6 Ocak 2011 Perşembe

Yolcu yolunda gerek... GOA - HİNDİSTAN


6 Ocak 2011
Sabah uyandığımda hala toktum. Evvelki gece çok para kaybetmiş olsa idik muhtemelen günü yatağın içerisinde kendimize acıyarak geçirirdik. Ammavelakin, hem daha görmemiz gereken birkaç yer olduğundan hem de öngörmediğimiz bir para kaybetmediğimizden kendimizi dışarı attık.
Sıra Arambol’a gelmişti...
O kadar geniş bir plajı vardı ki gördüğümüzde aklımız çıktı. Şaşkın şaşkın etrafımıza bakarken çevreyi gezmeden önce bir kafede oturmaya karar verdik. Orada bir süre daha dinlenmek isteyen İrem’i bırakıp denize girebileceğim en güzel noktayı bulmak için yürümeye başladım. Kumsalın bitiminden başlayan, rengarenk evlerin bulunduğu yamaç ilgimi çekti ve dümeni o tarafa çevirdim. Merdivenlerden tırmanıp yamaç boyunca uzanan evlerin arasındaki küçük bir patikada ilerlemeye başladım. Hintişi eşyaların satıldığı karşılıklı tezgahlar vardı. Küçük bir pazar yolu gibiydi. Tabi daha güzel manzaralı ve rengarenk.
Satılan eşyaları görmesem kendimi güney İtalya ya da Portekiz’de tur atıyormuşum gibi hissedebilirdim. Patikanın sonunda da başka bir koya vardım. Günün sürprizi oldu. Burada deniz hem daha sakindi hem de arka tarafta küçük bir lagünü vardı.
Hemen İrem’i alıp buraya geri gelmek için dönüş yoluna geçtim ki ‘Şuradaki sokak nereye gidiyor acaba?’ dememle yine dağıldım ve ancak 1 ya da 2 saat sonra İrem’in yanına varabildim.
Tabi bu arada da hiç denize girmedim.
Akşamüstü olmuştu, önce küçük bir Arambol turu atıp tekrar kumsala indik. Bu arada ben de yola çıktığımızdan bu yana peşinde olduğum ateşli poilere en sonunda kavuştum. Çetin pazarlıklarla... Yeni oyuncağımla oynamak için sabırsızlanıyordum.
Kumsal her türlü insanla doluydu gün batımını izlemek için gelen. Hollahop çevirenler, kafasında şeffaf bir küreyle dolaşanlar, sopa çevirenler, yoga, tai-chi, meditasyon yapanlar, kulaklarında kulaklık çılgınca dans edenler... Doğru yeri bulmuştuk en sonunda, rahat rahat takılıp kimsenin yadırgayan gözlerle bakmayacağı.

Konser görüntüleri...
Hava karardıktan sonra kumsalın diğer tarafından müzik sesleri gelmeye başladı. Tabi biz de hemen aksiyonun olduğu yöne hareket ettik. 3 kişi djembe ile müthiş bir ritm tutarken, 1 kişi de gitarla eşlik ediyordu. Etraflarında deli gibi dans eden en azından 30 kişilik bir grup vardı. Tam yanlarına çömeldik ki bir çocuk da trompetle müziğe katıldı. Herkes bir şekilde gruba dahil oldu, danslarıyla, ayaklarıyla ritm tutmalarıyla, kahkahalarıyla, ateş danslarıyla, ortamla bütünleşen ruhlarıyla...
Arambol’un içine döndüğümüzde karşımıza bir barda tabla ve perküsyon dinletisi çıktı. Keyif içinde orada da zaman geçirdikten sonra odamıza döndük. Oda demek tabi biraz güç, daha ziyade tek odalı küçük bir bungalow. Her zamanki gibi, her yeri dökülüyordu.
Rusların yılbaşısı olduğu için etraftan geç seslere kadar bağrışma, çağrışma, gülüşme, ‘dasdrovye’ çığlıkları geldi. Bizi uyandırdı diyemem zira biz uyanıktık. Buraya sabah gelirken ufak bir ayrıntıyı yanımızda getirmeyi atlamıştık; uyku tulumlarımızı. Geceyarısını geçmesiyle gözlerimizi ürpermeden ziyade ‘titreme’ ile açtık. O kadar üşüyorduk ki ne yapacağımızı şaşırdık. Yanımızda olan tüm tişörtleri üstüste giymemiz hiçbir anlam ifade etmedi. Sabahı sabah ettik. Belki biraz sıcaklık yayar diye bilgisayarımı dahi açıp kafamın üstüne dayadım, tabi ki işe yaramadı. En sonunda saat 5’e gelirken İrem yüzükoyun dizlerini başına çekip top vaziyette, bense ayaklarım çantamda, kafam yastığa gömülü, çantanın hemen üstünden başlayıp kafamın üzerine uzanan pareonun altında uyuyakalmışız. Uyanınca tabi kendimizi kumsala atıp güneşin altında uyukladık. Akşam üzeri oradan ayrıldığımızda üşümemiz geçmişti.
Vagator’a gitmek üzere aktarma yaptığımız Mapusa’da İrem biraz fotoğraf çekmek için kaldı. Bense eve döndüm ve kendimi hemen duşa attım. Ertesi gün Panaji’yi keşfedelim diyorduk ama sabah uyandığımda kolumu bile kıpırdatamadığımı fark ettim, İrem gitti, bense tüm günü yatakta geçirdim ve ancak ertesi gün toparlanıp ‘Old Goa’ya gidebildim.
Old Goa, 16. ve 18. yüzyıllar arasında Doğu’nun Roma’sı olarak bilinen, ancak 1835’lerdeki kolera ve sıtma salgını dolayısıyla şehrin terkedilmesinden ötürü 1843 yılında başkent ünvanını Panaji’ye kaptırmış, birkaç kilise ve katedralin bulunduğu turistik küçük bir kasabaydı. Pazar günü gittiğimiz için hemen hemen tüm kiliselerde ayin vardı ve Goa nüfusunun %24’ünü oluşturan Hıristiyan topluluğun da büyük bir kısmı bu ayinlere katılmak için buraya gelmişti.
Daha önceki Avrupa gezilerimizden zaten birçok kilise ve katedral görmüştük. O yüzden bize pek farklı gelen birşey olmadı. Buralara Hindistan ve Hint kültürünün etkisini merak ediyorduk, ama tek etkisinin Hıristiyan Hintlilerin bu ayinlere katılımı olduğunu gördük. Bir de Bom Jesus olarak anılan kilisenin adının Bom Shiva’dan geldiği konusunda umudumuzu koruduk.

Arambol sahili
Eve döndüğümüzde İrem’in Bollywood kariyerinin başlamadan bittiğini anladık. Yeni yıl sabahı kumsala tek başına gittiğinde yanına bir Hintli adam yaklaşmış, filmde rol alıp almayacağını sormuştu. Günde 1500 rupi verdiklerini söylemişlerdi. Bu rakamın buradaki yaşantımızı oldukça kolaylaştıracağı düşünülürse, tüm hafta boyunca adamla telefonda konuştuk; ne zaman başlayacak, nerde çekilecek vb. hakkında. Hatta işe ben de talip oldum. Ama adamdan ses soluk çıkmayınca en sonunda böyle bir filmin olmayacağına ikna olduk. Bollywood hikayemizin bir sonraki durağımızda yazılması umuduyla tekrar yola düşmeye ve Kuzey Goa’dan ayrılmaya karar verdik. Yeni güzergahımız Güney Goa’daki Palolem idi...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kim demiş Goa’da topuklu giyilmez diye, mühim olan fırsatları değerlendirebilmek, özellikle de millerce yanında taşımışsan... GOA - HİNDİSTAN

Yengeçler....
Chapora...
3 Ocak 2011
Chapora’ya vardığımızda turumuza başlamadan evvel taze meyva sularımızla kendimize geldik. Bir gece evvel amcaların yanında tanıştığımız ve biz giderken arkamızdan herkese ‘bunlar çok güzel insanlar’ diye bağıran Rajakistan’dan gelip Goa’ya yerleşmiş Raj’ı gördükten ve ayaküstü biraz konuştuktan sonra limana doğru gittik. Nehir, Chapora kıyısında bir gölet haline geliyordu. Kıyıda birçok balıkçı teknesi vardı. Çok kirliydi ama etrafındaki yeşillik bizi yine bizden alıp götürmüştü. Huşu içinde yürürken kıyıdan, kumun üzerinde küçük küçük deniz kabukları gördük, ne olduklarını tam olarak çıkaramayıp iyice inceleme altına aldığımızda, bu kabukların hareket ettiğini ve bizim de yengeçlerin doğumuna şahit olduğumuzu fark ettik. Az ileride de yengeçlerin kabuklarından çıkarken önce tek kıskaçlarını çıkardıklarını ve o tek kıskaç üzerinde bir süre ileri geri gittiklerini gördük. Orada bizi köpekler kovalayıncaya kadar kaldık.
Nehir kıyısında keyifli bir restoran bulup hemen yerleştik; İrem biraz hamakta uyudu, bense kitap okudum. Restoranı Rus aileler basmaya başlayınca oradan ayrıldık, gece Erkin ve Onur’un geldiğimiz ilk gün bizi götürmeye söz verdikleri kumarhaneye gitmek için hazırlanmak üzere eve döndük.
Casino Royal. Gönül isterdi tabi James Bond karakterini oynayan Daniel Craig'i görmek. Ama bunu beklemek ve istemek muhtemelen haddini aşmak ile eş anlamlı. Dolayısıyla, hayallerimiz daha mütevaziydi. Mesela hiç para kaybetmemek...
Salı gününü seçmemizin nedeni ise bayanların giriş ücret ödememeleri idi. Casino, nehirde karaya bağlı duran bir gemiydi, yasalar gereği. Yine de buraya varmak için Panaji’den bir tekneye biniliyordu ve 10 dakika içinde de varılıyordu.
Giyindik, kuşandık ve süslendik. Beni en çok mutlu eden ise ‘Belki’ umuduyla ta İstanbul’dan buraya kadar yanımda taşıdığım topuklu ayakkabılarımı giyme fırsatını bulmamdı. Oraya vardığımızda gece açık büfeden yemek yiyebileceğiz diye tüm gün aç kaldığımızdan önce restoranına daldık. Devamlı tabağımı doldurdum, tatlısından tuzlusuna, balığından, sebzesine kadar... Hayatımda bu kadar yemek yememiştim. Öyle ki masadan kalktığımda yürümekte zorluk çekiyordum. Pantolon düğmelerini açmak gibi bir lüksüm de yoktu, zira giydiğim tulum dapdar üzerime oturuyordu. Dolayısıyla patlamamak adına fazla içki içemedim. Bu yüzden de kumarhanenin tek ayığı bendim.
Yine de İrem ile barda aldık soluğu. Herşey bedava ya, hemen başladık kokteyl istemeye, White Russian dedik ama o ekstraya girdiği için içemedik, biz de Mojito gibi daha mütevazi bir içki ile başladık. Tüm gece de elimde aynı kadehle dolanıp durdum.
Çekici idi. Fişlerin sesi, insanlardaki yükselen adrenalin,sigara dumanı, kazananların suratındaki 'elindeki herşeyi her an kaybetme' riskinin verdiği gerginlik...

Rulet masasında bir Aslı...
Kafama takmıştım, bir ya da iki tur black jack oynayacaktım. Açılışın 200 rupiyle olduğunu öğrenince tek el oynamaya karar verdim. Çabuk bitti. Tek elde kaybettim. ‘Hay Allah’ diyip insanları inceleme işine geri döndüm. En renkli görüntüler rulet masasından geliyordu. ‘Hint işi’ rulette tek bir oyunda 100’lük fişlerden istenildiği kadar sayıya konulup oynanıyordu. 10.000’lik fiş alıp 5’er 10’ar tüm numaralara koyan kalantorları incelemeye başladım. Bir rakamla kazanıyorlarsa, oyun sonunda mutlaka kaybediyorlardı. Ama problem değildi onlar için, ceplerinden başka bir 10.000’lik banknot destesi çıkartıp oyuna devam ediyorlardı.
Fiş mantrası. Kendi dilinde ve her zaman kumarhanenin lehine.. Kasa her zaman kazanır.
Birkaç tur Erkin’in fişlerle oynadık. Gece sona erdiğinde sadece bayların girişte verdiği parayı kaybederek oradan ayrıldık. Yediklerimiz ve içtiklerimiz yanımıza kar kaldı. Gerçi fazla yediğimden, yeteri kadar içemediğim için bayağı kızdım kendime, o ayrı... Casino’dan bir sürü sarhoş grubu ile birlikte aynı servis teknesine binerek ayrıldık.
Gözlerimi kapadığımda topuklularımı yolculuk boyunca yeniden giyip giyemeyeceğimi merak ettim...

2 Ocak 2011 Pazar

Ve Aslı Chris ile karşılaştı... GOA - HİNDİSTAN

2 Ocak 2011
Yeni yıl sabahı her ne kadar beklediğimin tam tersi olarak geceden kalma bir halde kalkmış olmasam da, yine de bir garip hissediyordum kendimi. Gerçi hep 1 Ocak günü böyle hissetmişimdir senelerdir, biraz hüzünlü. Uyandığımda İrem’in notunu buldum yanımda, erken kalkmış ve plaja inmiş. Onun yanına gitmek yerine yakınlardaki bir cafeye gidip yazmak istedim. Zaten yarım saate kadar yanıma geldi. O da meğerse kötü hissederek uyanıp kendini dışarı atmış. ‘Yolda olanlar’a göre evde çok fazla kaldığımızdan can sıkıntısı yaşadığımıza hüküm verip çevreyi gezmeye karar verdik.
Gündüz gözüyle henüz hiçbir plajı görmemiştim. O yüzden Vagator ile başladık. Vagator’un küçük ve büyük olmak üzere iki koyu vardı. Kumsalda birçok cafenin sıralanmış olduğu küçük Vagator ile başladık. Dalgalar o kadar büyük değildi, ama yine de yüzmek zordu. Bir an önce denize girmek ve deniz suyunun sivrisinek ısırıklarımın kaşıntılarını tedavi etmesi için sabırsızlanıyordum. Zira kaşınmaktan artık her yerim kabuk kaplamıştı. Gerçi ilginç olan gündüzleri hissetmiyordum ama geceleri uyurken kendimden geçercesine kaşınıp, sabah her yerime kan bulaşmış şekilde uyanıyordum. Biraz deniz, biraz güneş, cafede birer lassi içerek ilk plaj keşfimizi sonlandırdık. Kumsalın arka tarafına kovuşlanmış Hintlilerin mangal yaktıkları, çılgın müziklerin eşliğinde yeni moda Apaçi dansları yaptıkları pazar pikniklerinin ortasından geçerek Anjuna’yı keşfetmek üzere yola çıktık.
Anjuna’ya evden bir saatlik yürüyüşten sonra ancak varabildik. Malum hala hazır değildik motor kullanmaya, o yüzden tabanvay olarak mesafeleri kat ediyorduk. Gerçi minibüsler vardı ama yürümeye alışmış sırt çantalılar olarak bunu bir seçenek olarak görmedik.
Gündüz gözüyle plaj daha büyük geldi bize. Sri Lanka’dan alışık olduğumuz satıcılar devamlı yanıbaşımızda bitiyordu. Hatta içlerinden bir tanesi ile arkadaş bile oldum. Takı satan ‘Sunita’. Adını önce Anita dedi, çünkü Sunita ismi Hindistan’da çok yaygınmış, o yüzden pek sevmiyor ve kullanmıyormuş. Taş çatlasa 13 yaşında çok güzel bir kız çocuğuydu, kendinden küçük bir erkek kardeşi varmış bakmak zorunda olduğu. Yani aslında gerçek yaşam, sadece zenginlerin hüküm sürdüğü ve insanların sadece ‘aşk’ için üzüldüğü ,Hollyood’da bile yılda sadece 700 üretilirken 1000 filmin üretildiği Bollywood dünyasından çok farklıydı. Sadece renkler gerçeği yansıtıyordu. Grilerin, siyahların pek yeri olmadığı kıyafetlerdeki renk cümbüşünün gökkuşağı ile yarıştığı Hindistan’ın Bollywood dünyasıyla aynıydı. Sunita, neden güneşlendiğimle çok ilgilendi, esmerliği sevdiğimi söylediğimde buna inanamadı. Üzerindeki genelde bekar genç kızların giydiği şalvar kamiz’in güneş görmeyen kolunun üst kısmını göstererek kendi renginin aslında açık olduğunu, ama güneş altında çalıştığı için hemen karardığını ve bundan da hiç hoşlanmadığını söyledi. Neden diğer Hintli kadınlar gibi sari giymediğini sorduğumda ise bana bu kıyafeti sadece evlilerin giydiğini, çünkü bebek emzirmenin bu sariler içinde daha kolay olduğunu söyledi. Tabi kendisinin de varmış, genç kızların özel günlerde giyilmesine izin verilenlerden. Yüzme bilmediğini söylediğinde de etrafa baktım ve gerçekten de hiçbir Hintli kadının yüzme bilmediğini gördüm. Denize girerken eşlerinin kollarından tutuyorlardı ve hiçbiri de mayo giymiyordu. Erkekler ise koyu renkli donlarla denizdeydiler, beyaz donlarla denize girmeleri halinde nasıl bir görüntünün ortaya çıkacağı hayalgücümü bile zorluyordu. Sunita, tüm tezgahını önüme döküp beğendiğim bira açacağının fiyatı hakkında ortak bir noktaya varamayınca yanımızdan ayrıldı.
Kot pantolonla dolaşan Hintli adamlar dikkatimi çekti, ellerinde ise teknolojinin video, fotoğraf çekmesine olanak verdiği cep telefonları ile... Televizyonda haberlerde sık sık rastladığımız bir görüntü aklıma düştü; bir defile haberidir, ellerindeki telefonlarla frikik verme olasılığı ile mankenleri kameraya çekmek için nefessiz bekleyen yurdum insanlarını hatırladım bir anda. Ancak burada pek frikiği beklemiyorlar, güneşlenen tüm turistler nasipleniyorlardı şakşaklardan. Birinin fantezisi olma fikrinden pek hoşlanmadım açıkçası ve her gördüğüm telefonlu adamdan koşarcasına ya uzaklaştım ya da devamlı yüzükoyun yatarak güneşlendim. Sanırım bu yüzden vücudumun arkası haşlandı. Ama kendime de gece yatarken dediğim gibi: Bepanthen’e güven, gerisini merak etme sen.
O gün dönüşte İrem gün batımını seyretmek için Anjuna’da kaldı, ben de taktım müziği kulağıma yürümeye başladım. Etraftaki 50-60 yaşlarındaki teyze ve amcalar dikkatimi çekti, sanki yılbaşı sonrası bir anda her yerde onlar bitmişti. Bazı hippilerin buraya yerleşmiş olduklarını biliyordum, ama bu kadar fazla sayıda olmaları ve hemen yılbaşı ertesinde ortalığa çıkmaları beni şaşırttı. Daha sonra fark ettim ki bu hipiler, her sene bu zamanlarda burada toplanıyorlardı. Yolda herkes birbirini uzun zamandır görmemiş olduğunu belli eden şekilde birbirleriyle selamlaşıp hal hatır soruyorlardı. Zamanında bir çiçek çocuk olmuş birinin çocuğu olarak kendimi evde hissettim ve mutlu oldum. Zaten bu rahatlama hareketlerime de yansıdı, yoldaki amcalara ve teyzelere saygıyla gülümseyip selamlarını almaya başladım. Birilerinin hikayelerini öğrenmek için sabırsızlanıyordum ama bunun için akşama kadar beklemem gerekecekti, yani Chapora’ya kadar...
Yolda yürürken yanımdan geçen bir adam pasaportuma dikkat etmemi söyledi. Tabi bunu söyleyince ben de nasıl kaybettiğini sordum. Geldiği ilk gece fazlasıyla dağıtıp sabah gözlerini kumsalda açtığında yanında bulamadığını diyince ‘sonrası herhalde kabus olmuştur senin için’ dedim. ‘Yok, çok eğlendim sonraki iki hafta boyunca, sadece bugün en sonunda pasaportumu kaybettiğimi söylemek için polis istasyonuna gittiğimde geç bildirdiğim için biraz vıdı vıdı edip beni beklettiler’ diye cevaplayınca abinin bu rahatlığı karşısında hayranlık duymadan edemedim. İrlandalıymış, artık ne kadar bir anlam ifade ederse... O gün en sonunda polise gitmesinin nedeni de tatil ve dinlenmek için Kerala’ya geçecek olmasıymış, hiçbir belge olmadan da eyalet değiştirilemez herhalde... Abi’ye iyi şanslar diledikten ve onu polis istasyonunun önünde bıraktıktan sonra yürümeye devam ettim. Biraz kayboldum. O yüzden eve varmak tam 2 saatimi aldı. Ama keyifli bir yoldu, beni gideceğim yere bırakmak için yanımda birkaç araba durdu, çoğunlukla içinde 6 ya da 7 Hintlinin olduğu... Birkaç da motorsiklet ya da scooter.
Akşam İrem geldiğinde Chapora’ya indik, Doors çalan bir bara oturduk. İçeride çiçek çocukların hep bir ağızdan Doors söylediklerini gördüğümüzde tabi ki biz de katıldık. Aralarında en genç insanlar olduğumuzdan fazlasıyla dikkat çekiyorduk, yanımızdaki amcalarla hemen muhabbete başladık. Bir tanesi o kadar sarhoştu ki İngilizcesinden tek kelime anlamadığımdan Chris adlı arkadaşı bize tercümanlık yapıyordu. Birbirleriyle devamlı tatlı bir atışma halindeydiler. 68’lerden beri buraya geliyorlarmış her kış. Bir tanesi birkaç kış aksattığı için tüm gece boyunca kinayeli konuşmalara maruz kaldı.

Anjuna
Hem İngiliz hem de eski hippilerden olmalarından dolayı devamlı içiyorlardı, sarhoş oldular, kalbimiz bu kadar içkiyi acaba kaldırabilir mi demeden... Çoğu ilk defa Hindistan’a Türkiye üzerinden gelmiş, hani bu Sultanahmet’ten kalkan rengarenk otobüslerle ve buraya gelince de elden çıkardıkları... Hala daha bu otobüsler burada kullanılıyor. Tabi Türk olduğumuzu öğrenince Türkiye hikayeleri anlattılar, doğuya giderken yaşadıkları zorlukları, politik karışıklıkları, özgürlük yolundaki kanlı mücadeleri... ‘Buralarda ilk defa Türklerle rastlaşıyoruz, hem de 2 bayan olarak dünyayı gezen’ dediler.
60’lardan, özgürlükten, Beatles ve Doors’tan konuştuk. Neleri değiştirmiş olduklarından bahsettik, kalkarken de sadece ‘bugün burada rahat rahat gezebiliyorsak 2 bayan olarak, bunu biraz da size borçluyuz’ diyebildim. Sabaha kadar kalıp muhabbete devam etmek isterdik tabi, fakat her ne olursa olsun bu amcalar da en nihayetinde, eskiden hippi de olsalar, artık yalnız kurtlardı...
Ertesi gün denizden uzak olan ama nehir kıyısında olan Chapora’yı gündüz gözüyle gezmeye karar verip günün tatlı yorgunluğuna teslim olup hemen uyuduk.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Yılbaşı itirafları GOA - HİNDİSTAN

Yılbaşı süsleriyle donatılmış balkonumuz...
Anjuna pazarı manzaraları...
1 Ocak 2011
Goa, 1400’lerde Delhi Sultanlığı’ndan Vijayanagar İmparatorluğu’na, Adil Shah of Bijapur’dan Marathas’lara kadar birçok devletin himayesi altına girdikten sonra 1510’da Portekizlilerin eline geçmiş. İşin bizi şaşırtan kısmı ise 1961’de bağımsızlığını elde edinceye kadar da Portekizlilerin sömürgesi altında kalmış. Zaten Portekiz etkisi her şekilde kendini gösteriyor Goa’da, özellikle de mimaride. Henüz Lizbon’a gitmedim, ama Lizbon’un fotoğraflarından aklımda kalan hep rengarenk evleri olmuştur. Goa’da da bu tarz evler dikkatimi çekti. Doğu’nun mistik havasından ziyade Akdeniz meltemi yani. 60’larla birlikte de hippilerin mekanı haline gelmiş burası. Özellikle Anjuna, Arambol, Vagator, Chapora.
Her Çarşamba Anjuna’da bit pazarı kuruluyor, çiçek çocukları zamanında ya eve dönmek ya da burada daha fazla kalabilmek için ellerinde ne varsa satmak adına kurmuşlar ilk kez bu pazarı. Sonrasında da bu bir gelenek haline gelmiş, nam-ı yürüyüp bu zamanlara kadar gelmiş. Tabi ilk kuruluş amacı ile şimdiki arasında pek bir ortak nokta kalmamış, zira bu Pazar için artık ülkenin dört tarafından satıcılar gelip tezgahlarını kuruyorlar. Tibet antikaları, Hintişi kıyafetler, çantalar, takılar, baharatlar, binbir çeşit çaylar, ayaküstü atıştırmalıklar, hatta canlı müzik sesi gelen barlar bile vardı. Buraya vardığımızda saat öğlene geliyordu ve gerçekten de trafikle cebelleştik yolda. Hem kalabalıktan hem de rengarenk ortamdan biraz başımız dönmüş olarak ilk alışverişimizi yaptık; güneş gözlükleri. Benim gözlükler Tangalle’daki kumların altında kalmıştı, ertesi gün Tissa’ya vardığımda gözlüğün yokluğunu fark etmiştim. İrem’in zaten en baştan niyeti buradan almak olduğu için de sıra sıra güneş gözlükleri tezgahlarını gezmeye başladık. Açılış fiyatı 650 rupi olan gözlükleri 200 rupi’ye alıp, ardından halhal faslına geçtik. Halhal işini de kişi başı 25 rupi’ye halletikten sonra olayın havasına kaptırdık kendimizi, antreman olsun diye almayacağımız şeyler için pazarlık yapıp tezgahlardaki baharatları koklamaya başladık, anason gibi taneli olanlardan da ara ara ağzımıza atıyorduk.
Bir iki saat daha geçmemişti ki kalabalıktan iyice başımız dönüp sersem sersem etrafa bakmaya başladık, bu durumda daha çok alışveriş yapma olasılığımız olduğundan ve para saçma hevesimiz arttığından en iyisi herşeyi tadında bırakmak diyerek motorlara döndük. Akşama Anjuna kumsal partilerini keşfedecektik.
O yüzden de eve geldiğimizde büyük bir heyecanla hazırlandık ve müziğin geldiği yöne doğru ilerledik.
Yüzlerce park etmiş motorun yanında sığışacak bir alan bulmamızla kumsala yürümemiz bir oldu. ‘Aman parti kaçmasın’ şeklinde hızlı hızlı yürüyorduk. Önce Curly’s diye bir mekana gittik. Önündeki kumsala bir sürü plastik sandalye ve masayla birlikte, bizim sucuk ekmek misali birçok satıcının pişirip satış yaptığı tezgahlarını da aştıktan sonra ikinci kattaki dans pistinin olduğu yere kavuştuk. Bir yere oturup ilk içkilerimizi söyledikten sonra etrafı izlemeye başladım. Dans pistinde daha çok en fazla 20 yaşlarında birkaç Hintli kendinden geçmiş şekilde dans ediyordu. Oturduğumuz kısımda da Ruslar, İsrailliler, İngilizler, Hintliler diye tahmin ettiğim birçok grup ya muhabbet halinde ya da kopmuş halde oturuyorlardı. Ya da ayakta zenne misali yarı çıplak göbek atıyorlardı. Birkaç kişi de sürünerek dans pistine ulaşma çabasındaydı. Şaşkın şaşkın etrafı izleyip birkaç yorum yaptıktan sonra tebdili mekanda ferahlık vardır diyerek kalktık. Sağolsun barın çıkışında ‘muhafazakar’ Hintli dostlar kıçımı yoklamadan geçit vermediler, deli oldum tabi.
Kumsalda yanyana bir sürü bar vardı, hepsinden ayrı müzik geliyordu. O yüzden sanırım biraz Bodrum’a benzettim, ama farklı olarak barların hemen önünde değildi deniz, kumsal en azından 20 metre eninde idi. Biraz yürüdükten sonra canlı müzik yapılan bir bara girdik. Birer bira daha içtik ve eve döndük.
Açıkçası biraz hayalkırıklığı oldu burası. Duyduğum onca hikayeden sonra beklentilerim tabi ki biraz yüksekti. Ama işin güzel yanı ise bu tarz eğlencelerden hoşlanmıyorsan her zaman kafanı dinleyebileceğin bir yerin olması idi, kaçabileceğin ve huzur bulabileceğin başka bir yer mutlaka bulunuyordu. Mesela küçük Vagator’un plajı. Kimsecikler yoktu. Neden ateş yakılmadığını merak ettim, meğerse yasakmış. Hem takdir ettim hem de hayalkırıklığına uğradım. Ateş etrafı muhabbetleri oldum olası severim. Bir de ateş çevirebileceğim poi veya sopam da varsa değmeyin keyfime. Ama hala ne poi ne de sopa bulabildim buralarda. Arambol’da bulmayı ümit ediyordum. Artık oraya ne zaman gidersek, herhalde yeni yılda...
Eve döndüğümüzde biraz içkinin de etkisi ile yeni yıl kutlamalarına hemen ertesi gün yani ayın 30’unda başlamak gerektiğine karar verdik. Türk usulü rakı balık yapalım dedik.
Sabah o yüzden önce Mapusa’ya gidildi, balık bakıldı, balıklar beğenilmeyince, İrem ile biz mutfağa girip rakı mezesi hazırladık; sofraya oturduğumuzda saat 8’e geliyordu. Erkin, Türkiye’den en son gelişinde bir sürü rakı bardağı getirmiş, onları bavulunda sakladığı çoraplardan teker teker, büyük bir incelik ve özenle çıkarıp binbir tembihle masaya koydu.
Rakıyı seviyorum ne yalan söyliyim, hele ki masada yapılan rakı muhabbetini daha da çok seviyorum. Yılbaşı için özenip aldığımız ışıklarla bezediğimiz balkona çıkıp devam ettik muhabbete. Herşey güzeldi, en güzeli de o an duymadığım ama varlığını hissettiğim okyanus dalgalarının hemen oracıkta olduğunu bilmekti.
Gece geç saatlere kadar konuşuldu, ilk pes eden İrem oldu ve gidip yattı, gerçi yatağa yattığında dahi hala dışarı çıkalım, gidip dans edelim kumsalda diye sayıklıyordu... Biliyorum ki giderdi de üşenmeyip, ama biz fazlasıyla üşeniyorduk. Hem ertesi gün yılbaşı idi, bünyeyi de fazla yormamak, ertesi gün erkenden çaptan düşmemek gerekiyordu.
2010 yılının son gününe uyandığımda senenin muhasebesini yaptım gözlerimi açar açmaz. Ne çok yaşanmışlık vardı, bazıları gerçekten mutsuz anlardı, göz yaşı dolu. Şubat başlarıydı doğru hatırlıyorsam, bir gece İrem’le Babylon’da bir konsere gitmiştik. Konser sonrası Asmalı’da uzun uzun oturup hayatta ne kadar tıkanmış olduğumuzu fark etmiştik. Doğum sancısı işte o zaman başlamıştı. Değiştirmemiz gerekiyordu. Ama o kadar da kolay değildi o değişimi kabul etmek. Bayağı ayak diredik, unutmaya çalıştık birbiri ardına yuvarladığımız viskilerle, yeni tanıştığımız insanların bizden daha vahim gözüken hayatlarıyla. Fakat herkes kendi hayatını yaşıyordu, artı ve eksileriyle, memnuniyet ya da memnuniyetsizlikleriyle. Bazıları daha cesurdu hayatlarındaki eksikleri görüp bunları değiştirmek için adım atabilmek adına, bazıları ise sadece kendini kandırmaya çalışıyordu, camdan bir fanus içinde korunaklı olduklarının inancıyla. İlk radikal değişimi yapmaya karar veren İrem oldu. Eylül başı, araştırma görevlisi olarak senelerdir sürdürdüğü akademik kariyerini bırakacak ve şansını İtalya’da deneyecekti. Hemen araştırmalarına başladı İtalya’daki üniversiteleri. En kolay başlangıç ise, tecrübesi olduğu mimarlık alanında bir doktora programı bulmak olabilirdi, sonrası da onun sosyal becerilerine kalacaktı.
Bir karar verdikten sonra bekleme süreci gerçekten çok acı verici, sabra gerek var hem de fazlasıyla. Onun sabahları işe gitmek için ne kadar zorlandığını görebiliyordum. Hem de bu iş ki daha ortaokuldan hayalini kuruyordu. Hayatımda, küçüklükte ne olmak istediğine karar verip büyüdüğünde o işi yapan tek insan İrem olmuştu ve şimdi o kadar aşık olduğu işten gittikçe soğuduğunu görmek beni de üzüyordu. Ama bir yandan da esin vericiydi ve bu değişim için benim de birşeyler yapmamın gerektiğinin bir işareti idi. Tatminsiz bir hayat yaşıyordum ben de; kendime ait bir evim yoktu, değil bir aile kurmak doğru düzgün bir ilişki yaşamayalı zaten yıllar olmuştu, para dediğin şey haftasonu partilerinde suyunu çekiyordu... Hayatım boyunca tek bir hayalim olmuştu, o da dünyayı gezmek. Bunun için de yapmam gereken tek şey biraz cesur olup tek başıma gidebileceğime ve güvenle gezebileceğime inanmamdı. Allahtan hayatım boyunca bu cesareti bulup yollara düşmüş birçok gezginle karşılaşmıştım, tabi ki hepsi yabancı, örnekler olunca karşında herşey daha kolay gözüküyordu.
Yine de nihai kararı almak aylarımı aldı. ‘Ben gidiyorum’ dediğimde temmuz ortasıydı. Bu kararla birlikte hem rahatladım hem de para biriktirmek adına gece hayatından feragat ettim. Zaten zamanı da gelmişti, bu kadar eğlence ve hayatı unutmaya çalışma yeterdi.
İrem ve ben ayrı amaçlar için hazırlıklarımızı son sürat sürdürüyorduk. Karar veremiyordum, Afrika’dan mı Asya’dan mı başlasam diye. Afrika’nın yalnız bir yolculuk için daha tehlikeli olduğu gerçeği karşısında Asya’yı tercih ettim.
Ağustos başıydı, İrem, İtalya başvurularından red almaya başlamıştı. İçten içe İrem’in de bu yolculuğa benimle çıkmasını istiyordum, ama bu onun en büyük hayali değildi, dolayısıyla baskı yapmamak adına lafını bile açmıyordum. Allahtan bunu dile getiren başkaları oldu. Bir gece Burgaz adada muhteşem bir gün batımı sonrası İrem kararını vermişti, o da benimle gelecekti.
Araştırmalar iki koldan devam etmeye başladı o zaman. Forumlara giriliyor, haritadan rota çizilmeye çalışılıyor, her gün yeni bir fikir doğuyor, en ucuz nasıl ve ne şekilde gidilire bakılıyor, gönüllü çalışabileceğimiz yerler kontrol ediliyordu...
23 Ağustos’ta aralık başında gitmek üzere Sri Lanka uçak biletlerimizi aldık. (Özlem, beni affetttt!!) Başlangıç noktamız orası olacaktı, oradan da artık kader bizi nereye götürürse...
Karar vermek zordu, karardan sonra ‘o günü’ beklemek daha da zordu. Şüpheye düşmediğim kısa anlar olmadı da değil hani. Ama hep aynı sonuca vardım, şimdi yapamazsam bir daha asla yapamayacaktım ve bunu yapmadığım sürece de kurulu bir düzenim hiçbir zaman olamayacaktı, zira farkında olmadan bu ’gitme’ hayaliyle seneler boyunca kendimi, ilişkilerimi hatta kariyerimi sabote etmiştim ve bunu daha fazla sürdürmem sadece mazoşizm ve beni sevenler için de sadizmdi.
Çok sancılı ve sıkıntılı geçirmiş olsam da 2010 yılına kendim ve hayattan beklentilerim adına öğrettiği şeyler için minnettar kalacağım herhalde diyerek bu son günde yataktan kalkıp yılın son kahvaltısını Vagator’da etmek üzere yola çıkan ev ahalisine katıldım. Taze meyva, ‘curd’ dedikleri yoğurt, müsli ve baldan oluşan kahvaltım, her ne kadar İstanbul’da her Pazar sabah yaptığımız kuş sütünün eksik olmadığı, Cumartesi gecesi kritiklerinin yapıldığı ve boşlukların tamamlandığı kahvaltılarla bir olmasa da yılın son kahvaltısı olarak oldukça başarılıydı. Sonrasında ise yeni yıl münasebetiyle İstanbul’la bağlantıya geçilmeye çalışıldı. En sonunda sim kartımızla ilgili sorunumuz da hallolmuştu. Meğerse Mamallapuram’da doldurduğumuz belgeler GSM merkezine ulaşmayınca hattımızı kesmişler, bir de üstüne üstlük eyaletler arasında ‘roaming’ olması dolayısıyla kontör yüklememiz gerektiğini ve kontörsüz çağrı bile alınamadığını bilmediğimizden iki gündür de ulaşılamıyormuşuz. Her neyse, en sonunda hallettik bu sorunu, ama bu sefer de hatların yoğunluğundan kimse bize ulaşamadı. En azından annemler böyle söyledi. Tüm gün boyunca hem İrem’in hem de benimkiler ulaşmaya çalışmış ama nafile... Yurtdışında bu telefonlar gelmeyince insan kendini daha bir yalnız ve terkedilmiş hissediyor, bir de atılan birkaç mesajın cevabı da gelmiyorsa insan çok içleniyor, ne kadar çabuk unutuldum diye. Londra’da yaşarken bunu çok hissederdim, burada da bu anılar canlandı bir anda.
Neyseki parti zamanıydı ve parti gün batımı ile başlayacaktı. Onur ve Erkin’in Rus bir arkadaşının bize katılmasıyla birlikte Chapora Fort’a gittik. Tepede, kumsala bakan Portekizliler zamanından kalma bir kale, motorla beş dakika kadar uzaklıkta. Hala daha kendi başımızdan kullanamadığımızdan ‘arkadaki yolcu’ olarak seyahat etmeye devam ediyorduk. Ama yine de rüzgarı hissederken etrafı izleyip millete maydanoz olmak güzeldi. Burada motor ehliyeti istememelerinin İrem’in benimle gelmesinin en büyük nedeni olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


senenin son gününü uğurlamak için muhteşem yer...
Chapora Fort’tan senenin son güneşini batırdıktan sonra Tibet restoranına gidip momo yedik, isteğe göreiçinde sebze ya da peynir ya da et olan ve sıcak servis edilen mantı benzeri bir yemek. Yılın son gününde bile bir ilki gerçekleştirmek pek bir zevkliydi.
Eve dönüp hangi parti ile başlayacağımıza karar verip yine yola düştük. Önce Anjuna yolu üzerinde olan dünyaca ünlü DJ’lerin çaldığı bir partiye gittik. Ama giriş parası 1500 rupi olunca ve bu paranın da normalde bizim 5 günlük bütçemiz olduğundan ücretsiz girebileceğimiz başka bir yere yöneldik Anjuna’da. Bara vardığımızda hemen içkilerimizi aldık. Malum yılbaşı ve herşey 3 katıydı. 80’lerdeki yazlık diskolar tadında, sadece müziğin günümüz müziği olduğu, Hintlilerin çoğunlukla kenarda durup hatun kestiği, oldukça karanlık bir ortamdı. Birkaç tepindikten sonra geceyarısı yaklaşırken havai fişeklerimizi alıp Vagator plajına gittik. Hayatımın en büyülü yarım saatini orada geçirdim. Geceyarısına doğru her yerden havai fişek yükselmeye başladı, gökyüzü devamlı parlıyordu. Bu gecelik çevreciliği bir kenara bırakıp biz de kendi fişeklerimizi ateşledik. Ayaklarımız suda, gökyüzüne bakıp kendi çevremizde360 derece dönerek ve bağıra çağıra şarkılar söyleyerek 2011’e girdik. Eve partiler arası ufak bir mola için döndüğümüzde bana bu gece yaşadığımın yettiğini düşündüm ve bir buçuk gibi yüzümde güzel bir tebessümle uyuyakaldım. Ev ahalisi sabaha kadar partilemeye devam etmiş gerçi, tabi ben uyurken...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Başlık sadece ‘GOA’ olmalı, başka söze ne hacet! GOA - HİNDİSTAN

Goa'da gün batımı...
29 Aralık 2010
Sabah Mapusa’dan ‘eve’ varmak için otobüse bindiğimizde, çantalarımızı uzun yol otobüslerinde bulunmayan ama muhtemelen çok turistik bir bölge olduğundan var olan ‘bagaj’a bırakıp kalabalık içerisinde kaderimize boyun eğip ayakta dikilmeye başladık. Ayakta cebelleştiğimizi gören arka sıra ahalisi sıkışarak İrem’e yer açtı. İrem’in oturmasına ön ayak olan ve hemen yanında oturan 20’li yaşlarda bir Hintli sosyalleşme heyecanı içinde lafa girdi. Böyle bir geceden sonra en son istediğim şey birileri ile sohbet etmek etmekti, ama İrem gayet iyi ve güleryüzlü muhabbete devam ediyordu ki bir anda sabah sabah sorulabilecek en abes soru geldi; Ermeni sorunu. Türkiye’den aşağı yukarı 3500 mil uzaklıkta duyduğumuz ilk şey bu olmamalı diye düşünürken İrem de zor bir geceden sonra sabah konuşmak istediği en son şeyin politika olduğunu söyleyerek pes etti.
O yüzden biz de Onur ve evin köpeği Bonny kapıyı açar açmaz Ermeni sorunu hakkındaki suallerden kaçınarak desturla içeri girdik.
Yorgun ve heyecan içerisinde geçen bu gece yolculuğunun sonrası bünyeye, kafaya ve ruha en güzel gelecek şeyin kahve olduğunu söyleyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, buz gibi bira. Benjamin Franklin’in de dediği gibi ‘Bira, Tanrı’nın bizi sevdiğinin kanıtıdır’.

O yüzden de bira eşliğinde ilk hikayeler anlatıldı. Onur ve kuzeni Erkin geçen sene buraya gelip yerleşmişler, şu anda web sitesi tasarlayıp google optimizasyonu yapıyorlar. Mobil olabilecek, dünyanın internet olduğu herhangi bir yerinde kurulabilecek mükemmel bir hayat düzeni işte. İrem de bir mimar olarak bana kıyasla bu konuda daha özgür. Zavallı ben. Bir reklamcı olarak yaşayabileceğim ülke açısından pek seçeneğim malesef yok. O yüzden sadece özenip duruyorum insanlara. Meslek değiştirmek gerek belki de. Hep bir musluk tamircisi olmak istemişimdir mesela ya da burada mango toplayıcısı da olabilirim. Kim bilir?
Eve girdiğimizde Onur’u üzerimizdeki kir ve duş yaptığımızda bu kirin gitmesiyle rengimizin birkaç ton açılacağı konusunda uyardık. Nitekim yerinde bir uyarı olmuş, duş sonrası yüzümüze nur yağdı. Çantaları duşta yıkayıp diğer herşeyi olduğu gibi çamaşır makinasına attık. Ancak o zaman içim rahat edip biraz dinlenmek üzere yatağa uzanabildim.
Burası küçük bir yer olmasına rağmen koylar arası gitmek için herkes scooter ya da motorsiklet kullanıyor. Onurların da hem motorları hem de scooterları var. Scooterı kullanmadıklarından birkaç ders sonrası bizim kullanımımıza açık olduğunu söylediler. Ağzımızın suyu aktı tabi ki.

Ev sahibimiz :)
Ardından gün batımını seyretmek için Onur’un motoruna atlayıp Nine diye bir bara gittik. Uçurum kenarındaki bu barın tam altında da küçük Vagator dedikleri plaj vardı. Goa’da elimde buz gibi bir birayla, güneşin palmiyelerin arkasından görünen Arap Denizi’ne batışını izledim, her ne kadar çalan müzik Bob Marley olmasa da karşımdaki rastalı gençler aynı etkiyi yarattılar.
Küçük bir Goa turu yapıp eve döndüğümüzde haftanın beş günü ev işlerini yapmaya gelen Şoba’nın hazırladığı muhteşem ama baharatı pek bol olan Hint yemeklerinden yedik. Yemek üzeri rehavetini henüz üzerimizden atamamıştık ki yakınlardaki Chapora’ya meyva suyu içmeye gittik. Papayadan, ananasa, guavadan muza kadar birçok lassi ve meyva suyu çeşidi vardı. Lassi, bizim en çok tansiyon düşüklüğünde içine bayağı tuz katıp içtiğimiz, bildiğimiz ve sevdiğimiz ayran. Burada tuzlu içilebildiği gibi bizden farklı olarak içine çeşitli meyvaların katılması ile meyvalı yoğurt tadında ama sulu, oldukça serinletici ve doyurucu bir içecek. Tabi çok da lezzetli. Zira o günden sonra Lassi manyağı oldum. Buradan ayrılıncaya kadar listedeki tüm aromalardan tatmamız gerektiğine karar verdik.

Chapora'daki ilan panosu
İlan panolarındaki Rusça ve İbranice yazılar dikkatimi çekti. İsrailliler, askerlik sonrası buraya gelip kelimenin tam anlamıyla dağıtıyorlarmış, Rusların da Antalya’dan sonra en fazla geldikleri yer de Goa’mış. Parti insanları tabi... O yüzden ilanların bu iki dilde yayınlanması dışında restoranların mönülerinde de İsrail ve Rus yemekleri de yer alıyor.
Yolda kafası önüne düşmeden ve düz bir çizgide yürüyebilen insan pek fazla göremedim, herkesin kafası güzel. İşin garip yanı, bu kafayla hemen hemen herkesin motor kullanmasına rağmen hiçbir kazanın olmaması. Ne diyim, Allah koruyor herhalde... Bom Shiva!
Eve döndüğümüzde etraftaki barlardan müzik sesi hala geliyordu. Noel zamanı en fazla turistin geldiği dönem olduğu için normalde müziğin 10’da bitmesi gerekirken, polisler musamma gösteriyorlarmış. Barlarda müzik gece yarısına kadar çalınabiliyormuş şu aralar. Evet, garip ama burada partiler günbatımıyla başlayıp gece 10’da bitiyormuş çoğunlukla. Bizdeki gibi sabaha kadar değil yani.

28 Aralık 2010 Salı

Kendime not: uzun yolculuklarda her zaman tren kullan, otobüslerden uzak dur! HAMPİ - GOA ARASI

28 Aralık 2010
Saat 8’deymiş otobüs. Çantalarımızın yanında beklemeye koyulduk. Kocaman çantalarla bagaj olmayan otobüste nasıl yolculuk yapacağımızı düşündükçe içim sıkılıyordu. Memurlara gidip her sorduğumuzda otobüs saatinde bir değişiklik oluyordu, dediğim gibi önce 8’le başladık, sonra 8.15 oldu, sonra 8.30... En son olarak da ‘10 dakikaya burada’ cümleleri sarfedildi.
Yanımıza Hintli bir çocuk gelip oturdu yine o muhteşem soruyu sorarak: ‘Nerelisiniz?’. Mozambikli dedim bu sefer. Otobüs terminalinin karmaşası içerisinde iken kendimi rahatlatmak adına yıllar evvel Kanal D’de gittiğimiz yemekli toplantıda yan masadaki Mozambik turizm ateşesinin yaptığı muhteşem sahillerinin fotoğrafları ile süslenmiş o sunumu anımsayarak. Ama iyi niyetli bir çocuk olduğunu farkedince dediğimden utandım. Sonra da muhabbet etmeye başladık. Hampi’de Hint işi kıyafetler satan bir mağazası varmış. Hiç okula gitmemiş, okumayı yazmayı da kendi başına öğrenmiş. 3 kardeşlermiş. En küçük kız kardeşinin 3 çocuğu olduğunu söyleyince yaşını sorduk ve kızın ilk çocuğunu 14 yaşında dünyaya getirdiğini öğrenince bazı hesaplamalar yapıp (hem de hesap makinası kullanmadan) şu anda benim 17 yaşında bir çocuğumun olabileceği düşüncesiyle ürperdim. Gerçi ilginç de olabilirdi. Goa sahillerinde çocuğumla parti yapma fikri hoşuma gitmedi değil. ..
Yeni arkadaşımıza veda edemeden, kaçıracağız endişesiyle omuzlarımıza çantalarımızı yüklediğimiz gibi sağa sola çarpıp birşeyler devirerek kendimizi otobüse attık.
En arkanın bir ön koltuğuna oturduk. İrem’in çantasını ayaklarımızın altına sıkıştırdık. Benimki de koridorda tam yanımda duruyordu, devamlı elimde düşmesin diye tutmak zorundaydım. Yan koltukta da garip tipler oturuyordu, çantamı tutmaya çalışan. Neyseki otobüs hareket etmeye başlar başlamaz, maydanoz olacağını düşündüğümüz bu abilerden biri uyumaya başladı, hatta koltuğu fazla konforsuz bulunca yere uzandı. Bir süre sonra çantayı tutmaktan yorularak yanlamasına yere yatırdım. Artık herkes üzerine basa basa geçiyordu.
Yola çıktığımızdan bu yana en zor yolculuğumuz bu oldu. İrem’in tam yanındaki pencere kendi kendine devamlı açılıyor, soğuk bir rüzgar kulaklarımıza kulaklarımıza vuruyordu. Pencereyi sıkıştırmak için herşeyi denedik; aralara kağıt parçaları sıkıştırdık, şalla örtmeye çalıştık, lastikle tutturmaya çabaladık. Bana mısın demedi, 5 dakika sonra yine açıldı, yine açıldı, yine açıldı.
Yol boyunca her kavisi, her tümseği midemizde hissettik. Bir ara otobüs girdiği duraktan ters manevra ile arkaya doğru fazla gidince ve benim de nedense arkamızda büyük bir uçurumun olduğuna inanmamla çığlığı bastım: ‘Ölmek istemiyorum’. Otobüste çığlığımın yankılanması üzerine tüm dikkatleri üzerime çekmeyi başardım. Utançla koltuğa gömülmem pek bir işe yaramadı. Uçurum zannettiğim şey sadece küçük bir tümsekmiş...
İrem tüm gece şoförle birlikte otobüsü kullandı, manyaklar gibi sürdü, sollanmayacak yerlerde solladı, kamyonlarla kapıştı. Kafasında ‘eğer ölürsek buralarda kimsenin haberi bile olmaz’ düşüncesiyle... Evet, Hindistan’daki ilk ve son uzun yol otobüs yolculuğumuzun bunun olacağına dair söz verdik, gözünü sevdiğim her yerde rötar yapan Hint trenleri...
Ben uyudum. Hayatımda nadiren başıma gelen ‘gözüme uyku girmeme ve düşüncelerle boğuşma’ gecesini bir evvelki gün yaşamış ve bu yüzden de çok yorgun olduğumdan uyuyakaldım.
Gözlerimi açtığımda Panaji’ye yaklaşmıştık.
Goa’da kalacağımız arkadaşlar Onur ve Erkin’i arayıp yola çıktığımızı ve sabah orada olacağımızı haber vermemiz gerekiyordu. Ancak Mamallapuram’da aldığımız telefon çalışmıyordu. Hampi’de hiçbir telefon çekmediği için daha önce farketmemiştik. Türkiye sim kartlarını da denedik ve GSM operatörlerimizin roaming anlaşmalarının Hindistan’ın kırsal kesimlerinde bir işe yaramadığını fark ettik.
Panaji’ye vardığımızda sabah 8’e geliyordu. İnanılmaz olan buraya varmıştık, hem de sağ salim. Tek sorun, kapatamadığımız camdan girmiş olan tozdan suratlarımız kapkara olmuştu, bir de çantalarımız artık kahverengiydi.
Onur’ları aradık, Vagator’a gelmemizi söylediler. Vagator ve Anjuna Beach için Mapusa’dan otobüse binmek gerektiğinden önce Mapusa’ya gittik.
Panaji şehri, bir başkent olmasına rağmen oldukça düzgündü. Yeşil hatta. Sahillerin kokusunu alabiliyordum. Canlandım tabi. Bir duş alınca da cennetlik olacaktım.
Vagator’a vardığımızda saat 10’a geliyordu. Doğruca eve gittik. Küçük bir site içerisinde, önünde havuzu ile müstakil bir evdi. Her tarafta muz ağaçları, egzotik çiçekler vardı.
‘Oh be, işte budur’ dedim. Daha kumsalları görmeden, sadece kokusunu duyarak.

26 Aralık 2010 Pazar

Şehirden ve ana caddelerden uzakta yaşarım ben... HAMPİ - HİNDİSTAN

Hampi'ye bakış...
Sukunet...
Gopuram önünde bir maymun...
26 Aralık 2010
Tamil Nadu’dan, önce Andhra Pradesh eyaletini geçtik. Şimdi de Karnataka eyaletinin eskiden Vijayanagar olan bilinen bu turistik ve şirin yerindeydik.
Kasabanın tek bir ana caddesi vardı, caddenin başlangıcında da heybetli Virupaksha tapınağı, hacıların uğrak yeri. Shiva’ya adanmış bu tapınak yüzyıllar boyunca kutsallığını koruyarak hala daha tapınmak amacıyla kullanılmakta. Tapınağa girişte gopuram adı verilen çok yüksek bir kule bulunuyor. Zaten bu kule Hampi’nin neresine gitsek görünüyordu.
Biz de ayağımızın tozuyla bu tapınağa girdik. Girer girmez de bizi inşaat iskelelerinden sarkmış 10’larca maymun karşıladı. Birbirine sarılan, sevişen, bakan, poz veren, kaşınan, bit ayıklayan, muz yiyen...İskelelerin tam altında ise birkaç inek vardı, maymunların yediği muzların kabuklarını da bu inekler yiyordu. Gayet sistematik...
Biraz etrafta dolandıktan ve buradaki kadınların çoğunun ayağına taktığı yüzüklerden satın aldıktan sonra güzel müziklerin çaldığı çok şirin bir restoran bulduk. Güleryüzlü sahibi karşıladı bizi. Yorucu bir yolculuktan sonra duvarlarında Salvador Dali’den Ganesha tanrısına kadar, fosforlu renklerde parlayan figürlerin yer aldığı bezden posterlerin sallandığı bu yerde kahveye kavuşmak beni Hintlilerin dediği gibi shanti shanti yaptı.
Biraz muhabbet, biraz çevreyi ve gelen turistleri inceleme ile geçirdiğimiz birkaç saat sonrasında odamıza dönerken pansiyon sahibi ile karşılaştık. Tam pansiyonun önünde, Hint işi kıyafetler, çantalar dikip sattığı küçük bir tezgahı vardı. Geldiğimizde ne kadar kalacağımızı bilmediğimizi söylemiştik. Çok yorgun olduğumuz için bir yandan 2 gece kalmak istiyor, ama bir yandan da sevmezsek hemen terki diyar eyleyelim diyorduk, o yüzden kadına birşey diyememiştik. Etrafı gördükten sonra 2 gece kalabileceğimize karar verdik ve söyledik. Biraz işlerinden, ailesinden söz ettik. Biraz kendimizden bahsettik. Sonra da gidip yattık.
Bilgisayarımı şarja koyduğumdan dolayı henüz kullanamamıştım. Sabah erkenden gözlerimi açar açmaz bilgisayarı kapıp bir gece evvel gittiğimiz restorana gittim. Keyifli keyifli bilgisayarımı kurcalamaya ve kahvemi yudumlamaya başladım. Bir saate kadar İrem geldiğinde kahvaltımızı edip etraftaki harabeleri gezmeye çıktık.
Harabeler küçük bir nehir boyunca 2-3 km boyunca ilerliyordu, 15. Yüzyıldan kalma Vijavanagara İmparatorluğu döneminin başkenti olan bu bölgedeki tapınaklar, yerleşim ve ticaret alanlarını gezmeye başladık. Daha doğrusu Müslüman akınlarından kalan kısımlarını...
Etrafta en çok dikkati çeken ise granit dev kayalardı. Pürüzsüz ve gerçekten de büyük. Hani altında kalsan kemiklerinden toz bile kalmaz cinsinden... Bu kentin yeşille yoğrulmuş doğasına o kadar yakışmıştı ki dürüstçe diyebilirim ki beni buranın tarihi harabelerinden daha çok etkilemişti.
Günlük turumuzu öğlen gibi Vittala Tapınağı’na geldiğimizde bitirmeye karar verdik. Hava çok sıcak olmuştu, daha fazla dayanılacak gibi değildi. Geri kalan yerleri de ertesi sabah gezecektik.
Dönüş yolunda bir sigara molası vermek için sadece bizim sığabileceğimiz darlıkta, basamak gibi bir yerde otururken yanımıza 12-13 yaşlarında 10 çocukla birlikte enlice diyebileceğimiz bir adam geldi. Heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladılar. Sri Lanka’dan beri artık yerel halkın odak noktası olmaya alışmıştık, papağan misali herşeyi yineleyip duruyorduk. Bu kadar çok çocuk olunca da okul gezisi mi acaba diye düşündük. Meğer geniş bir aileymiş. Kuzenler, yeğenler... Yanlarında gelen enli adam ise gerçek amcalarıymış. Kızlardan bir tanesinin kucağında 6 aylık diye tahmin ettiğim bir bebek vardı. Bebeği kucağıma verdiler ve fotoğraf çekmeye başladılar. İrem’le birbirimize aptal aptal bakıp ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, hepsi ayrı ayrı tam ortamıza oturup fotoğraf çektirmeye başladılar. Bir türlü bitmedi ve iyice sersem olduk. En sonunda da o heybetli amca ortamıza oturup fotoğraf çektirmeye çalışınca gülme krizine tutulduk. Herşeyin başlangıcını yarattığına ve şu anda da uykuda olduğuna inanılan en büyük tanrıları Brahman’ın uyandığını ve tam yanımıza gelip fotoğraf çektirdiğini düşündük.
Yola devam etmeye başladığımızda anladık ki burada turistlerle fotoğraf çektirmek oldukça doğal. (Turist = Bollywood yıldızı) Bizi yol boyunca gören herkes 32 dişlerini birden göstererek, ellerinde fotoğraf makinaları ile yanımıza koşmaya başladı. Bir iki defa tamam da bir süre sonra insan hem sıkılıyor hem de olduğu yerde saymaktan ilerleyemiyor... Yoğun ısrar karşısında çözümü para istemekte bulduk. Fotoğraf başı 10 rupi. İşe yaradı...
Akşam kentin en uzak köşesinde kalan, muz ağaçlarının arasındaki küçük bir patikadan varılan, nehir manzaralı büyük bir mango ağacının altındaki güzel bir restorana gittik. Oraya vardığımızda İrem’i oturtturup odaya dönmem gerekti. Müziğimi taktım kulaklarıma ve yürümeye başladım tek başıma. Yanından geçtiğim hiçbir satıcıyı, tuktukçuyu duymuyordum. Nehir kenarında ilerledim, dükkanların olduğu ara sokaklardan yürümeye devam ettim. Yürüdükçe huzur buluyordum, huzur buldukça daha da yavaş yürüyordum. Bir an sokağın kenarında oturmuş yabancı bir adam dikkatimi çekti, o da büyük bir huşu içinde neye benzeyen bir enstrüman üflüyordu. Gözgöze geldik. O an aynı huzuru paylaştığımızı hissettim, gülümseyip devam ettim, ana caddeye girmeden, büyükşehirlere gitmeden...
Kafeye geri döndüğümde yemeğimizi ısmarladık; gözlemeye benzeyen chapati eşliğinde körili ve kajulu sebze yemeği, tabak yerine muz yaprağı üzerinde servis edilen. Çok lezzetliydi ama etraftaki sivrisineklere de biz pek lezzetli geliyorduk. Uzaklaştırmak için bir muz dilimine diktikleri tütsü çubuğu dahi işe yaramıyordu. Dayanamadık ve kalkıp kentin en popüler mekanı olduğuna karar verdiğimiz, sabah, öğlen, her boşlukta gitmeye başladığımız restorana döndük. Kürkçü dükkanımız...
Hampi’de içki yasağı olduğundan burada turistler de kepenkleri erken indiriyor. Odaya döndük ve geceyarısına kadar birşeyler okuyup uyuduk.
Sabah uyandığımızda harabelerin geri kalanını keşfetmek için yola düştük. Şehrin en yüksek noktasına kadar tırmanıp etrafı izledik. Yine öğlen olunca pilimiz bitti ve döndük.
Akşama Goa’ya gitmek üzere yola çıkacağımızdan sabah eşyalarımızı toplayıp çantaları pansiyonun bir odasına bırakmıştık. Buradan Panaji’ye (Goa’nın başkenti) Hospet’ten ya trenle gidecektik ya da otobüsle. Tren sabah 6.30’da olduğundan buradan yetişmemiz imkansızdı. O yüzden de otobüsle gitmeye karar verdik. Yataklı otobüsler var, bir de lokal otobüsler. Yataklılarla lokaller arasında ise 250 rupilik bir fark olduğundan lokal otobüsle gidelim dedik. 11 saatlik bir yolculuk elbette zor olacaktı. Ama en nihayetinde Goa’da kalacağımız bir ev olduğundan artık orada dinleniriz bol bol diye düşündük.
Hospet’e gitmek üzere yola çıktık, pansiyoncu kadından son dakika kazığı yiyerek. Sabah bagajları bırakabileceğimizi söylerken bunun için para istediğini belirtmemişti. Tam çantaları alırken bunu deyince önce neden önce söylemediğine dair sitem ettik, sonra da istediği paranın yarısını bırakarak oradan ayrıldık.
Otobüs durağına geldiğimizde biri daha bekliyordu Hospet’e gitmek üzere. Fransız. 2 aydır Hindistan’daymış. Yolculuğu boyunca çok güzel insanlarla tanışmış olduğunu, ama yine de bir molaya ihtiyaç duyup Hindistan’a bağlı Andaman adalarına gitmiş, feribotla 4 günde. 2 hafta inin cinin top oynadığı bir kumsalda kalıp kendime geldim dedi. Sonra da kaldığı yerden devam etmek üzere geri dönmüş. Ocak ayının ortalarına doğru da ülkesine dönecekmiş. Muhabbetimiz devam ederken Kanadalı bir çift geldi. Sırtlarında küçücük bir çanta görünce şaşkınlığımı dile getirdim, ardından da tebriklerimi sundum. (Özellikle de kıza) Hem Fransız hem de Kanadalılar Türk olduğumuzu duyunca çok şaşırdılar. Yolculukları esnasında hiç bir Türkle karşılaşmadıklarını, Türklerin yolculuk yapmayı sevip sevmediklerini sordular. Biz de bunu yaptığımız için çoğu insanın bize deli gözüyle baktığından bahsettik...
Otobüs geldiğinde duraktaki turist sayısı bayağı artmıştı. Herkesin tek sıra olup kapıya yığılmadan, koltuk kapma yarışı olmadan otobüse binmesi İrem’le bizi bayağı bir eğlendirdi. Yine geldiğimiz rakamdan bambaşka bir rakam ödeyerek kelimenin tam anlamıyla güle oynaya, yolculuk hikayeleri anlatıla anlatıla Hospet’e gittik.
Durağa vardığımızda herkes birbirine yolculukla ilgili iyi dileklerini dile getirip, ‘belki tekrar bir yerlerde karşılaşırız’ cümlesi sarkederek farklı yönlere gitti. Biz de İrem’le Goa otobüslerini sormak için memurlara yöneldik...

24 Aralık 2010 Cuma

Siz hiç Hindistan’da yataklı bir vagonun orta ranzasında üstte bir adamın horlaması ile yolculuk ettiniz mi? CHENNAI - HAMPI ARASI

24 Aralık 2010
Sabah, insanların tam odanın önünde yaptıkları hararetli muhabbetin gürültüsü ile uyanmış olsam da yataktan keyifli kalktım, deniz havası işe yaramıştı tabi ki. Gerçi şehre dönecek olmanın verdiği biraz stres vardı üstümüzde, ama allahtan sadece kısa bir süre için. Hem ne demişler, sayılı saat çabuk geçermiş...
Şirin bir cafede kahvaltımızı edip fazla vakit kaybetmeden otobüs durağına gittik. Bizi buraya getiren otobüsün aynısını görünce, klima gazisi olmamak için Chennai’ye giden başka bir otobüs var mı diye sorduk. Şoför, sadece bize bakıp 'Chennai, Chennai' diyince İngilizce bilen birini aramaya başladık. Yanımıza muavin geldi, İngilizce nasıl yardım edebilirim diye sorarak. Biz de derdimizi anlatabileceğimizi düşünerek başladık konuşmaya, bizde sular seller gibi İngilizce bildiği izlenimi yaratan muavin kardeş bizi anlamadı, o da 'Chennai, Chennai' diyip bizi otobüse sokmaya kalkınca pes ettik ve otobüse binip klimanın bizi en az etkileyeceğini düşündüğümüz yere oturduk.
Yine 2 saatlik hoplaya zıplaya bir yolculuk sonunda şehre geri döndük. Otobüs terminalinde inip evvelki gün gittiğimizden farklı bir alışveriş merkezine gitmek üzere yine otobüse bindik. İrem’in tam arkasındaki tekli koltuğa oturdum ki birileri bana bağıra çağıra birşeyler anlatmaya çalıştı, artık beni anlamayacaklarını ve benim de onları anlamayacağımı düşündüğüm için Türkçe olarak suratlarına bezgin bir ifade ile ‘Ne diyorsunuz ya?’ diye söylenmeye başladım ki otobüstekiler oy birliği ile orada oturmama karar verdiler. İrem, benim oturma iznimi veren teyzelerle muhabbet etmeye başladı, muhabbet demek biraz zor tabi, el kol hareketleri diyelim. Nerden geldiğimiz, isimlerimiz zikredildi. Bizi pek sevimli bulmuş olmaları ise sadece çaresiz surat ifademin bir yorumu olduğuna karar verdim.
Alışveriş Merkezi’ne geldiğimizde günün sürprizini yaşadım. Burada hiç elektronik mağazası yokmuş. İlk gittiğimiz yere gitmemiz gerekiyormuş. Orayı da terk edip yine otobüsle diğer tarafa geçtik. Bu arada otobüste neye göre para verildiğini kesinlikle anlamadım. Kilometre hesabı mı yapılıyor acaba diye düşündüm önce, ama sonra bir baktım ki gittiğimiz mesafeler aşağı yukarı aynıydı, yine de hep farklı para ödüyorduk. Belki de burada da devlet otobüsleri, halk otobüsleri şeklinde bir sınıflandırma vardı, ama şekil şemal olarak aralarında hiç bir fark yok gibiydi. Sanırım sadece 'turisti kazıklama' dümeni...
Diğer yere geldiğimizde önce İrem’i bir internet cafeye oturttum, peşimden mağazalara sürüklememek için. Geçen gittiğim mağazadan farklı bir mağazaya gittiğimde özelliklerinin daha üstün olduğu başka bir bilgisayar buldum ve satıcıyı canından bezdirerek istediğim fiyata indirttim. Kredi kartına uygulanan 300 rupilik komisyonu da ödeyerek en sonunda bilgisayarıma kavuştum. Bu arada mağazalar arasında mekik dokumam ve fazlasıyla heyecan yapmam ile anksiyete olmuştum ve kendimi durduramıyordum. Sakinleşmem gerekiyordu ama ne mümkün... Derin nefes egzersizleri yaptım bir süre. Bir an kalp krizi geçirirsem bu iğrenç şehirde ölme fikrinden nefret ettim. Gidip su aldım bir marketten. Marketteki amca ile biraz lafladık, şehri nasıl bulduğumu sorunca, kendisine hayatta iyi şanslar dileyip oradan ayrıldım. Laflamak iyi gelmişti, biraz rahatladım. Yeni bilgisayarım çantamda tren istasyonuna doğru yola çıktık.


Ranza Arkadaşımız...
Trenimiz gece 11’de kalkıyordu ve saat daha 5’ti. İstasyon civarında dolanıp sandviç malzemesi alalım dedik. Ekmeği aldık da peynir bulmak pek mümkün olmadı. Bir de 20 rupi verip 6 tane de muz alıp kahve ve sigara içmek için bir restorana girdik. Kamu alanlarında sigara yasağını bildiğimizden restoranın önünde açık alanda duran sandalyelere oturduk. Tam sigarayı yaktık ki birileri ‘sigara içilmiyor’ diye bağrınmaya başlayınca evvelki gün bankaya yürürken dikkatimi çeken bir tabelayı hatırladım: “Chennai, dünyanın ilk sigara içilmeyen şehri”. Şaka gibi gelmişti o an; sanki tüm kentsel sorunlar halledilmiş, sokaklar tertemiz yapılmış, insanlar refah içerisinde yaşarken en son da sigara da yasaklanarak Chennai örnek şehir haline getirilmiş... Gerçi bu yasak beni hiçbir şekilde durduramadı, Chennai belediyesine selam, sigaraya devam...
Restoran önündeki dilencilerin keskin bakışları, trafik ve gürültüden bezmiş olarak istasyona gittik. Bekleme salonuna oturduk. Artık düzgün bir kulaklığım da olduğu için müziğim kulağımda, kitabım kucağımda kendimi etraftan soyutlayabildim. Oturduğumuz yerde kumpanyamız olan pandispanya kıvamındaki ekmeğimizle muzlarımızı yedik. Ekmekte bile şeker vardı. Tevekkeli değil burada diyabet hastalarının çok fazla olması, herşeyde nerdeyse şeker var, şeker olmayan şeylerde de baharat.
Bir saat geçmemişti ki İrem ile tuvalete gitmemiz gerektiğini konuşmaya başladık. İstasyondaki tuvaletlerin ne halde olabileceğini düşündükçe içimiz sıkılıyordu, ama geldiğimiz kültür gereğince sokakları kullanayacağımıza göre yapacak bir şey yoktu. Belinde copuyla oldukça cool gözüken kadın bir polise sorduk tuvaletin nerede olduğunu, bizi üst kata gönderince orada kadınlara ait bir bekleme salonu bizi karşıladı. O kadar mutlu olduk ki... Tuvalet de paralı olduğu için oldukça temizdi.
Saat 9 gibi emanete doğru yola çıktık, artık sırt çantalarımızı geri almanın zamanı gelmişti. Ancak yolda fark ettik ki emanet fişini kaybetmiştik. Orada duran sorumlular da oldukça huysuz gözüküyorlardı. Fişsiz alamazsınız gibi bir laf edince başladım söylenmeye; ‘Bu şehir akıl mı bıraktı bizde? Sersemledik işte. İstiyorsanız size söyleyelim içlerinde ne olduğunu, siz de kontrol edin’...
Bize uzun bir dilekçe yazdırdılar, çantalarımızın içinde olan kıyafetlerin renginden, kullandığımız şampuan markalarına, kitap isimlerinden defterlerin yaprak sayısına kadar da bir liste yapıp verdik. Ardından çantalarımızı açıp bunları gösterince çantalarımıza kavuştuk.
Tren platformu anonsunu duymak için ana salonda beklemeye başladık. Kocaman salonda tek beyaz biz olunca herkes yine 'yemiş atmak yasaktır' yazılı bir tabela bulunan kafesteki maymun modeli bizi izliyordu. Fotoğraflarımızı çekenler, kameraya alanlar, el sallayanlar, 'hello' diyenler...
Salondaki televizyonda da bir ikaz filmi dönüyordu: Bekleme salonunda bir adamın yanına biri oturur, gidip içecek birşeyler alır ve yanındaki adama da getirir, ancak içine uyku hapı atar, adama ikram eder, adam içer ve bayılır. Diğer adam da onu soyup kaçar. Bu filmin Türk versiyonu vardı seneler evvel, hatta içine ilaç şırıngalayarak kapalı bir ayran ikram edilirdi tren kompartımanında. Tabi adam bayılır ve sonra da soyulurdu...
En sonunda trenin hangi platformdan kalktığı anons edilince oraya doğru yöneldik, büyük bir güruhla. Tren istasyona daha yanaşmadan, insanların vagonlara atlaması ile paralize olduk. Herkes bir anda vagonların kapısına asılmaya başladı, itişmeler kakışmalar. Elimdeki bileti kontrol ettim, acaba yataklarımızın numarası yazmıyor mu diye. Görünce rahatladım. Herhalde sadece yataksız vagonlarda bu hengamenin olduğunu düşünerek (umut ederek) kalacağımız yataklı vagona doğru yürümeye başladım.
Trene binip koridorda yürümeye başladığımızda sağda trene paralel ikili, solda da karşılıklı, treni dik kesen üçlü ranzalar olduğunu gördüm. Yani birbirleriyle 'görülmez' paravanlarla ayrılmış kompartmanlarda toplam 8 yatak vardı. Biz üçlü ranzalarda kalacaktık, en alt ve orta yatakta. Tren daha harekete geçmediğinden ortadaki yatak duvara yaslanmıştı, alt yatak da bu şekilde koltuk olarak kullanılabiliyordu. Bizim dışımızda bir teyze ve kızı vardı. İrem ile birbirimize bakıp acaba geceyi nasıl geçireceğiz bir diye kara kara düşünürken bir amca daha geldi. Teyze devamlı bize birşeyler anlatmaya çalışıyordu, ben de bakıp bakıp ‘Teyze ne diyorsun? Anlamıyorum ki derdini’ diyordum. Neyseki kızı biraz İngilizce biliyordu, derdi en üst yatakta yatmamakmış meğerse. En sonunda amca da dahil olmak üzere şu şekilde bir ayarlama yaptık. Teyze ve kızı karşılıklı en alt yataklarda, İrem ve ben karşılıklı orta yataklarda, amca da benim üstümdeki yatakta yatacaktı. Tren hareket eder etmez yataklarımızı kurduk, ben çantamdan çarşafımı çıkarıp serdim, uyku tulumumun altına girip bilgisayarımın olduğu çantayı da göğsüme bastırıp uyumaya çalıştım. Tam yukarımızda gürültülü bir şekilde hiç durmadan çalışan 3 tane pervane vardı, bir de lamba. Lambayı söndürdük, vagon karanlığa gömüldü.
Tam gece yarısı ışıkların bir anda yanması ile yataktan fırlayıp kafamı yukarıdaki ranzaya çarpmam bir oldu, tabi bir de uyanırken ‘Tamam anne, kalktım’ diyerek çığlık attım. Meğer sadece kondüktör bilet kontrolü için gelmiş. Sonrasında yine uykuya döndük. Derin derin uyudum denemez, ama yine de beklediğimden iyiydi. Sabah 6'da satıcıların ‘Çay, kahve’ diye bağırışları ile uyandım.
Bulunduğumuz tren Mumbai’ye devam ediyordu. Biz ise Hampi’ye gitmek için Guntakal denen bir kasabada inip otobüse binecektik. 8.30'da olmamız gerekirken Guntakal'dan bir önceki istasyonda bir buçuk saat bekleyince tren, ancak 10.00’da varabildik. Tabi beklerken kasıldım da kasıldım. Teyze ve kızı sabah kahvaltısında idli yemeğe kalkıp satıcının chutney’i çantama dökmesi ile artık bir keman yayı haline geldim. Zavallı teyzem temizlemek için canla başla çantamı silmeye çalışınca da üzüldüm. Kızı, 20-25 yaşlarındaydı. Fazla İngilizce bilmediğinden muhabbet edemedik. O bizi ilgiyle izliyordu biz de onu. Evlenme yaşında olmalı diye düşündüm. ‘Dowry’ adetinin yasaklanmış olmasına rağmen hala daha uygulandığını duymuştum. Bu adete göre gelin adayı evlenebilmek için çeyiz vermek zorunda, ama öyle böyle değil. Bizim başlık paramız misali burada gelin damat adayına mülk, para vb. veriyor. O yüzden de ekonomik geliri düşük olan aileler kesinlikle kız evlat istemiyorlar. Doktorların gebelik sırasında bebeğin cinsiyetini söylemeleri yasak, ama buna rağmen bir şekilde kızları olacağını öğrenen aileler kürtaj yaptırıyorlar. Dolayısıyla da kadın nüfusu erkek nüfüsundan daha düşük. Dünyanın her yerinde kadın olmak zor, ama sanki burada daha da zor.

İstasyon ve herkesin muhteşem ilgisi karşısında yok olma isteği...
Evlenmek ise ailelerin uygun gördükleri kişilerle oluyor ve buna eğitimliler bile itiraz etmiyor. Aile, kimseyi bulamazsa da ya internette ya da gazetelerde ilan veriyor. Bu ilanlarda kast telaffuz edilmese bile mutlaka ten rengi açık, çok açık, eh işte, açık sayılır, fazla koyu değil, orta şeker şeklinde söyleniyor. Ne kadar açık tenliysen o kadar makbül ve talep arttıcı. Sanırım bu kompleksin nedeni kendilerinin Aryan soyundan geldikleri için açık renkli olduklarını söyleyen, en üst kastı oluşturan Brahmanlardan kaynaklanıyor. Bu kastı oluşturanlara göre kendileri ari ırkı temsil ediyorlar, diğerleri ise güneye sürdükleri, aşağı kastları oluşturan teni koyu Hindular.
Kızın rengi de annesinin rengi de oldukça koyuydu. En sonunda istasyona vardığımızda inip Hampi’ye nereden gidebileceğimizi sorduk. Oraya direkt otobüsün bulunmadığı, otobüs duraklarının da istasyona 4 km uzaklıkta olduğu söylendi. Chennai’deki turizm ofisteki memur buradan tek bir otobüsle 2 saatte ulaşabileceğimizi söylemişti oysa, güzel düşüncem hala o adama inanıyor olmamdı. Gerçi buradan Hampi’ye yarım saat uzaklıkta olan Hospet’e tren de varmış, ama saat 14’te. 4 saat orada beklemek yerine otobüsle gidelim dedik.
Yürüyüşe geçtik, peşimiz sıra gelen bir sürü tuktukla. Otobüs duraklarını sorduğumuz herkes farklı birşey söylüyordu, kimisi 2 km, kimisi 3 km, kimisi de sadece düz git diyordu. Yolda bir bakkaldan peynir aldık, bu sefer de ekmek yoktu. Fırında satılan herşey tatlıydı. Galetaya benzeyen birşeyler alıp yola devam ettik. Gerçekten de 4 km ileride çıktı duraklar. Hampi otobüsünü sorduğumuz polis amca, kendini bizden sorumlu hissetti. Yarım yamalak bir İngilizce ile Hampi’ye gitmek için önce Hospet'e, Hospet'e gitmek için de önce Ballary’e gitmemiz gerektiğini söyleyerek Ballary otobüsünü bizimle beklemeye başladı. Çantaların başından ayrılmamamızı sıkı sıkı tembih etti. Yankesicilerin çok olduğundan bahsetti. Ben zaten paranoyak olduğumdan artık para ve pasaport çantamı tişörtümün altında tutuyordum, o da beni hamile koca göbekli bir hamile gibi gösteriyordu... Estetik kaygılar gütmeyi yolculuk başında bırakmıştım zaten.
Otobüs geldiğinde polis amca bizi oraya götürdü. Daha otobüsün içindekiler inmeden insanlar binmeye başlayınca büyük bir curcunanın ortasında bulduk kendimizi. Polis amca düştüğümüz dehşet karşısında bizi kenara çekerek herkesin binmesi için bekletti, herkes bindikten sonra biz de bindik. Oturacak yer bulamayacağımızdan korkuyordum, ama amcam onu da düşünmüş. Meğer insanlar yer kapmak için daha binmeden camlardan koltuklara şal, fular atıyormuş, polis amca da bizim için bir çocuğa fular attırmış, biz de fuların bulunduğu koltuğa oturup camdan minnettarlığımızı belirttik.
Yola çıktığımızda otobüsün deli gibi gitmesinin yanı sıra, kesintisiz olarak korna çalması, Sri Lanka otobüslerindeki bangır bangır çalan müziği özlememe neden oldu. Bir an korna sesinden aklımı yitireceğimi düşündüm. Hayatımda bu kadar korna çalınan bir yer görmemiştim. Okuduğum Hindistan rehberindeki bir not geldi aklıma; zaman gelir, akıl sağlığı en yerinde olan insan bile burada delirebilir. Akıl sağlığımın ne kadar yerinde olduğu konusundaki tartışmalar halen devam ederken ben kaşınmıştım, kalkıp Hindistan’a gelmiştim...
2 saat sonra gene çirkin bir yer olan Ballary’e vardık, otobüs değiştirdik. Sıra Hospet’te idi. Oradan da 2 saat sürdü. Böylece Chennai’den yola çıkıp Hampi’ye varmamız tam tamına 16 saat tuttu. Oysa haritada mesafeler ne kadar da küçük gözüküyor... Bir kez daha Hindistan’ın gerçekten büyük olduğunu düşündük.
Hospet otobüs terminali tam bir keşmekeş yuvasıydı. Satıcılar, bekleyen insanlar, her tarafa dağılmış bavullar... Goa’ya gitmek için buraya geri dönecektik. O yüzden hayalim sırt çantalarımızı emanete bırakmaktı. Ama bırak emaneti kapalı bir yazıhane bile yoktu.
Memurlardan birine Hampi otobüsünü sorunca kenarda beklememizi söyledi. Biz de aynen öyle yaptık. İrem gidip birkaç samosa türevi yiyecek aldı, aslında meyva da alacaktı ama önce 25 rupiye anlaşıp sonrasında satıcı 50 rupi isteyince meyvaları tezgaha geri bırakmış. Sakin arkadaşımı bile delirttiler burada en sonunda. Bir yandan yemek yiyor, bir yandan da ne kadar yorgun olduğumuzu konuşuyorduk ki tuktukçular gelip maydanoz olmaya başladılar. Yok Hampi’ye gitmek için yarım saat beklersiniz, ben sizi hemen götürürüm, yok Hampi’ye giden otobüsler kaldırıldı, yok buradan Hampi’ye otobüsle saatler sürüyor... En sonuncusunda 'nereye, Hampi’ye mi gidiyorsunuz, biz götürelim' dediğinde dayanamadım: “Hayır, Hampi’ye gitmiyoruz, biz tam bu noktada kalıp yaşamımızı sürdürmeye karar verdik, hiçbir yere gitmeyeceğiz...”, bu cümleme rağmen gene de yarım saat başımızda dikildi.
Otobüs gelip bindiğimizde 10 yaşlarında zeka özürlü bir çocuk dikkatimizi çekti. Burada ilk defa bir çocuğun gözlerinin içinin güldüğünü gördük. Büyük bir mutlulukla bize ‘hello’ diyip el sallıyordu, gülücükler atıyor, öpücükler yolluyordu. Bir ara çantam yuvarlanıp kapıya sürüklendiğinde herkes sadece bakmakla yetinirken çocuk yerinden fırladığı gibi çantamı kurtarmak için koştu. Burada en sonunda biri beni gülümsetmeyi başardı.
Otobüs ilerledikçe yeşil, her tarafta muz ağaçlarının bulunduğu yollara girdik. Dünya Miras listesindeki Hampi’ye yaklaştıkça da kazı alanlarını, harabeleri görmeye başladık.
Durakta indiğimizde yine birkaç tuktukçunun tacizinden sonra pansiyonların bulunduğu sokağa girdik. Tüm pansiyon sahipleri “benim odama bir bak” şeklinde bizi çağırıyordu, çoğunu da kırmadık. Sokakta sırt çantaları ile ters yöne yürüyen iki kız görünce de onlara nerede ve kaça kaldıklarını sorduk. Gece başına 150 rupi ödediklerini söyleyince hemen pansiyonun yerini öğrendik.
Hampi’de kalacağımız yeri bulmuştuk, tuvalet ve banyo dışarıdaydı. Ama odası çok güzeldi, fazla büyük değil, çatısı bambu olan kerpiçten yapılmış bir odacık.
Kendimizi yol pisliğinden sıyırmak için duşumuzu aldık ve Hampi’nin merkezine indik...

23 Aralık 2010 Perşembe

Bir tatlı huzur almaya geldik Mamallapuram’dan... MAMALLAPURAM - HİNDİSTAN


23 Aralık 2010
Chennai’de şehirler ve eyaletler arası otobüsler şehrin 7 km batısındaki terminalden yapılıyormuş. O terminale varmak ise 45 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile mümkün. Otobüse binip etrafı seyretmeye başladık. Şehri gezmenin en güvenli ve rahat yolu. Durduğumuz duraklardaki çocuklarla camdan konuştuk, nerden geldiğimizi ve isimlerimizi söyledik. Genelde Türkiye’yi bilmiyorlar, Afganistan yanında, Katar yakınlarında sanıyorlar, ama ilginç şekilde isimlerimizi mükemmel denilecek şekilde telaffuz ediyorlar. Otobüs terminaline vardığımızda hemen otobüse bindik. Şehir içinde muavinin düdük çalması ile duraklarda duran ya da harekete geçen derme çatma otobüsler yerine bindiğimiz klimalı ve konforlu otobüs bizi oldukça şaşırttı. Pek mutlu ettiğini söyleyemem, çünkü klima genelde bize dokunuyor. O yüzden İrem’le klimayı kapatmak için çaresizce düğmelere basıp hiç bir işe yaramadığını anlayınca her tarafımızı şalla sararak etrafı izlemeye başladık. Gene bangır bangır müzik çalmaya başladılar. İrem hemen taktı kulaklıklarını. Ama ben 2 gün evvel kulaklıklarımın cenazesini kaldırdığımdan gürültü tecavüzüne maruz kaldım, İrem bana acıyıp kulaklık verinceye kadar.
Sri Lanka’nın doğasını birkez daha güzel sözlerle ve ah çekerek andık. Şehirden çıkmış olsak da hala hoş olarak tabir edebileceğimiz bir manzaraya rastlamamıştık. 2 saatlik bir yolculuk sonrasında Dünya Mirasları’nın koruması altındaki Mamallapuram’a geldiğimizde biraz yeşillik gördük ve böylece kaskatı kesilmiş suratlarımızda ilk gevşeme belirtileri göstermeye başladı.
Kasabaya geldiğimizde sahil tarafına gidip karanlık basmadan oda tutmak istiyorduk. Buraya vardığımızda saat 16:30’a geliyordu, güya sabah erkenden gelecektik, ama Chennai bürokrasisi işte...

Mammallapuram sahili

Şehirden çok daha iyiydi. Şile’yi anımsattı biraz bana. Pansiyon pansiyon gezmeye başladık. Turistik bir bölge olduğu için birçok otel vardı yanyana. O yüzden hepsine giriyor, odalara bakıp pazarlık yapıyorduk. En sonunda temiz olduğuna ikna olduğumuz ve fiyatını başkalarına söylemeyeceğimize dair söz verdiğimiz odayı 250 rupiye tuttuk. (Yani kişi başı 2,5 dolar)
Gün batmadan Bengal körfezine bakan bu kumsalı görmek istiyorduk. Sahile vardığımızda gene içimiz huzurla doldu. Dalgaların sesi, kumsala çekilmiş balıkçı tekneleri, sahil boyunca uzanan restoran ve cafeleri ile şehirden kaçılabilecek güzel bir kasaba.
Etrafta birçok turist vardı. Kumlarda biraz yürüyüp içimizdeki negatif elektriği boşalttığımızı düşündüğümüz noktada yoketme tanrısı olan ama onsuz hiçbir başlangıç olamayacağına inanılan Shiva’ya adanmış Shore Tapınağı’nı gezmeye gittik. Ardından da kendimizi hazır hissedince gidip kontörsüz bir hat aldık. Mağazaya girerken dikkatimi çeken insanların içeri girmeden evvel ayakkabılarını çıkarıyor olmalarıydı. Ne büyük bir çelişki aslında, şehir pislik içinde ama mağazalara ayakkabı çıkararak giriyorsun. Tabi halkın %30’u sokakta çıplak ayakla gezerken mağazaya girmek için ne yaptığını da merak etmedim değil.


Huzur almaya gelen bir tek bizler değildik elbette...
Pallava medeniyeti zamanında krallığın ikinci başkenti ve büyük bir deniz limanı olan bu kasabanın diğer kazı alanlarını göremedik. Hava kararmıştı ve biz yine çok acıkmıştık.
Restoranlara girip menülerini kontrol ettikten sonra bir tanesinde karar kıldık. Izgara kalamar ve patates kızartması yanında buz gibi yerel birası Kingfisher.
Hala Hindistan’da olduğuma inanamıyordum, başlangıç acı olmuştu ama burayı gördükten sonra işlerin yoluna girebileceğine dair bir umut doğmuştu. Yemek sonrasında restoran sahibi ile sohbete başladık. Ertesi gece Hampi’ye doğru gideceğimizi söyleyince, noel gecesini trende geçireceğimize hayıflandı. Biz de ‘problem değil, zaten Hıristiyan değiliz’ dediğimizde ‘ben de değilim, Hinduyum ama yine de burada turistler için kutluyoruz’ diye cevap verdi. Üzerine de en çok turistin geldiği dönemin aslında Noel dönemi olduğunu ama bu seneki turist azlığından ve işlerin kesatlığından şikayet etti.
Restorandan çıkıp yan taraftaki isminden ötürü bizi cezbeden ve Hint müziği dışında bir müzik çaldığını düşündüğümüz Bob Marley cafeye gittik. Orada da birer bira içtikten sonra odaya döndük.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Hollywood’u duydunuz, muhtemelen Bollywood’u da.. Peki ya Collywood? CHENNAI - HİNDİSTAN

22 Aralık 2010
Sri Lanka’da geçirdiğimiz son geceden sonra sabah ezanıyla uyanıp yollara düştük. Ben erken yatmıştım, yeni bir ülke keşfine uykusuz başlamak istemiyordum, aksi takdirde fazlasıyla huysuz oluyorum. Ama İrem bayağı geç yatmış, bir sürü de iş halletmiş, en önemlisi de Hindistan’ın 28 eyaletinden biri olan Tamil Nadu'nın gideceğimiz başşehri Chennai’de bilgisayar bulabileceğimiz yerlerin bir listesini çıkarmış. Planımız, keşmekeş olarak duyduğumuz bu şehirde sadece bir gece geçirip alışverişlerimizi yapmış olarak en kısa zamanda batıya yol almak....
Tuktukla önce havaalanı otobüslerinin kalktığı yere gittik, hemen atladık bir otobüse ve bir saat sonrasında havaalanındaydık. Bir sürü kontrolden geçip check in işlemlerini de hallettikten sonra Duty Free’ye girdik ve cennete düştük; sigaralar o kadar ucuzdu ki... Hemen depoladık, muhtemelen yola çıktığımızdan bu yana ilk defa kendimi bu kadar mutlu hissettim.
Uçağa tam binerken yine kontrole girdik. Çantamın ön gözündeki çakmaklara takıldılar. Aylardır her yere taşıdığım, kalbimde özel bir yeri olan, gazı aylar evvel bitmiş penguenli çakmağıma el koyunca memur, isyan bayrağını çektim. Önce ne kadar yoğun bir duygusal bağımın olduğundan söz ettim, bir yandan da gazının olmadığını kanıtlamak için çakıp durdum. Ama inat edip alınca az evvel çantamda ararken görmedikleri diğer bir çakmağı da çıkararak masanın üzerine hokkalı bir küfür eşliğinde fırlattım. Gerçi bir an memura itaatsizlik ve saygısızlıktan allahın Sri Lankası’nda tutuklanır mıyım diye düşünmedim değil ama göz karardı bir kez.
Uçakta yerime oturduğumda hala söyleniyordum, ta ki hostes gelip yemek servisini yapıncaya kadar. 50 dolarlık uçak biletinin karşılığında böyle bir servis hiç beklemediğimden güzel bir sürpriz oldu ve yeniden gülümsemeye başlayabildim.


Yoldaki ablalar...
Aşağı yukarı bir buçuk saatlik yolculuk sonunda Chennai’ye vardık. Havadan bakılınca sadece derme çatma evler görülüyordu. Pek sevimsizdi açıkçası. Uzun bir pasaport kontrol kuyruğu sonunda sıra bize geldiğinde memur nerede kalacağımızı sordu. Genelde kontrollerde kasılırım, ama bu sefer rahat rahat henüz bilmediğimi söyledim. Şaşırdı tabi ki, “Birkaç otel ismi de mi bilmiyorsun?” diye sorunca artık, İrem’deki Hindistan rehberini elime aldım ve “Hadi şunu yazalım o zaman” diyerek rehberdeki otel listesinin en başındakini gösterdim. Artık resmi olarak Hindistan’daydım.
Şehir merkezine gitmeden evvel yol için biraz para bozdurmamız lazımdı. Döviz bürolarının birine girip birinden çıktık, 45 Rupi’nın 1 dolar olması gerekirken hepsi 40 diyorlardı. Meğer havaalanında kurlar hep düşük verilirmiş. Biz de minimum bozdurmamız gereken parayı sorup sadece 21 doları rupiye çevirerek tren istasyonuna doğru yürümeye başladık.
İlk dikkatimizi çeken herkesin Sri Lanka’lılara nazaran daha iyi İngilizce konuşmalarıydı. Sora sora treni bulduk ve bindik. Otellerin bulunduğu bölge olan Eggmore’da inip pasaport kontrolündeki memura da gösterdiğim o listenin başındaki otele gittik. Burada da ilgi odağıydık, yine tuktuk şoförleri önümüzü kesip duruyorlardı, ama burada ‘tuktuk madam’ yerine ‘otorikşa madam’ diyorlardı. 20-25 dakikalık bir yürüyüş sonrası otele vardık ve geceliği 300 rupiye odayı tuttuk. Hayatımda gördüğüm en pis yerdi. Odanın parasını ödemeden evvel odayı kontrol etmemiz gerekirdi elbet, ama sonuç pek değişmezdi, hem çok yorgunduk hem de diğer otellere gitmek için koca çantalarımızla en az yarım saat daha yürümemiz gerekirdi. Türkiye’den temiz çarşaf getirmiş olduğum için kendimle gurur duydum.
Biraz dinlendikten sonra merkez istasyona gidip bir sonraki durağımız olacak olan Hampi’ye tren bileti bakmak için çıktık. İşte o zaman Chennai denen bu şehir ile tanışmak zorunda kaldık. Merkeze yürüdükçe insanlar üstümüze üstümüze gelmeye başladı. Hindistan’ın bu en büyük 4. şehrinde yaşayan 6,5 milyon insanın hepsinin sokaklarda olduğuna karar verdik. Çılgınca giden tuktukları, kapılarından bir sürü insanın sarktığı otobüsleri, bisikletleri, motorsikletleri, mobiletleri, arabaları ve yolda giden inekleri ile tam bir cehennemdi. Tabi nerden geldiğini anlayamadığım ama şehre sinmiş bir sidik kokusu da çabası. Naif düşüncem ineklerin ve sokak köpeklerinin pisliği olduğuydu, ancak sonrasında öğrendiğim şok edici gerçek beni bu şehirden ve malesef Hindistan düşüncesinden soğuttu. İnsanlar sokakları şahsi tuvaletleri olarak kullanıyorlarmış. Günümüzde 1 milyardan fazla insanın yaşadığı bu ülkede 3700 şehir ve büyük kasabadan yalnızca 17’sinde atıklar nihai bertaraf işleminden önce lağım işlemlerinden geçirilmekteymiş. 22 gecekondu mahallesinde yapılan bir araştırmada, bu mahallelerden 9’unda hiçbir tuvalet tesisatı olmadığı, 10’unda ise 102.000 kişiye 19 tuvalet düştüğü ortaya çıkmış. Bir yanda IT, bilim, tıp, edebiyat ve film sektöründe dünya ile yarışan, bir yandan da fakirliğin en içler acısı halini göz yaşartıcı örneklerle gözler önüne sunan dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden Hindistan...
Tabi olayın bir de kadın boyutu var. Kadınlar için gündüz vakti hacet görmek imkansız. Ancak gece

Otobüs manzaraları...
çökünce gruplar halinde tuvaletlerini yaparak cinsel taciz ve tecavüzlerden korunmaya çalışıyorlarmış. Hatta çoğu kadın tuvalete gitmek zorunda kalmamak için gün boyu hiçbir şey yemeyip içmiyormuş. (Kaynak: Hindistan Günlüğü – Aylin Sayın)
Her köşebaşındaki küçük tapınakları ile gündelik hayatla kutsalın birbiri içine geçtiği mistik dünyası, içlerindeki ruhu yansıttığına ve kendilerini kötülüklerden koruduğuna inandıkları, alınlarının ortasına kına ile çizdikleri üçüncü gözleri, muhafazakar yapıları, Bollywood filmlerindeki o neşeli dansları, rengarenk giyim tarzlarıyla bildiğim bu spiritüel toprakların gördüğüm bu yüzü, seneler boyunca söylendiğim İstanbul’a haksızlık ettiğimi düşündürdü.
Yol boyunca şehrin bu çirkin suratı bize eşlik etti. İstasyona ulaştığımızda turist ofisine gittik ve bilet sorduk. Memur amca en erken biletin 2 gün sonraya olduğunu söyleyince bu şehirde bir gece daha kalma fikrinden ürktüğümüzden yakınlarda gidilebilecek bir kasaba olup olmadığını öğrendik. Ertesi sabah erkenden 2 saat uzaklıktaki Mamallapuram’a gitmeye karar verdik. Elimizdeki son kalan 400 rupiyi bilet parası olarak verip para bozdurmak için bir banka bulmak üzere oradan ayrıldık.
Banka mı? Hem de akşam üzeri? Tüm kamu dairelerinin öğlen 2’de kapandığını öğrenince geceyi geçirmemizi sağlayacak kadar parayı ATM’den çektik. Goa’da evinde kalacağımız Onur’un tavsiye ettiği bir alışveriş merkezine gitmek üzere otobüse bindik, tabi milyonlarca insana sorduktan sonra.
Açtık ve kendimizi hemen bir restorana atıp ilk biryanilerimizi söyledik. Doyduktan sonra da gezmeye başladık. Gözüme bir bilgisayar kestirdim en sonunda ve çetin bir pazarlık sonucunda fiyatını da oldukça indirdim. Ama yine de emin olamadığımızdan Mamallapuram sonrasında buraya döndüğümüzde tekrar bakmaya karar vererek oradan ayrıldık. Bir süre otobüs bekledik, gelmeyince de yoldan tuktuk çevirdik. Öncesinde otelin yerini göstererek şoförle 50 rupiye anlaştık, ancak vardığımızda adam ‘yol daha uzun sürdü, ben diğer tarafta sanıyordum, o yüzden 70 rupi vermelisiniz’ gibi bir laf söyleyince bendeki şalterler attı. Tam olarak ne sıraladım hatırlamıyorum ama cümleyi ‘polise gidelim’ diyerek tamamlayınca 50 rupiyi aldı ve toz oldu.


Chennai - Ana cadde
Ölü gibi uyumuşum. Sabah 9’da odadan ayrılmamız gerektiğinden 8 gibi kalktık ve koca çantalarımızla yola çıktık. Önce istasyona gidip büyük çantaları emanete bırakıp küçük bir çantalar ile yolculuk yapacaktık. Yürümek istemediğimizden durakta otobüs beklemeye başladık. Gelen otobüslerin çok kalabalık olması ya da durakta durmamaları üzerine ben yürümeye karar verdim. İrem ise beklemeye... Yol boyunca yine sokakta yatan dilenciler, sağa sola işeyen amcalarla birlikte caddenin ortasında ellerinde çırpı süpürgelerle caddeyi süpüren, alt geçitlerde duvarları bezlerle silen teyzeler vardı: “Dokunulmazlar”. Kast sisteminin en altındakiler. Her türlü pis işten bu kastdışılar sorumluydular.
Okuduğum bir kitaba göre M.Ö. 1500 yılları civarında Doğu Avrupa’dan gelen Aryanlar Hindistan’ı ele geçirirler. Yerel halkın ve Aryanların birbirleriyle karışması üzerine tüm gelenekler ve inançlar birbirlerine eklenerek bugünkü çok tanrılı bir din olan Hinduizm doğar. Bu dinde en önemli ilke ‘Dharma’, yani insanların sosyal ve dini konumlarının gereği olan davranış biçimlerinden, dini uygulama tarzlarına kadar uzanan prensipler bütünü. Ölümden sonra cehennem veya lanetlenme söz konusu değil. Tekrar dirilişe inanılır, ta ki tanrı tarafından fark edilinceye kadar. İyi davranışları kişinin gelecekteki hayatını, gelecek hayatlarını ve bütün kişilik özelliklerini, yani kaderini belirler. Başa gelen kötülüklerden Tanrı sorumlu tutulmaz, sadece karmanın getirdiğidir. Daha derin ve içten dua edilirse Tanrı, kişinin karmasına iyi etki edebilir. Kast sistemi de bu inançla ortaya çıkmış. Gerçi bugün birçok eğitimli Hintli bu sistemin ortaya çıkmasının en önemli nedeninin sadece meslek gruplarını birbirinden ayırmak amacıyla kurulduğunu ama sonrasında sistemin yozlaştırıldığını söylese de halen gündemde. Hatta karması çok kötü olan, yani geçmiş hayatında çok fazla günah işlemiş olduğundan dolayı dünyada kast dışı olarak doğduğuna inanılan ve toplumun %20’sini oluşturan dokunulmazlar(parya) söz konusu olduğunda kast sistemini umursamayan eğitimliler bile hoşgörülerini kaybediyorlar. Dokunulmazların bir kısmı Hıristiyanlık geldiğinde bu zorbalıktan kaçmak amacıyla din değiştirmiş. Ancak yine de burada da ayrımcılık yapılmış, ayrı kiliselere konulmuş, ayrı ayinlere katılmışlar. Bağımsızlık sonrasında da dokunulmazlara yapılan yardımlardan da faydalanamamışlar.
Devletin bu soruna çözümü ise pozitif ayrımcılık adı altında alt kastları eğitim için desteklemek. Mesela üniversite girişlerinde alt kasta öncelik tanınıyor, yani bir anlamda bu insanlara kota tanınıyor. Ama tabi yine de üst kastların özellikle dokunulmazlara gösterilen bu tutumu sindirememesi söz konusu. Gerçi dokunulmazlar da hak mücadelesi adına bir takım örgütlenme çabasına da girişmişler. Hatta ‘Baskılanmış’ anlamına gelen Dalit Partisi’nden bir kadın 2007 senesinde Uttar Pradesh eyaleti seçimlerini kazanmış.
Yine de dokunulmazlar, dokunulmaz olarak günlük hayatta onlara verilen görevleri yapmak zorunda kalıyorlar, cadde süpürmek, duvarlardan sidik temizlemek gibi...
Yarım saat sonra bu düşünce balonu ile girdiğim istasyonun emanet bölümünde İrem ile buluşarak çantaları teslim edip banka bulmak üzere dışarı çıktık.
Her bankada para bozdurulamıyormuş meğerse... Bankanın ana merkezine gitmemiz gerekiyormuş. Biz de “peki” deyip başladık yürümeye. Gecekondu mahallesinden geçip dünyanın Londra’dakinden sonra 2. Büyük Mahkemesi olduğu söylenen, yuvarlak ve kırmızı kubbeleri ile Hint masallarını anımsatan Yüksek Mahkeme binasına geldiğimizde yapının ihtişamı ve az evvelki manzara arasındaki fark beni dehşete düşürdü. Vardığımızda yanımızda akan trafikten, gürültüden, yolda yürürken bile cep telefonlarından avaz avaz çalan Hint müziğinden ve açlıktan artık iyice sersemlemiştik. Banka yerine Thomas Cook’un döviz bürosuna girdik, elektrik yoktu ve beklememiz gerekiyordu. Ama pek de mühim değildi, en azından sokak gürültüsünden uzakta, kapalı bir mekanda idik.
Yanımızda oturan 40 yaşlarında İsveçli bir kadınla konuşmaya başladım. O da bizim gibi bir gün evvel gelmiş ve o gün de Mamallapuram’a geçecekmiş. İstifayı verip yola düşenlerdendi. Ama bizden farklı olarak onun rotasında sadece Hindistan vardı. Elektrikler gelip işlemlerimizi tamamladıktan sonra kahvaltı edecek bir yer bulduk, İrem samosasları keşfetti, bense meyvaya talim. Gelir gelmez yapmamız gereken ama üzerimize üzerimize gelen şehir yüzünden unuttuğumuz cep telefon hattı alma işini yapmak üzere bir mağazaya girdik. Alacağımız alt tarafı kontörlü bir hattı, ama yok pasaportun bilmem kaç sayfasının kopyası, yok fotoğraf derken ve fotoğraf yoksa çekme ve basma ücreti olarak bilmem kaç rupi istenince yine ben cinnet geçirdim. Lanet olsun sizin bürokrasinize deyip çıktım. Bu işlemi gerçekleştirmek için önce biraz huzur bulmam gerekiyordu. Bir Bollywood filmi belki iyi gelebilirdi, ama hayır, burası Chennai, burada Bollywood’a rakip Collywood vardı.
Belki huzur Mamallapuram’dadır diye umut ettim...