21 Aralık 2010 Salı

Sri Lanka'daki son günümüzün serefine...COLOMBO - SRİ LANKA

Balkondan bir bakış...
21 Aralık 2010
Aksam erken yatinca erkenden de uyandim. Bugün Sri Lanka'da son günümüz (Sükürler olsun).
Kolombo'ya geleli 6 gün oldu ve bu 6 gün boyunca sadece 1 kez bina disina ciktim, o da caddenin karsina gecip bankada para bozdurmak icin. Diger gunlerde alisveris icin bile cikmama gerek kalmadi, asansörle B2'ye inmem yeterliydi, kocaman bir süpermarket beni bekliyordu, havuz icin ise 3.kat.
Gecen cuma gidecektik Hindistan'a ama ucagi ertelemek zorunda kaldik, elimizde olmayan nedenlerden ötürü. Yine elimizde olmayan bu nedenlerden ötürü Kolombo'da
Mango ile tanıştık..
disariya da cikamadik. Türkiye'den getirdigim sigaralar birkac gün evvel bitip buradan 4 dolar karsiliginda sigara almam ve icimde büyüyen özlemin yalnizlik hissine dönüsmesi ile birlikte yola cikis kararimi sorgulamaya baslamam üzerine, bir de dün gece internetten film izlemeye kalkip her saniyesinde film takilinca ufak capta bir sinir krizi gecirip kendimi markete attim, bir sürü cikolata ve tatli alip yiyince kendime geldim. Evet, elmaslar bir kizin en yakin arkadasidir derler, külleyen yalan. Erkek arkadaslarimdan 'bana cikolata aldi' diye gözümde degere binen cok oldu. Bkz. Isvicre anilari. (Allahtan dogru cicegi alan olmadi, yoksa muhtemelen evlenmis barklanmis biri olarak kicimi kirip evde oturuyordum su anda)

ve haritalardaki Sri Lanka...
Cok uyudum ve cok rüya gördüm. Halen kendimi buralarda göremiyorum ama. Istanbul'da isimde gücümde arkadaslarimlayim, ya buradan dönmüs ya da Istanbul'a tatile
gelmis oluyorum buralara geri dönmek üzere. Buralari da görmeye baslayacagim tabi, daha oralari birakali 15 gün oldu, alismak lazim önce bir.

Irem ile güya 3 gündür Sri Lanka ile ilgili aklimizda kalacaklar hakkinda bir video hazirlayacagiz, ama sanirim kendimizi bir türlü o moda sokamiyoruz ki devamli erteliyoruz. Benim muhtemelen aklimda sadece 'Tuktuk madam' diyen ve yolumu sirat köprüsüne ceviren tuktuk soförleri, agaclarda bir daldan bir dala ucan maymunlari görüp sasirmam misali bizi gördügüklerinde gözlerini dört acan, suratlarinda bir siritisla 'merhaba' diyen yerlileri, birseyi yada bir yeri sordugumuzda bilmiyorum diyemeyen ve bu yüzden bizi hep yanlis yönlendiren insanlari, etraftaki askerleri, her seferinde agzim acik seyredaldigim muhtesem dogasi, verimli topraklari, cilgin otobüs yolculuklari, en cok da her gördügümüzde kendimizi tutamayip güldügümüz 'hari hari' (tamam anlaminda bir sözcük) diyip boyun oynatma hareketi ile cümlelerini bitirmeleri (head woggle; hani bu arabalarin önüne konan kücük oyuncak köpekler vardir, arabanin her hareketinde kafalarini garip garip sallarlar, ilk gördügümde bu hareket de bana bunu cagristirmisti) kalacak.

köri
Tekrar gelir miyim bilmiyorum, sanmam. Belki kirsal kesimlerindeki kücük köylere, insanlarinin daha naif ve beklentisiz olduklari. Bir ihtimalle de sevgilimle gelebilirim; sahil seridindeki otel odalari oldukca romantik (belki de cibinlik etkisi).
Kisaca aradigim ve bulmayi hayal ettigim cennet burasi degil. Zaten ilk durakta o cenneti bulabilmek büyük bir sans olurdu ve en kötüsü de yoluma devam etmekten beni alikoyardi. Daha kesfedecegim bir sürü yer var; Hindistan, Nepal, Tayland, Laos, Vietnam, Kambocya, Burma, Malezya, Singapur, Endonezya, Japonya... Tabi birilerinin beni gelip buralardan toparlamadigi sürece, paramin ve her türlü duygusal sabrimin bana izin verdigi kadar...
Hadi artik yola cikalim, yine...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Eve dönmek istiyorum... NEGOMBO - SRI LANKA

15 Aralık 2010
Kandy'de gözlerimizi acmamiz gereken saat 7 iken biraz tembellik yapalim diyerek gözleri kapattik. Cok degil, sadece yarim saat kadar. Ama o kadar cok rüya gördüm ki o arada. Daha 10 gün bile olmamisti buraya geleli, ancak icim biranda büyük bir özlemle doldu gördügüm rüyalarin da etkisi ile. Neyseki aksama Colombo'daki konforlu, internetli, yüzde yüz tatmin garantili kahve bulacagimiz evimize kavusacaktik. Daha sabahin o saatinde eve varir varmaz ne yapacagimizin listesini cikariyorduk: banyoda saatlerce kalarak arinma, Istanbul'dakilerle muhabbet ve de en önemlisi günlerdir hasret kaldigimiz sicak bir sebze yemegi...
Yol üzerindeki bir pastaneden kahvaltilik birkac birsey alarak otobüse bindik. 167 kilometrelik yolcugu 11 saatlik bir tren yolculugu ile tamamladiktan sonra Irem beni Sri Lanka'da bir daha asla trene bindiremezdi, ziplaya ziplaya, kafam tavana carpa carpa, hatta ve hatta calan müziklere raksimla eslik ede ede otobüsle gitmeyi tercih ederdim.
3 saat sonra Negombo'ya vardik. Buraya ugramamizin tek amaci kumsala inip biraz okyanus havasi almak ve güneslenmek oldugu icin hemen sahilin ne tarafta oldugunu sorduk.
Daha önceden gidilmemis bir yeri talihin de yardimi ile dogru noktadan kesfetmeye baslamak gerekir, ileride bir ask iliskisine dönebilmesi icin. Talih bu sefer bizden yana degildi ve insanlarin yanlis yönlendirmeleri sonucunda baslangic noktamiz igrenc kokulu balik pazari oldu.
Insanlarin güneslendikleri ve tahminimizce zevk aldiklari plaja dogru kumsaldan yürümeye basladik. Günes bir noktada kavurmaya basladiginda kumlara batip cikan botlarim ve sirtimdaki yükümle yürüyüs iskenceye döndü. Her adimimizla da bize laf atan yereller de cabasi. Kumsaldan kurtulup arka yoldan yürüyelim dedik ki bu sefer de bize yol olmadigi söylendi.
Yanlarindan gectigimiz herkesin bize diyecek bir lafi vardi, hatta kucaklarinda torunlariyla birlikte oturan yasli teyzeler dahi birseyler anlatmaya calisiyorlardi. Israrla. Bizi de yanlarinda oturtmak istediler. Israrla. Hem 45 dakikadir günes altinda yürüyor olmamizin verdigi bikkinlik hem de yerellerle ilgili tecrübelerimizin bizde yarattigi tedirginlik sonucunda sadece gülümseyip yolumuza devam ettik.
Kumsal boyunca yanyana insa edilmis derme catma barakalar vardi, tabiri caizse okyanusa sifir, her barakanin önünde de ya sandallar, ya balik aglari, ya da kurutulmak icin musambalarin üzerine serilmis binlerce balik bulunuyordu. Isin ilginc yani ise cevrede bulunan kedilerin, köpeklerin, kuslarin (özellikle de cok sayida bulunan arkadas canlisi, insan korkusu olmayip yakinina gelen kargalarin) bu baliklara dokunmamasi. O kadar kötü kokuyorlardi ki belki de o yüzden onlar bile yanasamiyordu, kim bilir!
Bu balikci köyünü ardimizda birakip otellerin bulundugu kisma geldigimizde 1 saattir yürüdügümüzü
Balık pazarı.. evet, kuru balıklar...
gördüm. Kendimi bir mango agacinin gölgesine attim ve nefes almaya calistim. Üzerimdekileri cikarmaya bile mecalim kalmamisti. En sonunda dogruldugumda ilk saticinin bize yaklastigini gördüm, defetme isini Irem'e biraktim, en son taktigi "bizim hic paramiz yok" cümlesi. Ama buradaki saticilar cetin ceviz ciktilar. Bir türlü gitmiyorlardi. Ben dislerimi sikiyordum, Irem de laf anlatmaya calisiyordu. El yapimi maket gemiler satan bir satici Turk oldugumuzu ögrenince Istanbul'la lafa girdi, kendisinin ekonomi ögrencisi oldugunu söyledi. Ne kadar dogrudur bilemem tabi, zira biz de ögrenci oldugumuzu, bu yüzden paramiz olmadigini söylüyorduk, bir de insanlarin muhafazakar kismina seslenip asilmalari önlemek amaciyla nisanli oldugumuzu ve Istanbul'a döner dönmez evlenecegimizi... Her neyse, lafi Enver Pasa'ya getirdi. Irem ile birbirimize bakakaldik, Atatürk dese anlarim, Erdogan dese anlarim, Tarkan dese yine anlarim, ama Enver Pasa bizi bir süreligine paralize etti. Satis taktigi de olabilir elbet, akabinde yine basladi sunu alin, bunu alin, hersey cok ucuz, hava bedava su degil diye...
Sinirlerimizin kaldirdigi kadar tahammül edip ve yeteri kadar dinlenmis oldugumuza kanaat getirdigimiz anda orayi terk ettik.
Geri dönüs yolu 40 dakika sürdü ana caddeden gidince.
Otobüse bindik, hem de devletinki. Sessizlik icerisinde seyahatimize basladik. Bir ara kendimi o kadar pis hissediyordum ki Istanbul'da biraktigim parfümümü düsündükce hüzünlenmeye basladim.

Negombo sahili
Yine saticilar, dilenciler otobüste is basindaydilar. Bu sefer en önde oturdugumuz icin soför ikaz mekanizmasi dikkatimizi cekti. Sofor koltugunun yakininda tavana asili bir zil vardi, zile bagli bir kordon da otobüsün arka kismina kadar uzuyordu. Insanlar inmek istediginde bu kordona abanip zili caldiriyor ve soförde durakta duruyordu. Ilginc geldi tabi bize.
Negombo - Colombo arasi 30 kilometre, normal bir hesaplama yaptigimizda saatte 60 km giden bir aracin yarim saatte ulasmasi gerekir. Hadi bilemedim 45 dakika olsun. Tam 1,5 saat sürdü, oysa otobüs 60'la gidiyor gibiydi. Bunun üzerine bayagi bir düsündük ve mantikli bir cevap veremedik. Evrenin sirlari kitabina bir konu basligi daha...
Colombo'da müthis bir trafik bize merhaba dedi tüm sevecenligi ile. Durakta inip ya eve yürüyecektik ya sehirici otobuse ya da tuktuka binecektik. Gün icinde cok yürüdügümüz icin tekrar yürümek istemiyorduk, ama bir yandan da tuktuka 200 rupi vermek de zor geliyordu. 5-6 rupi verip otobüse binelim dedik. Kalacagimiz yerden gecen otobüsün hangisi oldugunu bulmamiz yarim saat sürdü, o otobüs de bir türlü duraga gelmeyince tabanlara kuvvet deyip yürümeye basladik. Artik Irem tek kelime edemiyordu, surati bembeyaz olmustu yorgunluktan. Eve vardigimizda ac bilac, susuz ve ölü gibiydik. Ama en sonunda evde idik...
Artik cay ülkesi olarak bilinen, hindistan cevizinden yag dahil yapilacak her türlü maddeyi yapan, pirincin bol oldugu bu baharat cennetini ardimizda birakip Hindistan icin hazirlanma vakti gelmisti.
Yola cikali tam 10 gün oldu. Harcadigimiz para ise sadece 80 USD.
Seviyorum buralarinin ucuzlugunu.

14 Aralık 2010 Salı

Sosyallesmek kimi zaman güzeldir... KANDY - SRI LANKA

14 Aralık 2010


Tren istasyonunda güne başlamak...
Kandy istasyonunda uyandigimizda hava aydinlanmak uzereydi. Gece boyunca insanlar girip cikti uyudugumuz salona. Erkek ve kadin salonlari ayri oldugundan rahattik, disaridan da bakildiginda orada uyudugumuz görülmüyordu. Birkac kez istasyon görevlilerinin gelip bizi kontrol ettiklerini fark ettim, hosuma gitmedi degil tabi ki bu ilgi ve kendilerini sorumlu hissetmeleri.
Uyudugumuz banktan dogrulduk, üzerimizde hala tulum vardi ve sabah muhabbetimize basladik; biliyor musun rüyamda ne gördüm, sinekler gene tüm gece beni pek sevdi vb.
Kahveye gercekten ihtiyacim vardi. Ama dogru düzgün kahve bulmak pek mümkün degil buralarda. Makine kahvesi veriyorlar, onda da mutlaka seker oluyor. O yüzden söylene söylene soguk su ictim.
Sabah 6 olsa da hayat coktan baslamisti. Istasyonda bir sürü insan ise gitmek üzere kosturup duruyordu. Yapmamiz gereken ilk seyin bir pansiyon bulmak oldugunu varsayarak yola düstük. Birkac kisiye sorduktan sonra en sonunda bir yerin adini aldik. Oraya sehirici otobüsü ile gittik ve kapiyi caldik. Acaba bu saatte acik midir degil midir diye süphelerim vardi ama kapinin acilmasi ile rahatladim. Sri Lanka'da her ne kadar hic gece hayati olmasa da gün oldukca erken basliyor.
Kapiyi uzakdogulu bir kesis acti. Zaten mekan da manastira benziyordu. Kalmak ve burayi deneyimlemek istedik ama kesis dolu oldugunu söyledi. Yardimci olmak icin iceriden Lonely Planet kitabini getirip bize birkac otel buldu. Biz de sansimizi diger otellerle denemek icin yeniden yola düstük.

ve Guava keşfedildi...
Gittigimiz ikinci otel gölün kenarindaki ünlü Temple of the tooth denilen ve icinde Buda'nin disi oldugu iddia edilen tapinagin hemen arkasindaydi. Resepsiyondaki görevli otelin su anda dolu oldugunu ama check out zamaninin daha gelmedigini, gidenlerin olabilecegini söyledi. Cantalarimizi oraya birakiabilecegimizi söyleyince telefon numarasini da alip cevreyi gezmek ve kahvalti etmek icin ayrildik. Hemen gölün oraya indik. Gene gayet huzur verici idi. Etrafta fazla kus olmamasina ragmen gölün kenarindaki agaclarin alti kus pisligi kokuyordu buram buram. Birer sigara ictikten sonra yiyecek birseyler bulmak icin merkeze dogru yürümeye basladik. Öncesinde Irem'in para bozdurmasi icin bir bankaya girdik. Bozduracagimiz para alt tarafi 10 dolardi, ama nerdeyse bizden özgecmisimizi isteyeceklerdi, referanslariyla birlikte. Pasaport numarasini verdikten sonra bizden 
Göl ve Tapınak
kaldigimiz yerin adresi istenince gayet ciddi bir sekilde "Tren istasyonu" dedim. Henüz otele giris yapmamistik ve nereye gidecegimiz de mechuldu. Dolayisiyla dun gece yattigimiz yeri söylemek makul geldi o anda. Banka memurunun ve yanimizda para bozduran baska bir yabanci turistin saskin bakislari arasinda en sonunda rupimize kavustuk. Iyi sans dilekleri ile oradan ayrildik ve kahve icmek üzere bir kafeye yönlendik. Zor bir gecenin ardindan icilen kahvenin özel olmasi gerekiyor, öyle 3'ü birarada, makina kahveleri kurtarmaz. O yüzden bayagi bir dolandiktan sonra kahve yapabilecek kapasitede olabileceklerini düsündügümüz lüks bir otelin pastane kismina oturduk. Kahvemizin nasil olacagini detaylandirarak ismarladik: kesinlikle makina kahvesi olmayacak, seker konulmayacak ve süt de soya degil inek sütü olup soguk getirilecek. Süt sicak gelince zor gecenin ardindaki kaprisli müsteri olarak sogugunu istedim. Geldi, ama soya sütü. Konusmaya ve derdimi yeniden anlatmaya üsendim ve kahveme koydum. Kahve yapmayi bilmediklerini fark ettim, bir ölcü konulmasi gereken kahve yarim ölcü konulmustu, annemin deyimiyle "ziril kahve" olmustu. Bir yudum aldim ve biraktim. Tartismak icin cok yorgundum.
Ana caddeye ciktigimizda sagli sollu bir sürü pastanenin oldugunu gördük. Buranin pastane cenneti olduguna karar verip bir tanesine daldik, sebzeli samosa ve rottilerimizle birlikte marketten de daha denemedigimiz guava meyvasini alip göl kenarina geri döndük. Samosa ve rottiler gercekten lezzetliydi ama guava icin ayni seyi söyleyemeyecegim, tatsiz tuzsuz hafif agizda ayvamsi bir his yaaratan bir meyvaydi. Belki de yemeden evvel bir süre bekletmek gerekiyordu, bilemiyorum.
Sehre geri geldigimizi tuktuk soförlerinin tacizleri ile iyice idrak ettik. Oda bosalip bosalmadigini kontrol etmek icin otele geri döndük. Tam o sirada bir kiz cikiyordu ve biz de sayesinde odamiza kavustuk.
Cantalari odaya attiktan sonra hemen yanimizdaki tapinaga gittik.
Oldukca büyük bir girisi vardi ve sabahin 11'i olmasina ragmen oldukca kalabalikti. Giriste de güvenlik aramasindan gectik. Iceri girdigimizde pagodalar, devasa Bo agaci, sunaklar bizi karsiladi. Bir de 2 adamin caldigi mistik bir ilahi vardi havada yayilan. Kutsal fillerinin oldugu yerde biraz zaman gecirdikten sonra tapinakta gezinmeye devam ettik. Kapali alanlarin bir tanesinde kapali bir kapi ardinda yüksek sesle dua okuyan bir rahibi duyduk. Ön kisimda ise elinde bebekle oturan bir anne ve ailesi bulunuyordu. Kisa bir gecmise kadar, adam ve kadin evlenip üzerinden 9 ay gectiginde cocuk olmazsa ebeveynler hakkinda hep spekülasyonlar cikarilirmis. Ama simdi ciftler aile planlamasi yapabiliyorlarmis. 20 milyon nüfus bu kücük ada icin oldukca fazla zaten.
Cocuk dogdugunda mutlaka hediyeler veriliyormus, kiz bebek dünyaya gelirse ona ileride takabilmesi icin annesi tarafindan saklanan mücevher getiriliyormus. Zaten adada mücevher cok önemli, hem degerli ve yari degerli taslarin ihracati icin hem de kadinlar icin. Buraya geldigimden bu yana nerdeyse her kadinin kolunda ya da boynunda bir altin taki gördüm.
Dediklerine göre bir de cocugun dogumunda astroloji büyük önem tasidigi icin mutlaka dogum saati not alinip daha sonrasinda astrologa danisiliyor ve cocugun hayatinda olacak büyük olaylar ögreniliyormus. Astrologun belirledigi zamana göre de ritüelle bebege ilk kati yemegi veriliyormus. (acisiz körili pilav)
Ayrica bu seremonide cocugun önüne 3 obje koyuyorlarmis; yemek, kitap ve altin. Cocuk hangisine yönelirse geleceginin öyle olacagina inaniliyormus. Eger yemege uzanirsa ileride obur ve ac gözlü biri olacagi, kitaba giderse tahsilli biri olacagi, altina giderse de zengin olacagi varsayiliyormus. Cocuk yanlis bir yere yönlenmis olmasi halinde ise annenin genleri sorumlu tutuluyormus. Ilk egitim de Budist rahipler tarafindan veriliyormus.
Buddha'ya sunulanlar..
Simdi de rahip yeni dogan bebegi kutsuyordu. Kutsama töreni sonrasinda, baska bir grup daha geldi, ellerinde Buda'ya sunmak üzere cicekler, tütsüler, meyva sepetleri ile.
Sinhalalilarda gecmisi monarsi dönemine uzanan, ticarete, zanaata veya meslege göre tasfiye edilmis kast sisteminin bugün daha gevsek de olsa halen devam ettigini ögrendik. Govima kasti hiyerarsinin en üst basamaginda yer alirken bunlarin altinda toprak sahipleri ve ciftciler bulunuyormus. En düsükleri de cingene olarak nitelendirilen Rodiyalar. Kast sistemi her ne kadar resmiyette gözükmüyor olsa da Sinhalalilar bariz olarak kendilerini iki gruba ayiriyorlarmis; Kandyden gelenler ve asagi ülkeden olanlar. Kandyliler kralligin köklerini tasidiklarinin varsayimiyla kendilerini aristokrat olarak tanimlarken diger grubu Kandy disindakiler olusturuyormus. Bu grup farkliliklarini disaridan gözlemlemek zor bizim icin, ama farkliliklar anlasilirmis; mesela kadinlarin sarilerini baglayis sekilleri... Artik is hayatinda pek fazla bu kast sisteminden söz edilmese de evliliklerde hala önemini korudugunu duydum. Evlenecek olan adaylarin mutlaka kastina, dinine ve aile gecmislerine bakiliyormus. Hatta gazetelerin seri ilan köselerinde evlenmek isteyenler mutlaka meslek ve kastlarini belirterek ilan veriyorlarmis.
Tamil halkinda ise kast sisteminin geleneksel yapisinin hala korundugu söyleniyor. Ama bir Tamille karsilasmadigim icin bunun boyutlarini ögrenemedim.
Evlenme seremonileri ise üc asamada gerceklesiyormus: nisanlilik dönemi, cilgin müzikleri ve danslariyla evlilik töreni, en nihayetinde de yeni ciftin evlerinde ziyaret.Tabi burada da her kültürde oldugu gibi yeni evlilere cesitli hediyeler veriliyormus.
Ölümlerde ise Budistler ve Hindular ölülerini kadinlarin ve erkeklerin beyaz ve gri tonlarinda kiyafet giydikleri bir seremoni esliginde yakiyorlarmis.Gerci henüz böyle bir törende bulunmadim ama muhtemelen Hindistan'da rast gelirim.
Tapinaktan en son olarak Buda'ya biz de saygimizi sunup ayrildik. Ben yorgunluga dayanamayip bir iki saat kestirmek icin odaya döndüm.
Birkac saat sonrasinda tazelenmis olarak uyandigimda Irem ile birlikte yemek zamaninin geldigini dusunerek "ne yesek acaba" asamasinda tikanarak bir süre etrafta dolandik. En sonunda ise otele dönüp pilav yemege karar verdik. Sri Lankalilar elleriyle yiyorlar, ancak bunun da bir yolu yordami varmis, avuc icine ya da parmaklara degdirmeden sadece parmak uclarini kullanmak gerekiyormus. Aksi takdirde bunu kabalik olarak degerlendiriyorlarmis. Biz sansimizi zorlamak istemeyerek ve kaba olarak adlandirilmaktan cekinerek kasigimizla yiyip günün ikinci kahvesinin icilebilirligini denemek üzere otelin birinci katinda bulunan, tapinak ve göl manzarali balkona gectik. Gün batimini seyretmek üzere manzaraya karsi oturduk ki kahve koca bir demlikte yanimiza geldi.

Gün batımı, tapınaktaki ayin sesler ve binlerce kuş...
Hava kararmak üzereyken binbir tane kus dört bir yandan gelerek göl kenarindaki agaclara kondu ve hep birlikte yurttan sesler korosunu olusturdular. Göl kenarindaki kokunun gizemini böylece cözdükten hemen sonra bu sefer de tapinaktan mükemmel bir ilahi yükselmeye basladi. Tam günes batarken ufkun kizila boyandigi ve siluete dönen agaclarin ardindan görünen göle gökyüzünün renkleri yansidigi sirada, kus sesleri ve ilahi de ahengi tutturup animi bir ritüele cevirdi; nerde oldugumu fark ettim, sükrettim, kendimle gurur duydum ve zamani o anda durdurdum. Ta ki yanimiza sohbet etmek icin 60 yaslarinda Kanadali bir bayan gelinceye kadar.
Abla 3 gün evvel Hindistan'dan gecmis buraya, ancak birkac hafta kalip ardindan yine Hindistan'a dönecekmis. 60 yasinda olmasina ragmen "yasli ve yorgunum" kalibini kirarak buralara kadar gelmis ve geziyor. Tek basina. Ilk seferi de degil üstelik. Nerdeyse tüm dünyayi gezip bitirip Asya'da da ücüncü ya da dördüncü turunu atiyor. O kadar özendim ki... Irem ile "biz de büyüyünce böyle olalim" bakisini attik birbirimize ve kadinin seyahat hikayelerini büyük bir haz alarak dinlemeye basladik. Hindistan'la ilgili dikkat etmemiz gerekenleri, Laos ve Malezya'da mutlaka görmemiz gereken yerleri, buradaki insanlarin turist avciligi hakkindaki sitemini ve bize yolculuk icin gereken tüm tembihleri de dile getirdikten sonra yanimizdan ayrildi.
Günlerdir düzgün bir muhabbet yapmamistik ve gercekten de iletisim kurmak kendimi iyi hissettirdi. Keyifle süpermarkete gidip su ve icecek alip geri döndük. Döndügümüzde yanimiza 2 Fransiz cocuk geldi, surf yapmak icin Sri Lanka'nin plajlarini gezmisler, ama pek istedikleri dalgayi yakalayamamislar. Dayanamayip sordum, Tissa'daki pansiyona gidip gitmediklerini. Tabi ki gitmemisler. Birkac saat muhabbet ettikten sonra odaya gidip yattim. Ertesi gün önce biraz guneslenmek ve okyanustan nasiplenmek icin Negombo'ya ugrayacaktik, ardindan da eve yani Colombo'ya gececektik.

/

13 Aralık 2010 Pazartesi

163 kmlik yol trenle 11 saatte nasil gidilir? ELLA'DAN KANDY'E TREN YOLCULUGU - SRI LANKA

13 Aralık 2010
En sonunda basardik sabahin 7'sinde kalkip yola düsmeyi...
Ella'ya direkt bir otobüs olmadigindan baska bir kasabadan aktarma yapacaktik. Otobüse bindigimizde bir gariplik sezinledik, zira müzik calmiyordu ve yanip sönen isiklar da yoktu. Sonrasinda ögrendik ki iki cesit otobus bulunuyormus, bir tanesi ozel, digeri de devletin. Bu mütevazi otobüs de devletindi. Isin ilginc yani ise ayni güzergahlarda hem özeller hem de devlet calistigi halde farkli fiyat tarifeleri uygulamalari. Tabi özeller daha pahali. Malum isik düzenegi ve ses sistemi belli bir yatirimi gerektiriyor. Bundan sonra karsimiza sadece devlet otobüslerinin cikmasini diledik.
Ella
Ella yolu boyunca hem etrafi seyrettik hem de cevremizdeki ilgiyle bizi izleyen cocuklarla oynadik. Biraz da uyukladik. Otobüs bir ara bizim Harem gibi bir terminalde durdu. Curcuna. Saticilar, otobüsler, kosturan insanlar, kosturan insanlarin yaninda kosturan cocuklar... Irem gidip bir kilo muz aldi yine. Alerji olacagim korkusu ile biraz mirin kirin ettim, ama sonrasinda bu muzlarin hayat kurtaracagini cidden bilmiyordum.
Yine müthis bir doga manzarasi esliginde gidiyorduk. Kiyi seridi ne kadar düzlükse ic kesimler de o kadar daglikti. Selalerin aktigi, maymunlarin yol kenarinda bekledigi bir tirmanis sonunda Ella'ya vardik.
Otobüsten iner inmez yine bir pansiyon sahibi bizi karsiladi. Elinde kartviziti ile. Ama otobüste 
Bildiğimiz çay, Seylan çayı
Ella'da kalmamaya karar vermistik zaten. Cantalarimizi tren istasyonuna birakip biraz etrafta dolanacaktik. Sonrasinda da trenle ya Kandy'e ya da Kandy yolu üzerinde ve oraya 10 dakikalik bir mesafede olan Perdeniya'ya devam edecektik. Adama kalmayacagimizi söyleyerek tren istasyonuna dogru yürüyüse gectik.
Turistlerin ugrak yeriydi. Botanik bahcesi ile ünlü. colombo'dan ayrildigimizdan bu yana hic kahve icmemistim ve artik bu hasrete dayanamiyordum, o yuzden bir cafeye oturduk, en sonunda 200 rupi verip büyük bir husu icerisinde kahvemi yudumlayabildim.
Tren istasyonuna vardigimizda önce saatleri kontrol ettik. Günde 3 sefer vardi. sabah, öglen ve aksam. Memurla konusup kacar saat sürdügünü ögrenince en makulunun saat 1 deki treni yakalamak olduguna karar verdik. Anlamadigimiz bir sekilde 163 km uzakliktaki krallik döneminin baskentlerinden biri olan Kandy'e 8 saatte gidiliyordu, yani böylelikle aksam 9 gibi orada olabilecektik. Nispeten büyük bir sehir oldugundan vardigimiz saatte kalacak bir yer bulabilecegimizi düsünüyorduk.
Gece treni ekspres olmasina ragmen gece 2'de sehre vardigi icin bize uymuyordu.
En sonunda trene bindigimizde yerlerimize oturduk ve seyahatin keyfini sürmeye basladik. Hava kararinca cevreyi seyretme sansimiz kalmayacakti...
Her durdugumuz istasyonda gereginden fazla kaldigimizi hissettigimizde biraz canimiz sikilmaya basladi. Hatta bazilarinda yarim saati buluyordu. Ama kesin bir mola süresi vermek imkansizdi. Anladigimiz kadariyla baska bir trenin gecmesini bekliyor, ardindan hareket ediyordu. Yanindan gectigimiz cay tarlalari, kasabalar karanlikla birlikte kaybolmaya basladi. Yanimizda bir harita olmadigindan dolayi nerde oldugumuzu, kac istasyon kaldigini da bilemiyorduk.
Baktik ki bu duraksamalarla bizim Kandy'e varmamiz gecikecek, büyük bir kasabada inip geceyi orada gecirebilecegimize karar verdik. Ilk istasyonda Irem inip memura oralarda bir pansiyon bulunup bulunmadigini sordu. Geri gelip ancak 500 rupi verip Nuwara Eliya'ya gidersek bir yer 
ve Aslı trene bakar...
bulabilecegimizi söyleyince duraksadim. Burasi da gitmek istedigimiz bir noktaydi aslinda. Bir ayak izinin bulundugu Adam's peak adli verilen bir dorugu vardi. Hiristiyan ve Müslüman inanclarina göre Adem'in ilk ayak izi, Budistlere göre Buda'nin adayi ücüncü ziyaretinde bastigi yer, Hindulara göre ise Siva'nin ayak izi. Ama Tissa'da buranin cok soguk oldugunu söyledikleri icin cesaret edemeyip gitmeyelim demistik. Simdiyse yine tereddüt ediyordum, hem ayirdigimiz bütceyi asacaktik hem de feci üsüyecektik. Riski göze aldik ve trenden inmeyip Kandy'e devam ettik.
Daha kaç saat süreciğini farketmemiştim...
Saatler gectikce ve karanlik da basinca hava iyice sogudu. Pencereyi kapattik, ama daha 15 dakika bile gecmeden pencere düstü. Birkac deneme sonrasinda pes ederek uyku tulumunu cantadan cikarip altina girdik. Her durakta devamli birileri inmeye basladi, vagonda bir süre sonra disi olarak sadece Irem, ben ve muhtemel sivrisinekler kalinca ürkmeye basladik. Bir de adamlarin dik ve bir sure sonra rahatsizlik veren bakislari da eklenince iyice paranoyaya bagladik. Durdugumuz her istasyonda insanlar pencereye yaklasip merhaba diyordu ve bizi izliyorladi. Kendimi hayvanat bahcesinde kafese tikilmis nesli tukenmekte olan hayvanlar gibi hissetmeye ve cevrede "findik, fistik atmak yasaktir" yazisi aranmaya basladim. Kimse ile gözgöze gelmemeye calisarak Irem ile birbirimize odaklandik, uykumuz geldigi halde gözlerimizi kapatmaya cesaret edemiyorduk. Bir istasyonda üstüne 15-16 yaslarinda 10-15 erkek cocugu da vagona binince ve bos bir sürü yer varken 2 tanesi de cantalarimiz oldugu halde gelip karsimiza oturunca belanin bizi buldugunu düsündük. Nitekim bizimle konusma cabasina girdiler. Hic cevap vermemenin daha tahrik edebileceginden korktugumuzdan kisa ve öz cevaplar veriyorduk. Ancak bir tanesi cep telefonundan porno film seyrettirmeye baslayinca hisimla yerimizden kalkip, cocuklu ve uzun sakalli bir müslüman amcanin yan sirasina oturduk. Arkamizdan bir süre bagrindilar kendi dillerinde. Allahtan bir süre sonra uyuyakaldilar ve vagona sessizlik hakim oldu, biz de biraz rahatladik.
Kandy'e vardigimizda gece yarisi olmustu. Istasyon görevlisine gidip nerede bir otel bulabilecegimizi sorduk. Bu saatten sonra oraya gitmek icin taksi bulmanin mümkün olmadigini söyleyince sinirli ama edepli bir sekilde bunun sorumlusunun tren oldugunu, 9 da burada olacagimizin söylendigini belirttim. Adam da bana özür dilercesine bildigini söyleyince sakinleserek istasyonun sabaha kadar acik olup olmadigini sordum. Hayatin nerdeyse 10'da bittigi bu yerde sabaha kadar istasyonun acik olmasi mucize gibiydi. Görevlinin bulunduğu alana yürürken gözümüze carpan restroomda uyumamizin güvenligimiz acisindan bir sorun yaratip yaratmayacagini konustuktan sonra buraya gittik. Uyku tulumlarini cantamizdan cikardik ve oldukca rahatsiz olan tahta banklara uzandik. Uykuya dalmadan evvel en son düsündügüm Isvicre'deki trenlerin asla rötar yapmadiklariydi...'

12 Aralık 2010 Pazar

ve okyanusu da gormeden yapilabilirmisiz... TISSA - SRI LANKA

12 Aralık 2010
Her gun yasadigimiz otobus maceralari gitgide iskenceye donmeye basladi. Ayni muzikler, ayni bakislar, mola yerinde otobuse binen meyva, takvim, Budist dua kitapciklari satan saticilar...Bu seferkinde ustelik otobus hinca hinc doluydu ve muavin para toplamak icin yanimiza geldiginde cantamdan para cikarmamin imkansiz oldugunu anlatan caresiz bir ifade ile baktim. Ayni anda hem otobusun sallantisi ile ziplamam, hem o anlarda kimsenin kafasina gecmesin diye cantama hakim olmam, hem düsmemek icin tutunmam, hem de boynumda pasaportumun arasinda duran parayi cikarmam zordu tabi. Neyseki duruma alisik olmadigimizin ve kolay kolay da alisamayacagimizi anlayan muavin birilerinden rica etti ve biz de bir koltuga oturduk.

İşte budur...
Kirsal kesme gittikce insanlarda gittikce daha da samimilesen, beklentisiz bir tutum icine girdiklerini gözlemlemeye basladik. Büyük bir merakla nerden geldigimizi, ne kadar zamadir Sri Lanka'da oldugumuzu ve ne kadar daha kalacagimizi, adlarimizi ve hatta dinlerimizi bile soran oldu.
Din ozellikle hayatlarinda büyük bir yer tutuyor Sri Lankalilarin. Her adimda bir büyük bir vitrin icine oturtulmus, önünde sunagi olan bir Buda heykeli var nerdeyse. Halkin %70'ini Budistler, %7'sini Müslümanlar, geri kalanini da Hindular ve Hiristiyanlar olusturuyor. Müslümanlar, zamaninda ticaret yapmaya gelip liman kisimlarina yerlesmis, sonrasinda da kirsal kesimlere de dagilmis Araplardan olusuyor. Hiristiyanlar ise once tarcin ticaretini ele gecirmek isteyen ama ardindan adayi sömürgesi haline getiren Portekizlerin yani sira Portekizlerden kurtulmak icin Sri Lanka kralinin yardim istemesi uzerine gelen ve yerlesen Hollandalilardan olusuyor. Tabi sonrasinda adanin Ingilizlere de gecmesi uzerine Hiristiyan toplulugunun daha da büyümesine neden olmus.
Aslinda halk olarak oldukca egitimliler, su anda %91 lik bir okur yazarlik orani var. Ingilizlerin de ülkeyi terketmesi üzerine, dogal kaynaklarinin zenginligi ve halkin da egitimli olusundan dolayi Asya'nin ekonomik olarak en önde giden ülkesi olacagina inanilmis. Ancak bu sefer de nüfusun %30 unu olusturan Tamillerden cikan Tamil Kaplanlarinin terörist saldirilari sonucunda ülke daha da geriye gitmis. Tam baris anlasmalari imzalanirken 2004'te olan tsunami felaketi de üzerine ekonomiyi daha da kötülestirmis.
Tissa'ya vardigimizda susuzluktan dilimiz damagimiz kurumus sekilde bir bakkala daldik ki bir adam

Doğaya gel...
oldu arkamizdan yine. Önce tuktukcu sandik, ancak bize gölün orada pansiyonu oldugundan ve bizi bakmamiz icin oraya ücretsiz götürebileceginden bahsetti. Hatta az evvel kasabanin yakinindaki Yala Ulusal Parki'nda safari yapmaya gidecek olan 2 Fransizi da götürdügünü de söyleyince ve biz de kasabanin icinde kalmak istemedigimizden kabul ettik.
10 dakikalik bir tuktuk yolculugu sonrasi pansiyona vardik. Sirin bir mustakil evdi. Aslinda odamiz oldukca sicak ve rutubetliydi. Ama yine de kalmaya karar verdik. Odada yerde duran Bob Marley posterinin kalmamizla hic bir ilgisi olmadigini özellikle belirtmek isterim. Tabi ortada Fransizlar da yoktu, zaten daha sonrasinda karsilastigimiz her fransiza Tissa'ya gidip gitmediklerini sordum.
Bize gölde timsahlarin oldugunu söyledi, ben de timsahlarla karsilikli sigara tellendirmek istedigimi dile getirerek göle dogru yürümeye basladik.
Yolumuza cikan her insan bize en icten gülümsemeyle merhaba deyince ben de neselendim. Her adimda daha da güzellesen manzarayla kendimden gecip herkese büyük bir mutlulukla ben de merhaba demeye basladim. Hatta bir noktadan sonra gülümsemekten dudaklarim iyice kasildi. 
Ve insan ağaçtaki maymunu keşfetti...
Etrafimizda ucusan daha önce adini sanini seklini ve semalini bilmedigim kuslar, kurbagalar, nilüferler, pirinc tarlalari, bu tarlalarda calisan köylüler, muhtesem güzellikteki cicekler beni benden aldi. Agaclara deginmiyorum bile, hayatimda görmedigim kadar heybetli ve görkemlilerdi. Gölün icinde yillanmislardi. Bir tanesinin üzerinde duran meyvalarin ne olabilecegini tartisirken fark ettik ki uyuyan yarasalardi. Gündüz vakti bu agaclarda uyuyorlamis. Karanlik basinca da köydeki mango, hindistancevizi agaclarina dadanip meyvalari parcaliyorlarmis.
Yolda ilerlerken kucuk bir tapinakta birkac kiza Ingilizce dersi veren bir rahibe rastladik. Budist rahip bizi büyük bir tevazu ile iceri davet etti. Hem tapinagin her kösesini gezdirdi hem de Nirvana'ya yolundaki asamalardan teker teker bahsetti. Her tapinakta oldugu gibi burada da ihtisamli bir Bo agaci bulunuyordu, Buda'nin aydinlandigi ve aydinlanma yolunda kendisini her daim koruyan kutsal agac. Her tapinakta rastladigimiz cana 
Uyuyan yarasalar...
benzeyen pagodalardan burada olmadigini fark edince, bize insaata basladiklarini soyledi ve hatta cizimleri de gösterdi. Sonrasinda da bizi bas rahip ve 14 yaslarindaki varisi ile tanistirdi. Oradan ayrilirken bizi yol boyunca koruyacagini söyledigi düz bir beyaz ipi dua ederek bileklerimize doladi.
Dönüs yolunda farkli bir rota izleyince kaybolduk, kaldigimiz pansiyonun adini da bilmedigimizi fark edince soguk su icmek yerine meydanda vardigimiz bir bakkaldan asiti kacmis gazoz ictik.
Ancak Irem'in yol boyunca deli gibi fotograf cekmis olmasi isimize yaradi, fotograflari gösterdigimiz bir polis yeri hatirlayip bize tarif etti. 10 dakikaya kadar pansiyona vardik.
Odamizda cikinimizdaki son kalanlari yiyip odanin hemen önündeki masaya yerlestik ki bizi buraya getiren adam gelip oturdu, Susa.

Sigaramdan isteyince yine kuralimi söyledim, erkegimi ve sigarami paylasmam. Ama yine de dayanamayip ikram ettim. Pansiyonu isletenin ablasi oldugunu söyledi. Buraya turistlerin genelde yarim saatlik uzaklikta bulunan Yala'da safari yapmak icin geldiklerinden bahsetti. Bir sure bizi de bu tura katmak icin ugrasti, fakat fazla paramiz olmadigindan ve yolumuzda dogal cangillar bulundugundan düsünmedigimizi söyledim. Zaten gün icerisinde gördügüm maymunlar, iguanalar, papaganlar beni oldukca tatmin etmisti. Yine de israrinda devam edince bir dahaki gelisimizde yapacagimizin sözünü vererek en sonunda ikna ettik.
Ertesi gunku programimiz tam belli degildi, önce Ella'ya gidecektik ama sonrasinda orada kalir miyiz devam mi ederiz artik gidince karar verecektik...


 

11 Aralık 2010 Cumartesi

tangalle'in okunusu tangola aslinda... TANGALLE - SRI LANKA


Balkon Manzaramız
11 Aralık 2010
Yine cilgin bir 2,5 saatlik otobus yolculugu sonrasinda bu balikci kasabasina ulastik. Otobuste calan muzigi bastirmasi icin taktigimiz kulakliklar ise ise yaramadi. Bir dahaki sefere kulak tipasi deneyecegiz, bulursak tabi.
Devir malum ekonomi devri, o yuzden de fazla para harcamamak adina once supermarkete ugrayip bizi birkac gun idare edebilecek yiyecek aldik.
Unawatuna'da yaptigimiz gibi sahile inip kalacak bir yer bulmayi planlamistik. Zor bir yürüyüs parkuru sonrasinda gorduk ki burada sadece asiri luks oteller bulunmakta. Yani bizim gibi hipiden bozma gezgin edasiyla cantalarinda 2 gun yiyecek stoklari ile dolasan sahislar icin pek dogru yer degil. Ancak vardigimiz yer o kadar guzeldi ki... Lagün, maymunlarin uzerinde zipladigi tropikal agaclar, 2 millik kumsalin okyanus ile birlestigi bir cennet parcasi. Dolayisiyla oturduk pazarliga tum otellerdeki resepsiyon gorevlileri ile. Biraz acindirma, 
Lagün
biraz serzenistle en sonunda 3000'den 1500 rupiye düsürdük gecelik ucreti.
Buradaki yerel halkin daha iyi niyetli oldugunu fark ettik, bize gercekten yardimci olmak icin calistilar. Hatta Irem'in "bak bizim paramiz yok, o yuzden bizden medet umma" demesine ragmen bizimle birlikte otel otel gezdiler. En sonunda da ertesi gun icin balik yemeye davet ederek yanimizdan ayrildilar.
Biz de hemen jungle manzarali balkonu olan, okyanus sesini isittigimiz odamiza yerlestik. Aksam olmustu yine. Balkonumuzda bir sürü sinek ve haseratla birlikte ton balikli sandviclerimizi yedik, uzerine de tatli olarak Irem'in zorla aldigi ve o yuzden de kendisinin tasimak zorunda kaldigi ananas. Gerci yerken hic gocunmadim, o ayri...


2 Millik Kumsal ve cennet
Temiz havanin carpmasindan mi yoksa hala uzerimizden atamadigimiz jetlag etkisinden mi anlayamadigim bir nedenden ötürü yine erkenden yattik. Ancak bu sefer gece yarisi bir adamin aci cigligi uzerine uyandik. Bu luks otelde kalan musteriler tek biz olunca tedirgin olup kalktik ve balkona gectik. Her yer zifiri karanlikti ve tek duyulan azgin okyanus dalgalarinin sesiydi. Agzimiza birkac biskuvi atip uzerine de sigaralarimizi tellendirirken Istanbuldakileri taciz ettik, ardindan tekrar yataga donduk ve ondan sonra gozlerimizi sabah actik.
Geceyarisi cigliginin gizemi kendini korudu. Belki de Irem ile ayni ruyayi gormustuk, kim bilir!
Her ne kadar kendimi bir an once okyanus sularina atmak icin sabirsizlansam da dalgalarin büyüklügü ve siddeti beni ürküttü. Sonrasinda otel personelinden ogrendik ki bu cennete turistler dalgalar yuzunden pek gelmiyormus ve bu yuzden de bu kadar bakir kalabilmis. Ancak yine de anlamadigim turistlerin gelmedigi bu yere, neden bu kadar fazla yatirim yapilmis olmasiydi. Issiz olmasinin nedeni olarak sezonun daha tam acilmamis olmasi diye dusunmustum ben. Hic mi sezon acilmiyordu ki? Gerci bundan gocundugum soylenemez, 2 milden fazla uzanan kumsal bize kalmisti. Biz de tabi ki bu 2 millik kumsali bastan sona yürümedik. Sadece 300 metre, o da en iyi ihtimalle.
Yine öglene dogru yola ciktik. Adanin ic taraflarina geciyorduk. Sirada Tissa vardi...

10 Aralık 2010 Cuma

Huhuuuu biraz kum, biraz okyanus zamani... UNAWATUNA - SRI LANKA



Otobüs içi cümbüşü
10 Aralık 2010
Sabah uyandigimda kendimden beklemedigim bir ongoru gostererek Hindistan oncesi Colombo'ya ugramamizin yolculuga ruhen ve bedenen hazirlanmamiz adina oldukca faydali olabilecegini düsündüm. Oglene dogru, Georg'un da onayi uzerine yükümüzün yarisini evde birakip "daha hafif" olarak yola ciktik.
Etrafta bolca bulunan askerlerden birinin yardimi ile caddeden Galle'a giden otobusu cevirip bindik. Her ne kadar yukumuz nispeten az da olsa, yine de kocaman cantalarla "cevreye rahatsizlik verici" turden hareketlerde bulunmamizdan pek fazla insan gocunmadi, aksine hemen birileri yardimci olup oturmamizi sagladi.
Otobus yine dikkat cekici idi. Sofor arkasindaki paravanda, uzerinde nüfusun %70ini olusturan Sinhalalarin dilinde yazilmis metinler bulunan kocaman bir Buda posteri, bizim minibuslerin "o simdi asker" yazisinin bulundugu alinda da boydan boya noel agacini susleyen ve devamli rengarenk 

Okyanusa dokunan kumsal işte...
yanip sonen isiklarin aynisi, otobusun hem on kismina hem de arka kismina yerlestirilmis kocaman hoparlörlerden yayilan Sri Lanka muzigi ile buyuk bir curcuna icerisinde ilerlemeye basladik. Colombo'dan cikana kadar trafikle bogustuk. Sahil seridinden guneye inmeye basladigimizda, sagimizda bizimle ilerleyen okyanusun hazzi soforun deli surusu ile biraz sarsildi. Bizim minibusculere manyak gibi suruyorlar deriz ya, gunahlarini aliyormusuz megerse. Yollarin fatihi cidden de Sri Lanka otobus soforleriymis.
Hoplamalarla, ziplayip kafalari tavana carpmalarla, Ingiliz usulü ters giden trafik akisiyla mola yerine ulastigimizda otobusun esas gidecegimiz yer Unawatuna'dan gectigini ogrenince Galle'a ugramak zorunda kalmayisimiza sevindik.
Kisi basi 160 rupi (1,5 USD) odeyip basladigimiz otobus yolculugu 4 saat sonunda Unawatuna'ya ulasmamizla sona erdi.

Muhteşem bir gün batımı, okyanusta
Once kalacak bir yer ayarlamamiz gerekiyordu. Sahile indik ve guesthouse dedikleri genelde düsük butceli pansiyonlardan icimize sinene girdik. Gecelik 1000 rupiye (10 USD) anlastik. Cibinligi ve ulkedeki her otelde, pansiyonda zorunlu tuttuklari tavan pervanesi ile sirin ve oldukca da romantik bir odaya yerlestik. Hemen kendimize sahile attik. Ama saat bese geldiginden ilk okyanus deneyim hevesimizi ertesi gune ertelemek zorunda kaldik. Turkiye'de sicak oldugunda havanin genelde 8 gibi kararmasina alisik bir insan olarak gunesin 6'da batiyor olmasini cok yadirgadim aslinda. Ne yapacaksin, burada da kis iste.
Yine de bizi bekleyen bir gun batimi vardi.
Tam cikarkan pansiyon sahibi kadin bize binbir tembihte bulundu: Sakin tenha yerlere gitmeyin, yerel delikanlilarla sakin konusmayin, cok dikkatli olun, gece kalmayin, icki icmeyin...
Haliyle iskillendik.
Kumsaldan okyanusa uzanan palmiyeler, muz, hindistan cevizi ve mango agaclariyla, altin rengi kumuyla kartpostal gibiydi kumsal. Bir kose bulup mangomuzu yemeye basladik ki dakika bir gol bir seklinde bir Sri Lankali bitti hemen yanimizda. Yerellerin Ingilizcelerinden zaten tek kelime anlamazken bir de basladi sorular sormaya. En sonunda "no english" demeye basladik ki bu sefer benim sigarama sulanmaya basladi. Kesin bir tavirla, erkegimi ve sigarami paylasmam dedim. Ise yaramadigini gorunce yerimizden kalkip diger turistlerin yanina kactik.
Enfes bir gunbatimi sonrasinda lokal biralardan birini denemeye karar verdik. "Lion". Gercekten ferahlatici oldu.
Ucuncu gunumuzdu Sri Lanka'da. Ama daha simdiden insanlarin bize dadanmasindan rahatsiz 

Bitmek bilmeyen satıcılar...
olmustuk. Yolda yurumek nerdeyse mumkun degildi. Yanimizdan gecen her riksa (yerel dilde tuk tuk) soforu durup "taksi" demesi, insanlarin ellerinde devamli bilumum boncuk, tisort, meyva vb. ile yaklasip birseyler satmaya calismasi, hersey icin pazarlik yapmak zorunda olmak oldukca itici gelmeye basladi. Bu cennet gibi yerde de kesinlikle nefes aldirmiyorlardi.
Gunde 400-500 rupi (yaklasik 4,5 USD) kazanan insanlarin tek beklentilerinin turistten olmasi elbette dogal. Ama yine de kendi acimdan baktigimda oldukca sinir bozucu. Hatta yardim etmek isteyenlerden dahi bir sure sonra "bizden acaba ne bekliyor" seklinde suphe duymaya basliyor insan. Bugun otobuste oldugu gibi... Bir adamla konusmaya basladik, hemen telefona sarildi ve burada kalacak bir yer ayarlayacagini soyledi. Biz gidip kendimiz bakariz diyince bizimle gelmek icin israr etti. En sonunda Irem paramizin olmadigini soyleyince kendi duraginda indi.
Allahtan cok muhafazakarlar ve tehlikeli de degiller. "Bizi rahat birakin" dedigimizde dayilanmadan efendice gidiyorlar. Bir de askinti olsalar muhtemelen burada 3 gunden fazla kalinamaz.


Yerel bira Lion
Saat 8 gibi odaya donduk. Erkenden kalkip gunes, okyanus ozlemimizi gidermeyi planliyorduk ki gozlerimizi ancak 9.30 gibi acabildik. Herhalde en son 17 yasinda sabahladigim bir yilbasi partisinden sonra ancak bu kadar uyumusumdur.
Hemen hazirlanip plaja indik ve ilk kez okyanusa girdik, kocaman dalgalarla savasarak.
Oglen orayi da terkederek bir sonraki duragimiza dogru harekete gectik, baska bir kumsal: Tangalle.

9 Aralık 2010 Perşembe

Olur olur ikinci gün de olur.. COLOMBO - SRI LANKA

9 Aralık 2010
Rahati bulduk tabi, yerimizden kalkmak kolay mi? Oglene geliyordu kendimizi en sonunda disari attigimizda. Yagmur yagiyordu bardaktan bosalircasina ve semsiyemiz yoktu. Kapinin onunde 20 dakika bekledikten sonra semsiye alacak bir magaza buluna kadar kosmaya karar vererek ve "rahmettir bu yahu" diyerek attik kendimize yola.
Nefes nefese kalmamiza ramak kalmisken bir semsiye edinebildik.
Turist edasiyla etrafi sayrede seyrede ilerlerken bir adam yanimiza yaklasarak bugunun Budistler icin onemli bir gun oldugunun ve bu nedenle de Gayamana 
GAYAMANA TAPINAGINDAKI PEGODA
Tapinagi'nda bir seremoni duzenlendigini soyledi, yani en azindan biz oyle anladik. Buradakilerin Ingilizcelerini anlamak gercekten de cok zor.
Sri Lanka turuna bir tapinak ve seremoni ile baslamanin cok dogru olacagi inanciyla yonumuzu degistirdik ve tapinaga dogru ilerlemeye basladik. Binlerce insana yön sorarak oraya ulastigimizda malesef hersey bitmisti.
Tapinaklara girilirken ayakkabilarin cikarilmasi gerekiyormus. Hava gunesli olsa idi elbette bunu buyuk bir mutlulukla yapabilirdim, hatta Sri Lanka'larin cogunun yaptigi gibi ben de ciplak ayakla yollarda mutlu mesut yuruyebilirdim. Ama yagmur ve ayaklarimda da botlar olunca suratim asildi. Zira cikardigimda tapinagin icine degil, ustu acik ve dolayisiyla islak avluya girecektim. Tabi ki bu problem degildi, esas problem islak ayaklarima coraplarimi giyerken cikacakti. Neyse dedim, akilsiz basin cezasini ayaklar cekermis diye hayiflanarak, terlik giymedigim icin bol bol kufur ederek cikardim botlarimi ve iceri girdim.
Koskocaman Buda heykelleri karsiladi bizi. Sagda Buda, solda Buda, karsida Buda, ayakta Buda, lotusta Buda, gozu acik Buda, meditasyondaki Buda ve buram buram yasemin kokusu.
Ikinci avluda ise bize merhaba diyen bir fil oldu. Kafasini devamli "hu" cekenler gibi saga sola salliyordu ve kocamandi. Icimden gelen ona sarilip opme durtusunu bastirip fotograf cekmekle yetindim. (kendimle gurur anim)
Ikinci ve ucuncu kapali alanlar daha ziyade muze gibi yerlerdi, en azindan oyle deniyordu, ama bence bit pazarindan farki yoktu; antika saatler, eski pusku mobilyalar, eski para koleksiyonlari, hatta trompet. Bir amca bizi surukleyip porselenden yapilmis bir Buda heykelinin önüne getirdi. Heykelin önünde asagi yukari egildiginde Buda her yerde seni izliyor gibiydi. Amca, aska gelmis bir sekilde Cin Mali, Cin Mali diye bagiriyordu.
Seremoniyi kacirmanin verdigi huysuzlukla disari cikip yola devam ederek antik sehre ulastik. Antik sehir bizi luks oteller zinciri ile karsilayinca lokal bir restorana gidip Sri Lankalilarin sabah aksam yedikleri köri - pilavi denemeye karar verdik. Restoranin hijyen kosullarini begenmeyip yemege burun kivirdim ama Irem'in suratindaki tatmin ifadesini gorunce ben de kasiga sarildim. Fransizlarin dedigi gibi OLALA! Doydum.
Aksam Georg icin tesekkur yemegi pisirecegimizden dolayi donus yoluna gectik. Okyanus seridinden yurumeye basladik. Sahil boyunca yerlestirdikleri hoparlorler sayesinde muzigimiz hic eksik olmadi. Evet, Sri Lankalilar muzigi daha dogrusu yuksek volumlu muzigi gercekten de cok seviyorlar.
Markete ugrayip alisverisimizi yaparak eve donduk. Sarap, lezzetli bir yemek tabi ki guzel bir 

Tapınaktaki ilk filim..
muhabbete de sebep oldu. Bir de Istanbul'la da skype yapinca keyfimize diyecek yoktu...
Herkes kendi hikayesini anlatti. Georg gezdigi ve yasadigi bir sürü ülkeden sonra 2 senedir de burada yasiyormus. Büyük bir lüks icinde yasarken cektigi yalnizliktan konustuk bir sure. Hele ki daha oncesinde bir kiz icin Amerika'ya yerlesecek kadar romantik ve duygusal birinin bunu kaldirmasinin oldukca zor oldugunu tahmin ediyorum. Geceyarisina kadar sarap ve muhabbet devam etti. Yattigimizda ertesi gun yola cikacagim icin heyecanliydim... Sahillerin ve "normal" ten rengimi bulmanin zamani gelmisti.

/

3606 mil uzakliktaki bir adada... COLOMBO - SRI LANKA

9 Aralık 2010
Dubai'den ayrilip Sharjah'a geldigimizde tek dusundugumuz ucaga binip yine uyumakti. Kontrollerden gectik, kalabaligi yardik, hatta agzimiza birkac lokma bile atip ucaga vardik. Bu sefer ucak kalabalikti. Colombo daha popüler bir destinasyon olsa gerek diye dusunduk. Hatta ucaga girdigimizde fark ettik ki Irem ile yanyana bile oturamiyorduk. Sansli olan bendim ama, pencere kenari bana dusmustu.
Havaalanında bir Aslı...
Ucak kalkmak icin pistte yol alirken artik dayanamayip yanimda hala cep telefonu ile konusmakta olan ablaya soylendim: "E kapasan da olmesek be abla". Turkce soylemis olsam da ses tonumdan ve ates sacan gozlerimden anladi ne demek istedigimi ve hemen kapatti. Ben de uyudum. Girdigimiz binlerce turbülans bana besik gibi geldi, 4 saat 15 dakika boyunca sallana sallana ucarak sabah 3.30 sularinda havaalanina vardik. (Turkiye saati ile 00:00)
Ilk defa Turklerden vize istemeyen bir ulkeye giris yapmanin heyecanini yasiyordum ki pasaport kuyrugunda basladi kafamdaki tilkiler dile gelmeye: Asli, ya yanlis baktiysan ve burasi da vize istiyorsa? Ya memur tipini begenmez ve giremezsin kardesim buraya derse? Ya kalacagin yerden rotana kadar her ince detayi sorup cevaplari tatminkar bulmayip Sri Lanka'ya giris yapmaktan hayatim boyunca seni men ederse? Allahtan bu paranoyak dusuncelerimi dagitan etraftaki Buda heykelcikleri oldu. Sira gelip giris muhru pasaportuma basilinca icim en sonunda rahat etti.
Bagajlarimiza da sag salim kavusunca havaalanini dolasmaya basladik. Colombo'da bizi agirlayacak ev sahibimizin Johnny Walker siparisini alarak cikisa dogru yonlendik. Once biraz para bozduralim dedik. Normalde karsina cikan bir döviz burosuna gidip isini halledersin degil mi? Ama burasi Sri Lanka; dolayisiyla hersey turist avi ile ilintili. Yanyana dizilmis burolarda calisanlarin hepsi ciglik cigliga; abla bu tarafa, abla bize gel (tabi bu Turk pazar dili, normalde sadece A, O, Hey diye bagiriyorlar)En fazla samata cikarana gittik Irem'in istegi uzerine ve ilk Sri Lanka rupilerimize kavustuk. 1 dolar = 109,68 rupi.
Turist ofisinden otobus duragi hakkinda bilgi alip disari ciktik. Once servisle otobus duragina gidip oradan da 28 km uzakliktaki Colombo'ya giden otobuse binecektik.
Havaalani onu hinca hinc doluydu. Bagirismalar cagirismalar arasinda ayrica her adimda bir taksici gelip "sizi gotureyim" diyordu. Hafif bir akli karisiklik ya da bocalama taksicinin daha da konusmasina, bizi kolumuzdan tuttugu gibi bir yere surukleyecegine inanmaya basladim. Kesin cevaplar verdim: "Hayir, otobusle gidecegiz".
Servisi beklemeye basladigimizda etraftaki askerler dikkatimi cekti. her yerde kocaman tufekleri ile dolasiyorlardi, ustune ustluk bir de bagirip cagiriyorlardi. Daha once yaptigim arastirmaya gore burasi demokratik sosyalist bir cumhuriyetti guya. Bir de Tamil Kaplanlarinin terorist saldirilari da sona ermis deniyordu. Dolayisiyla, bu kadar askerin ne yaptigi hakkinda bir fikir yurutemedim.
Servis geldi, soforle konustuk ve tam biniyorduk ki bir asker hepimizi indirdi. Tabi uslu kizlar olarak emre karsi gelmeden halkla birlikte beklemeye koyulduk. Servis otobusu askerle birlikte uzaklasti. Yarim saat sonra ayni otobus geri geldi, icinde 10-15 tane askerle birlikte. Kanimca onlari almaya gitmisti. En sonunda bindik servise ve otobus duraklarina dogru yola ciktik.
Hafif ruzgarla burnuma yasemin kokusu geldi ve herkese gulumsemeye basladim. Havaalanindan ciktigimizda suratimiza carpan o rahatsiz edici nem yok olmustu. Yagmur sonrasi ferahligi vardi.
Servisten inip etrafimizda 360 derece dondukten sonra binmemiz gereken otobusu bulduk, rengarenk boyanmis otobusun muavini COLOMBO, COLOMBO diye bagiriyordu.
Ondan sonrasi 80 li yillardaki Cicek Abbas zamanlarindaki minibus hikayesi: Yuksek sesle muzik,
Otobüs içi. pek eğlenceli
bagirarak konusan insanlar... Isin komik yani otobuste Desperado filminin muziginin calmasiydi, o yuzden de bir an supheye dustum, asya diye guney amerika'ya gelmis olmamiz mumkun muydu?
Irem ile aptal aptal etrafi seyretmeye koyulduk. Insanlar biniyor, iniyor, bagiriyor, 200 rupi oduyor, muavin her durakta colombo, colombo diyor... Yarim saat sonra inmemiz gereken yere (Pettah) kavustuk.
Ben daha otobusten inmemistim ki Irem bir baktim bir riksa (tuk tuk) soforu ile pazarliga baslamisti. Kalacagimiz evin sahibi bu konuda bizi uyarmisti, mutlaka pazarlik edin demisti. En sonunda 200 rupiye anlasip ilk tuk tuk deneyimimizi yasadik.

İlk rikşa-tuktuk turu
Hava kapaliydi, 5 dakika sonra gidecegimiz yere vardik ve kalacagimiz evi bulduk. Yani ne diyeyim, herhalde hayatimda boyle bir luks yasamadim. Zira bir rezidansin 24. kati idi, sol tarafta gol sag tarafta ise okyanus... Harika bir balkon. Minimal mobilyalar. Bize ayrilmis ozel bir oda...
Vardigimizda ev sahibimiz olan Avusturyali adam spor salonuna gitmisti ve kapiyi da bizim icin acik birakmisti. Hemen dusa girdik. Uzerimizde hem Turkiye hem de Birlesik Arap emirlikleri kokusu sinmis giysileri degistirdik. Uyumak icin hala dayanmak zorundaydik, zira ev sahibini beklememiz gerekiyordu.
Kahveyi koyuncaya kadar geldi allahtan. Hemen basladik sohbete. Bir Avusturya firmasinda proje koordinatoru olarak calisiyormus Georg ve 2 senedir de burada yasiyormus. Kendisinden Sri Lanka hakkinda genel bir bilgi aldik. Zaten ilk sorum da bu kadar asker olmasinin nedeni oldu. Gecen sene daha betermis, teror saldirilarinin devam ettigi donemlerde kontrol icin bizi en az bes defa durduruyorlardi dedi. Simdi daha azalmis ama yine de kuvvet gosterisi baabinda askerler her yerde. Teror grubunun liderini olduren su anki baskan, ulke her ne kadar cumhuriyetle yönetiliyor olsa da "dünyada ilk kez terörü bitiren baskan benim" sifatiyla hafif bir diktatör havasina girmis. Ama esas vurusu yapan ordu generali de politikaya soyununca birbirlerini yemeye baslamislar.
Ulkenin %60'ini Sinhala, %30 kadarini da Tamiller olusturuyormus. Tamiller daha ziyade adanin kuzeyinde yasiyorlar. Tabelalarda ve reklamlarda ilgimi ceken de bu iki halkin dillerinin de yaziliyor olmasi, tabi bir de Ingilizce. Hemen hemen herkes biraz Ingilizce biliyor. Ama anlayana. Ne Irem ne de ben, tek kelime anlamadik konustuklarindan.

Sri Lanka manzaramız.
Georg ise gittiginde biz de en sonunda uyuduk. Ogleden sonra uyanip biraz gezmeyi planliyorduk ama uyandigimizda kendimize gelmemiz aksami buldu. Sadece ufak bir yuruyus yapmak icin disari ciktik, ama elimizdeki haritanin yanlisligi ve insanlarin da "bilmiyorum" yerine bambaska yönleri gostermeleri uzerine kaybolduk. Tabi yakalandigimiz muson yagmuru da olaya ayri bir zevk katti. Geri dondugumuzde kelimenin anlamiyla donumuza kadar islanmistik.
Yine de dunyanin obür ucunda olmanin, hayalimizi gerceklestirmek adina girdigimiz bu maceranin hazzi ile gülümsüyorduk.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Dubai dubai, bosver sen devam et emi DUBAI - BAE

Sahil şeridi
Gece ve Dünyanın en yüksek binası..
Dubai Fountain show
Dubai Fountain
İşte Dubai...
Havaalanı önü..
ve denize dokundum...
8 Aralık 2010
Kendimi yola hazirliyor olma adina check in yaptirip suratimda aptal bir siritisla etrafta dolanmak icin havaalanina erkenden gitmeyi seviyorum. Irem ile Air Arabia'nin kontuarlarina dayanip gorevlilere ne yaptigimizin ve neden Sri Lanka oldugunun aciklamasini yaptiktan sonra, her yerinden esyalarin sarktigi kocaman cantalarimizi teslim edip sigara icmek icin disari ciktik. Gunun son ucusu oldugu icin Sabiha Gokcen'de kalabalik yoktu, yani giden gitmis kalan kalmisti. Kalabalik olmayinca da tabi ki hersey daha rahat ve duzenliydi. Sigara esliginde telefonda son vedalarimiyi ettik, yola cikis fotograflarimizi cektik. Ardindan iceri girip, pasaport kontrolunden sonra Duty Free'de tum ickilerin sadece fiyatlarini kontrol etmekle yetinerek salonumuza gittik. Ucakta bizi karsilayan Arap müziginin cilgin ve hareketli ezgileri ile 2 kic ve 3 gobek atip yerimize oturdugumuzda baslayan ezan ve akabindeki yol duasina amin dedikten sonra hayatimda bir ilk gerceklesti; ucak yarim saat erken havalandi. Havaalani misali ucakta da fazla insan yoktu. Kimsenin bu aralar Sharjah'a gidesi yok anlasilan... Ama bunun bize oldukca yararli bir donusu oldu. Her yolcuya 1 degil tam 3 koltuk dusunce herkes Business tadinda yata yata uctu. Tabi yorgunluktan artik bitmis olan Irem ve ben ise uykuya gülümseyerek daldik. Gozlerimizi actigimizda Sharjah'a iniyorduk. 4 saatlik kesintisiz bir ruya terapisinden sonra transit vizelerimizin orijinallerini almak icin "HALA" salonuna yollandik. Daha sonrasinda da goz taramasina girdik, nedenini sormadim acikcasi, malum hem uyku sersemligi vardi hem de yolculugun daha ilk gununde sinirlenmeyeyim istedim. Irem'in arkadasi Serkan'i beklemek uzere gul yaginin buram buram koktugu havaalanindan ciktik ve hemen onundeki banklara kurulup etrafi izlemeye basladik. Klasik bir havaalani onu... Kucaklasmalar, kocaman valizler, arac bekleyen insanlar. Sadece alisik olmadigim insan tipleri; Hintliler, Pakistanlilar, Malezyalilar, Araplar... Sabahin 8'i idi ve hava serindi. O yuzden iceride beklemeye, bir yandan da uyuklamaya basladik. Gozlerimi bir ara araladigimda televizyondaki dilleri dudaklarinin koselerinden sarkmis develerin hipodromdaki ezeli yarislarini gorunce tekrar simsiki kapattim kabustur niyetine ve gordugum o saniyeleri aklimdan kazimaya calistim. Yarim saat gecmisti ki Dubai'nin basarili mimarlarindan ve Irem'in de universiteden arkadasi Serkan bizi gelip aldi. Sharjah'tan cikip Dubai'ye ilerlemeye basladik. Yol boyunca bir cumle kurup ikinci cumlenin ortasinda uyuya kaldim. Malum henuz kahvemi icmemistim, bir cumle kurabilmis olmam bile bir mucize idi en nihayetinde. Dubai'ye vardigimizda uzerine uzerine gelen gokdelenler karsiladi bizi. Saat 10'a yaklasmasina ragmen ufak bir trafik vardi. Muhtemelen herkes arabalarinda seyahat ettigi icin etrafta yuruyen pek bir insan yoktu. Hersey yapaydi ve para kokuyordu. Cevrede olan birkac agacin bile bir mimari makete sus olsun diye eklenmesi misali sonradan eklendigi belliydi. Kahve icmek ve kahvalti etmek icin sahilde otellerin (gercekten de luks otellerin) oldugu kisma gittik. Restorana oturdugumda dikkatimi ceken tum musterilerin yabanci olmasinin yani sira calisanlarin da yabanci olmalariydi. Etrafta Arap yoktu. Kahvemin ortasina geldigim icin artik duzgun cumleler kurabilecegim inanci ile sorularimi ardi ardina sormaya basladim. Iki senedir orada yasadigi icin dogal rehberimiz olan Serkan bu tarz hizmet islerinde araplarin calismadigini, daha cok Malezya, Filipinler, Hindistan'dan gelenlerin is yaptigini soyledi. Zaten gunun ilerleyen saatlerinde de gordum ki gercekten de hic bir magaza ve restoranda yerel halktan kimse calismiyor. Sadece etrafta dolanip hayattan zevk alma yarisindalar. Yanlis anlasilmasin tabi, tembelliklerinden dolayi degil, sadece adamlarin maddi durumlari iyi, hepsi beyaz yakali olarak tabir edilenlerden... Kahvalti sonrasi sahile inince kendime daha da geldim, gunesi gorunce sarj oldum. Tabi ilk is ayakkabilarimdan kurtulmak, deniz kenarinda yuruyerek kumsalin o ince kumlarini hissetmek oldu. Zaten sonrasinda lokum gibi oldum demek isterdim ama alisveris merkezine gidip yazi yazabilecegim kucuk bir note book almaya karar verince yine stres sahibi bir insana donustum. Acaba daha ucuzunu bulur muyuz seklinde 2 avm dolastik. Hem de bir tanesi dunyanin en buyuk alisveris merkeziymis (dubai AVM) Sonunda da almadim ustune ustluk. Aci bir deneyim oldu. 3-4 milyon insanin yasadigi Dubai hakkinda diyebilecegim fazla birsey yok aslinda. Fazla yapay geldi. Dubai alisveris merkezindeki insan buyuklugundeki baliklarin yuzdugu dev akvaryumu ile, Emirates Mall'daki kayak merkezi ile, hatta yine disaridan ithal ettikleri ve civil civil oterken bile acaba mekanik mi diye merak ettigim kuslari ile pek benim tarzim bir yer degil. Sonucta, bir ulkede her reklamda, her magazada sag tarafta ingilizce sol tarafta yerel dilde yaziyorsa, lokal mutfak deneyimini yasamak mumkun degilse, etrafta kedi ya da kopek gorulmuyorsa o yerde benim nefes almam biraz zor, her ne kadar guzel ve palmiyeli plajlari olsa da... Yine de aksam dünyanin en buyuk binasi Burc Halifi onundeki Dubai Fountain olarak bilinen devasa havuzdaki fiskiyelerle yapilan su sovu oradan suratimda bir gulumseme ile ayrilmami sagladi. 7 gibi Dubai'yi terkederek havaalanina dogru yola ciktik. Artik Colombo'ya gitme vakti gelmisti.

6 Aralık 2010 Pazartesi

sdc birkaç saat..

6 Aralık 2010
Sığamadım...Bağırsak gibi sırt çantamın her yerinden birşeyler sarkıyor. Eminim yolda birşeyler kaybedeceğim ya da kaybetmesem bile bir yerde basıp küfürü kurtulacağım birkaç eşyamdan.
Ağır bir haftasonu oldu, hem fiziksel açıdan hem de ruhsal. Zaten şu anda da göz kapaklarımın dükkanı kapama isteğiyle cebelleşiyorum. Uçağa kadar bekleyeceğim ama.
En sonunda vedalaştım tüm sevdiklerimle. Zor oldu. Bol gözyaşlı. İşin garip tarafı şu son 2 hafta boyunca hayatımda demediğim kadar çok "seni seviyorum" dedim. Malum sevgimi dile getirme özürlülerinden biri olduğum için oldukça şok edici bir açılım benim adıma.
Neyse artik,yola cikma zamani.