelik bir oda. Bahçeden arka tarafa geçtiğinde Joolz’un odası vardı, 3 tarafı kapalı ve önü açık. Yanındaki oda da benim oldu.
‘Ev’de sadece duş vardı. Ne elektrik, ne tuvalet, ne de mutfak. Zorlu bir 3 gün olacaktı, ama bir yandan da hoşuma gitmişti. Beni zorluyordu ve nedense bundan zevk alıyordum.
Ache, senelerce askerlik yapmış, dünyayı gezmiş, şimdiyse sokak sanatçılığı yapıyordu. Tezgahı vardı ana caddede. Turistlere resim, kartpostal satıyordu. 60 yaşını devirmişti ama en fazla 40 gösteriyordu. Pek fazla mutlu olduğu söylenemez, gezmek istiyordu ama bunu yapabilecek hiç parası yoktu. Joolz, Ache ile Tayland’da yaşadığı dönemde vize yenilemek için Malezya’ya giriş çıkış yaptığı zamanda tanışmıştı. Ülkeden ayrılmaya karar verdiğinde de Ache gelip onun yanında kalabileceğini söyleyince buraya yerleşmişti. Ama bir süreliğine. Sonsuza kadar kalmayı düşünmüyordu, biraz para biriktirip önce İngiltere’ye dönecek, oradan da artık başka yerlere gidecekti.
Georgetown’da gezmeye başladık. İngiliz tipi mimarisi ile Londra’yı karşımda bulmuştum sanki. Penang tarihçesinin anlatıldığı müzeyi ziyaret ettikten sonra kültür biraz daha anlam kazandı. Önce bu ada Malay Sultanlığı’ndan İngiliz firması tarafından kiralanmış. Sonrasında da sultan kira parasına zam yapılmasını beklerken bir de bakmış ada İngilizlerin olmuş. İlk jenerasyon Çinliler, ticaret için gelmişler, ardından İngilizler Hintlileri çalıştırmak için getirmiş, sonrasında Çinlilerin ikinci jenerasyonu ‘işçi’ konumunda gelmiş, belli bir süreliğine, hep geri döneceklerini düşünmüşler, ama ne mümkün! Malaylar da zaten yerel halkı oluşturduğundan hep beraber yaşamaya başlamışlar. En hoşuma giden kısım ise hepsinin ayrı bir dini olması ve beraberce yaşayabilmeleri. Aynı sokakta Çinlilerin Budist tapınağı, İngilizlerin kilisesi, Hintlileri Hindu tapınağı ve Malayların da camisi... Aynı sokakta Çinli kısacık şortlu kızlar, gündelik kıyafetli beyazlar, sarili Hintliler ve kafası örtülü müslüman kadınlar... Oluyormuş demek ki!
Şehrin tam ortasında 70’lerin ortasında yapılmış ve şehrin simgesi olmuş Komtar denilen gökdelen yükseliyordu. Binanın üst katlarında iş yerleri, alt katlarında da mağazalar vardı. Hatta otobüs durağı bile buradaydı.Tabi şimdi milyonlarca olan alışveriş merkezlerinden sadece bir tanesiydi. Popülerliğini rekabetle yitirmişti.

31 Mayıs 2011 Salı

Malacca’da malak gibi yatmak... MALACCA – MALEZYA

31 Mayıs 2011
Fazla büyük bir yer değildi. Çok şirindi. Portekiz’lerden miras St. Paul Kilisesi, Hollandalılar tarafından tekrar inşa edilen St John Kalesi, Portekizlilerin ilk ayak bastığı limanın oradaki Portekiz Meydanı, Malezya’nın en eski Katolik kilisesi olan ve 1700’lerde Hollandalılar tarafından yaptırılmış olan St. Peter’s kilisesi ile, tapınakları ve camileri ile kendine özgü, karışık mimari çizgileri olan sevimli bir yerdi.
Jonker Sokağı’na gidip yol boyunca uzanan tezgahları gezdim. Yemekler, hediyelik eşyalar, antikalar, Malezya’nın en ünlü meyvası olan Durian’dan yapılan binbir çeşit atıştırmalıkları ile turistik bir caddeydi. Durian Güney Asya’nın her tarafında bulunuyordu. Ama burada meyvaların kraliçesiydi. Çok keskin bir kokusu olduğunda Tayland’da otellere götürmek yasaktı. Tadını tarif etmek zor, ilk yediğimde beğenip beğenmediğimi anlayamadım, ikincisinde de... Üçüncüsüne de hiç zamanım kalmadı, zira halen daha tadına bakmadığım bir sürü meyva vardı.
Turistik yerlerden uzaklaşıp banliyölere gittikçe yerel insanlarla konuşmaya başladım.
Hepsi güleryüzlüydü ve konuşmaya çok hevesli. Beklentisizdiler. Bana gerçekten de birşey satmaya çalışmıyor, sadece yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Tabi bir de benim de müslüman bir ülkeden geldiğimi duyunca daha da bir ilgileniyorlardı. Türkiye onlar için cidden garip bir ülkeydi. Müslümandı ama karşısındaki hatunun mini eteği vardı, başörtüsü de yoktu.
Konuştuğum herkesin üçüncü sorusu mutlaka evli olup olmadığımdı ve akabinde ne zaman evleneceğim. Evlenmeyi düşünmüyorum dediğimde suratlarının aldığı ifadenin fotoğrafını çekmek çok isterdim. Ama kabalık olacağını düşündüğümden yapmadım. Gerçi artık kültürel farklılık ve kabalık arasında çok ince, hatta üzerinde çalışılabilecek bir fark olduğunun çok iyi farkındaydım ama yine de...
Evlenmek herşeydi. Belli bir yaşa gelince mutlaka evlenilmesi gerekiyordu. Penang’a gitmek üzere otobüs terminaline gittiğimde tanıştığım 18 yaşındaki güzeller güzeli Malay kız da aynı şeyi söyledi. Hatta ancak evlendiğinde başını kapatıp kapatmayacağına karar vereceğini de ekledi.
3 gün kaldığım Malacca, Malezya’yı sloganlarında da dediği gibi anlattı. Ama yine de tam değil. Çevre gezileri, müze ziyaretleri, havuz etkinlikleri ve tek başıma zaman geçirme lüksünü de yaşadıktan sonra başka bir ‘Kültür ‘ şehrine gitmek üzere oradan ayrıldım... Cebimde Malacca sokaklarında, otobüslerinde tanıştığım bir sürü insanın cep telefonlarının bulunduğu ve nerdeyse zorla verdikleri kartvizitleri de malesef çöpe attım.


 
 
 

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Malacca’da Portekiz hatırası... MALACCA – MALEZYA

28 Mayıs 2011
Sabah sınıra vardığımda bitkindim. Biran önce ne olacaksa olsun şeklinde sınırdan sınıra hızlı hızlı yürüyordum. Cumartesi sabahı olduğundan, herkes haftasonunu Malezya’da geçirmek için geldiğinden çok fazla pasaport kontrol kuyruğu vardı. Beklemek pek de sağlıklı değildi, en azından o gün benim için...
En sonunda sıra bana geldiğinde mektupla birlikte pasaportumu uzattım ve çılgınca aklıma gelen herşeyi sıraladım: ‘Dün burada pasaportum koptu, büyükelçiliğe gittim, pasaportumu yenileyemediler ama bu mektubu verdiler. 13’ünde Kuala Lumpur’dan İran’a uçağım var ve Malezya’yı cidden çok görmek istiyorum’
Memur bana baktı, dediklerimi tekrarlattı, amirine gitti ve 90 günlük giriş iznimi bastı.
Memuru neredeyse kucaklayacaktım... Neyseki sadece 97 kere de olsa teşekkür etmekle yetindim.
Bu sefer de sevinçten ağladım.
Tüy gibi hafif hissediyordum kendimi. Johor Bahru’ya götürecek otobüsü bekledim, terminalden başka bir otobüse binip Malacca’ya gidecektim.
Malezya da eyaletlerden oluşuyordu. Buraya gelinceye kadar halkın sadece koyu Müslüman Malaylardan oluştuğunu düşünüyordum. Yanılıyormuşum. Nerdeyse Malay kadar Çinli, Hintli vardı. Bir de bunlara ek olarak Çin ve Malay melez ırkı Nyonyalar bulunuyordu. Nyonyalar özellikle çok ilgimi çekti. Çinliler buraya iş için geldiklerinde Malay’larla evleniyorlar ve ortaya da kendine özgü yemekleri, gelenekleri ve görenekleri olan bir topluluğu oluşturuyorlar.
Malacca’da da bu 4 halkın yanısıra Portekiz ve Hollanda kökenliler de vardı. Aslında bir Osmanlı tarafından sömürülmemiş, İngilizler 1820’li yıllarda himayesi altına almış, Japonlar da 2. Dünya Savaşı sırasında istila etmiş burayı. En sonunda ancak 1963’te Malezya’nın toprağı olmuş.
2008 yılında da istila edenlerin bıraktıkları mimari yapılar dolayısıyla Unesco tarafından Dünya Mirasları listesine alınmış. Dolayısıyla turizm ekonomik gelirleri arasında bir numaraya oturuyordu, sloganları ise ‘Malacca’ya gelin, Malezya’yı görün’ şeklinde tüm Malezya kültürünü bu küçücük yerde yansıttıklarını iddia ediyorlardı.  Turizm dışında da yiyecekten diğer tüketim malzemelerine kadar, yüksek teknoloji silahlardan, otomotiv sanayi ürünlerine ve elektronik parçalarına kadar herşeyin üretimi de vardı.
Aslında gerçekten çok ilginçti. Gezdiğim ve gördüğüm yerler arasında ilk defa bir turistik aktivite olarak sömürüldükleri ülkelerin kendilerine bıraktıkları mirasları geziyor olacaktım. Buna en yakın Laos Luang Phabang olabilirdi, ama onda da sadece Fransa izleri vardı, gururlandıkları ise kendi tapınakları ve saraylarıydı. Fransızların onlara bıraktığı kruvasanlar değildi.
Burada şehrin biraz dışında yaşayan ABD’li Adam’da kalacaktım. Benim gelip otobüs terminalinden aldı.
Adam, yıllarca Japonya’da yaşayıp İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra Malezya’ya gelmiş ve burada da İngilizce öğretmenlere danışmanlık yapıyordu. Devletin yürüttüğü bir projeydi. Zaten nerdeyse herkes İngilizce konuşuyordu. Yolların, yapıların düzenliliği karşısında şaşırmıştım. Karşımda 3. Dünya ülkesi bekliyordum ama hayır, zengindiler. Devlet de zengindi. Zira doğal gazı ve petrolü vardı.  
Buraya geldiğinden beri 8 kilo almış ve aklını yemekle bozmuştu. Bu kadar kültür mozaiği olmasından dolayı mutfağa da yansımıştı tabi. Tevekkeli değil tanıdığım herkes Malezya diyince ‘yemek’ diyordu. Çin mutfağı, Hint mutfağı dışında da kendi yemekleri de vardı. Karides püresinden elde edilen ve sonrasında çeşitli baharatlarla top yapılıp servis edilen belacan ve çiğ balık ve etin bir çubuğa geçirilip fıstık ezmesi ile pişirildiği satay celup başı çekiyordu. Tabi bir de Nyonyalıların kendine özgü, burada yaşamış olan tüm kültürlerden etkilenerek yarattıkları bir mutfak vardı. Hint mutfağı bile kendi içinde ayrılıyordu, müslüman Hintliler, Sikhler, hindu mutfağı şeklindeydi.
Dolayısıyla bunca mutfak ve yemeklerin gerçekten de ucuz oluşu özellikle yabancıları baştan çıkarıyordu. Allahtan yemeğe harcayacak param kalmamıştı...
Adam ile birlikte önce evine gittik, eşyalarımı bıraktım, havuza girip bir kendime geldim. Hemen ardından da ayağımın tozuyla malay düğününü gittim.
Düğünler gerçekten de çok önemliydi bu kültürde. İmam ve resmi nikah kıyılıyordu. Ardından da bir çadırda ziyafet veriliyordu.
Gittiğimiz düğün Adam’ın çalıştığı Malay öğretmenlerinden birinin kızının düğünüydü. Güleryüzle karşıladılar bizleri ve hemen elimize bir tabak tutuşturdular. Tabakta tabi ki pilav vardı. Büyük kazanlarda da diğer yiyecekler, körili tabuk, balık, sebze, çeşit çeşit... Sabah 11’de başlayan seremoninin saat 4’te son yarım saatini yakalamıştık. Yarım saat sonra gelin ve damada verilmek üzere içinde para olan bir zarf bırakarak oradan ayrıldık.
Ardından da şehir içinde dolandık ve en sonunda merkeze gittik.
6 ay yolda olduktan sonra sakin, mutlu ve dünyevi hırslardan arınmış bir insan olarak Adam’ın kişiliği bana çok garip gelmişti. İyi niyetliydi, kibardı, cömertti. Ama tanıştığımız saniyeden itibaren tek bahsettiği iş alanındaki hırslarıydı; yok kariyeri, yok ne kadar para kazanabileceği, yok sosyal çevresinin ne kadar güçlü olacağı... O kadar yabancı ve anlamsızdı ki benim için. Altındaki kompleksi o kadar net görebiliyordum ki...
Ne yalan söyliyim muhabbeti ağır gelmişti, hem çok yorgundum, uykusuzdum ve üstüne üstlük bu tarz bir muhabbete maruz kalıyordum. 3 gün daha aynı konuşmaları çekeceğimi düşündükçe içime daha da sıkıntılar basıyordu. Bir de yemek yememem de problemdi onun için. Gittiğimiz her yerde o yiyor ve ben bakıyordum.
Derken bir mucize oldu ve bana ertesi gün şehir dışına tatile gideceğini, evi de bana bırakacağını söyledi...
2 gün tek başıma evde kalacaktım ve çok mutlu oldum. Yol gene ihtiyacımı gidermişti. Yalnız kalma ihtiyacım, hem de güzel ve havuzlu bir evde.
Geceyi turist dolu Malacca sokaklarında bardan bara gezerek geçerdik. Güya Müslüman ülkesi. Tek fark diğer Güney Asya ülkelerine nazaran içkinin daha pahalı olmasıydı...
Gece 12’de artık gözlerimi açamıyordum. Eve gittik, Adam’ın hayalkırıklığı eşliğinde. Allahtan sonra birilerini buldu da o dışarı çıktı, bense yatağa kavuştum.
Sabah kalktığımda evde başka birilerinin daha olduğunu gördüm, Kuala Lumpur’dan bir geceliğine eğlenmeye gelen 4 hatun... Akşam Adam gideceği için onunla uçağından evvel şehir merkezinde buluşıp öğle yemeği yiyecektik. Ben malum turistik aktiviteler yapmak için evden erkenden ayrıldım. Birkaç saat daha kariyer hırsı muhabbetini çekebileceğimden şüphelerim vardı, ama yapacak birşey yoktu. Daha beteri de olabilirdi.
Evden otobüse binip önce terminale gittim. Kaldığım yerden şehir merkezine doğrudan otobüs olmadığından burada değiştirmem gerekiyordu. Diğer otobüse bindiğimde cebime bir mesaj geldi, Adam’ın erken gitmesi lazımmış... Gülümsememe engel olamadım. Önümde kendime başbaşa kalıp romantik dakikalar yaşabileceğim koskocaman 2 günüm vardı...




 



 


 

Yurtdışında yalnız olmak... SİNGAPUR

28 Mayıs 2011
Dünyada çok keşfedilecek yer ve öğrenilecek çok kültür var deyip 6 ay evvel işimden istifa ettim ve yollara düştüm. İstikametim Güney ve Güneydoğu Asya idi. Ardımda bıraktığım birçok kişi deli olduğumu düşündü. Ama yolumdan vazgeçmedim. Diğer kültürleri öğrenme hevesim galip geldi.
Bir Türk olarak gezmek o kadar da kolay değil tabi, dayanıklı sinir sistemi istiyor, özellikle de vize için istenen ve kendinizi üçüncü dünya ülkesi gibi hissettiren ülkelerin o binlerce evrakını sunarken. Bu yüzden de sefaletimi en aza indirgemek için Asya’yı seçtim. Nitekim gezdiğim ülkelere sorgusuz sualsiz, onca senedir Avrupa’yla yaşadığım sıkıntıları çekmeden giriş yaptım. Yaşadığım tek problem yüksek fiyatından dolayı değiştirmeyip süresini uzatmış olduğum eski tip pasaportumda resimle kimlik bilgilerinin aynı sayfada olmadığından kontrollerde memurların kafasının karışması ve giriş mührünü 2 dakikada değil de 5 dakikada vurmaları oldu.
Tüm yolum boyunca gözüm gibi baktığım, boynuma astığım çantamdan çıkarmadığım ve kılıfının içinde sakladığım lacivert pasaportumun iç sayfaları tam Malezya sınır girişinde kabından koptu. Durum böyle olunca Malezya yetkilileri ‘Tahribat’ gerekçesiyle sınırı geçtiğim ülke olan Singapur’a geri gönderdi. Yapmam gereken sadece büyükelçiliğe gidip pasaportumu yenilemekti. İki saat içerisinde geri dönüp giriş yapabilecektim Malezya’ya.
Elimde red mektubumla Singapur’a geri döndüm. Beni biraz beklettikten sonra ülkeye giriş mührümü aldım. Doğruca büyükelçiliğe...
Evime geri gelmiş gibi hissettim önce.  Durumu anlatıp yeni pasaport istediğimi söyledim.
‘Bu eski tip pasaportları Ankara bizden aldı, dolayısıyla yenileyemiyoruz’ dediler. Hala sakindim. ‘Tamam, o zaman bu yeni pasaporta başvurmak istiyorum’ dediğimde aldığım cevap ise ‘Sadece oturma izninizin olduğu yerden bu pasaporta başvurabilirsiniz. Singapur’da oturma izniniz olmadığından buradan başvurmanız imkansız’.
Hala soğukkanlılığımı koruyordum şaşırtıcı şekilde. ‘Peki o zaman ne yapabiliriz? Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?’ diye sorduğumda ‘İsterseniz biz yapıştıralım, yarın hiçbir şey olmamış gibi şansınızı denersiniz’ şeklinde bir cevap aldığımda feleğimi şaşırdım. ‘Pasaportum da işaret var, bu pasaporttaki işareti gördüklerinde başım çok daha büyük bir derde girmez mi? Bana başka bir çözüm sunun!’ dedim. Sunamadılar.
İnsanların pasaportlarını kaybettiklerinde ne yaptıklarını sordum. Seyahat belgesi verip Türkiye’ye gönderdiklerini söylediler.
‘Nasıl yani?’ oldum. Bu kadar kolay mıydı herşey? Biz Türklere yurtdışında pasaportumuzun başına birşey geldiğinde sunulan ‘geri dönüş’ bileti miydi? Bu kadar mı gezme, dünyayı görme kültüründen uzaktık biz? Olayın bir de ekonomik kısmı vardı. Sordum, ‘O zaman herhalde uçağı da siz ayarlıyorsunuz!’. Türk sisteminin ‘Pasaportuna sahip çıksaydın kardeşim, gerisi bizi ilgilendirmez’ tavrının kelimelere dökülmeden ifadesiydi.
O kadar çaresiz ve o kadar yalnız hissettim ki daha fazla dayanamadım, ağlamaya başladım. Malezya’yı ve İran’ı gezme hevesimin kursağımda kalmasının yanı sıra 6 aydan sonra açıkçası buradan Türkiye’ye dönecek uçak bileti param da kalmamıştı. Bir de zaten benim bir dönüş biletim vardı...
Sundukları son çözüm ise, pasaportumu yapıştırıp, bana pasaportun kendileri tarafından yapıştırıldığına dair yetkililere göstermek üzere bir mektup vermeleriydi. Tek şansım da zaten buydu. Artık Malezya’nın inisiyatifindeydim.
Ülkem, beni yalnız bırakmıştı. Her ne kadar büyükelçilikte çalışan memurlar bana karşı son derece kibar ve ilgili davranmış olsalar da ülkem gezdiğim için en son anda beni cezalandırıyordu.
Merak ediyorum acaba  böyle bir durum hangi ülke vatandaşının başına gelebilirdi...
Ülkemden uzaktaydım, ülkemde çok insan vardı ve beni koruyamıyordu ama burada yalnız kalmak çok daha başkaydı. Bunu Malezya sınırında memura açıklarken zorlanacaktım...
Büyükelçilikten çıktığımda akşam olmuştu. Dhugal ve Maria’nın evine geri döndüm. Bir içkiye ihtiyacım vardı...
Hep beraber çıkıp önce bir Türk restoranına gittik. Onlara yemeklerini ben ısmarladım. Ardından da nehir kıyısındaki barlara... Singapur’un gece hayatını da tattım ve tekrar tatmamak için dua ettim.
Gece yatağa girdiğimde ertesi gün memura ne diyeceğimin provasını sabaha kadar yaptım.


 

27 Mayıs 2011 Cuma

Alemlerden aleme koşasım, ülkeden ülkeye uçasım var... SİNGAPUR

27.05.2011
Bir tuktuk yolculuğu sonrası Phnom Pehn havaalanındaydım. Önce gidip check in yaptırayım dedim. Havayolu firmasının memurunu Türk pasaportu için vize gerekmediğini anlata anlata bir hal oldum. Zorluk çıkarabilirler diyince Malezya’dan dönüş biletimi gösterebileceğimi söylediğimde ancak ikna edebildim. Gel gör ki biletimin çıkışı yoktu, mailimde duruyordu. Tabi memurun bu tepkisi benim de panik olmama neden oldu.
Allahtan havaalanında kablosuz internet varmış, hemen indirip bilgisayarımın masaüstüne attım. Bazen eşeği sağlam kazığa bağlamak lazım... Tekrar Kamboçya’ya dönmek istemedim, en azından belli bir süre.
1,5 saat sonra Singapur’daydım. Pasaport kontrolüne doğru ilerliyordum ki gözüme önce Türk Havayolları uçağı ilişti. Aylardan sonra Türkiye’ye ait birşey görmüştüm. Phnom Pehn’deki Duty Free’de İstanbul’da bıraktığım parfümümden sıkmıştım, evimin kokusu gelmişti burnuma. Bir özlem kıvılcımı çakmıştı. Sonrasında THY uçağını görmemle de hafif bir iç cızırtısı duymuştum. Artık eve dönme vakti gelmişti... Özlemiştim.
Kontrolden sorgusuz sualsiz ‘Hoşgeldin’ pankartlarıyla geçip kalacağım eve doğru yola düştüm.
MRT, Singapur ulaşımının can damarıydı, ülkenin (daha halen bir ülke olduğunu düşünüyordum zira) her köşesine trenle gitmek mümkündü. 1 saate varmadan Avusturalya’dan gelip buraya yerleşmiş beni ağırlayacak olan Dhugal ile buluştum.
Seviyorum Avusturalyalı’ları...
Birası ile karşıladı beni. Bu zamana kadar evinde kaldığım insanlar arasında en pozitifiydi. Tabi eve girer girmez beni karşılayan ve içimi hemen ısıtan binlerce küçüklü büyüklü penguen oyuncaklarından bahsetmiyorum bile. Türkiye’yi de daha önceden ziyaret etmiş olduğundan anılarla muhabbete giriş yaptık.
Singapur’da yaşamaktan pek mutlu değildi. Ama eşi Endonezya’lıydı ve vize probleminden ötürü ancak burada birlikte yaşayabilecekleri için hayatlarını buraya taşımışlardı. Gerçi artık evliydiler, zaten bu yüzden de gelecek sene Avusturalya’ya dönmeyi düşünüyordu.
Dhugal’ın eşi Maria saat 8 gibi geldi eve. Gördüğüm en güleryüzlü insanlardan biriydi. Sıcakkanlı, sempatik, mutlu. Gördüğüm ve karşılaştığım birbirine en aşık çiftlerden biriydi. Özenmediğimi söylesem yalan olur...
Her ne kadar Endonezya Müslüman bir ülke olsa da Maria Hıristiyan azınlıklardandı. Uzun uzun Endonezya’dan bahsettik. Yol rotamdan en son anda Endonezya’yı çıkarmak zorunda kalmıştım. Ancak 5 gün kalabilecektim ve bu binlerce adadan oluşan ülke için bu kadar kısa bir süre yetmeyecekti. Ama içimde kalmıştı Endonezya’ya gidememek, o yüzden Maria ile tanıştığım ve kültür hakkında biraz bilgilendiğim için çok mutlu olmuştum.
Resmi nikahlarını geçen ocak ayında yapmışlardı, eylül ayında da Endonezya’da geleneksel bir düğünle kutlayacaklardı. Giyecekleri kıyafetleri, töreni konuştuk. Tabi ki davet de edildim, eylülde buralara dönmem çok zor olsa da...
Ertesi gün şehri keşfetmek için evden çıktığımda saat 9’a geliyordu. Fazla turistik bir destinasyon değildi. Singapur, finansal bir merkez olarak Güneydoğu Asya’nın en güçlü ekonomisine sahipti. Yolda gördüğüm herkes ‘meşguldü’. Ya telefonla konuşuyorlar, ya hızlı hızlı bir yerlere yetişmek için koşturuyorlardı, ya da ellerinde Blackberry ya da Iphone’larıyla facebook’tan birileri ile yazışıyorlardı. Birkaç tane cebinden film izleyene de rastladım.
Kocaman binalar, gökdelenler vardı. Ama Dubai’den daha estetik görünüyorlardı. Şehrin olduğundan daha yeşil gözükmesi için binaların üzerinden ağaçlar, sarmaşıklar sarkıyordu.
Yemek yediğimiz yer
Saat 11 gibi Dguhal ve Maria ile yemek yemek üzere şehrin ortasındaki birçok yemek tezgahının olduğu kapalı Pazar alanı Lau Pa Sat’ta buluştuk. Dhugal biraz işinden dert yandı. Zira ülkenin %75’ini oluşturan Çinliler, %13’ünü Malaylar, geri kalanını da Hintliler oluşturduğundan kültürel anlaşmazlıklar olduğunu söyledi. En çok da Çinliler’den çekiyormuş. Eleştiri kabul etmediklerinden ve sorumluluk almaktan çekindiklerinden dolayı işlerin yürüyemediğini, bunu dile getirdiğinde de, malum bir Avusturalyalı’yı susturmak pek mümkün değil, ‘kötü adam’ ilan edildiğinden yakındı.
Onlardan ayrılıp ülke turuma devam ettim. Çok büyük bir yer olduğu söylenemez, eve kadar yürümeye karar verdim.
Dönüş yolunda akşama Türk yemeği yapacağımdan binlerce alışveriş merkezinden bir tanesine girdim. Mustafa. Singapur’da bir ekol. İnsanın aklında gelebilecek herşey vardı burada. Özellikle market kısmında bisküvi ve çikolata bölümü dolaşmakla bitmiyordu, envai çeşit vardı. Çin, Hint ve Malay yiyecekleri yoğunluktaydı, ama dünyanın herbir tarafından gelen ürünlere de rastladım. Türk markalarını raflarda görmek yine büyük bir özlem uyandırdı.
Eve gelip zeytinyağlı pırasa yanına da makarna yaptım. Artık dünyanın bu kısmında o kadar fazla balık görmüştüm ki midem ve gözlerim kaldırmıyordu. Dolayısıyla, yanında kaldığım insanlara ne zaman yemek yapsam et hiç kullanmıyordum.
Akşam eve geldiklerinde yemek yedik, film izledik. Ertesi gün bu Güneyasya’nın en pahalı adasından ayrılıp kuzeye yani Malezya’ya geçiyordum. Otobüsle tabi ki. Para birimim yine değişecekti, Malezya Ringiti kullanmaya başlayacaktım.