27 Mayıs 2011 Cuma

Alemlerden aleme koşasım, ülkeden ülkeye uçasım var... SİNGAPUR

27.05.2011
Bir tuktuk yolculuğu sonrası Phnom Pehn havaalanındaydım. Önce gidip check in yaptırayım dedim. Havayolu firmasının memurunu Türk pasaportu için vize gerekmediğini anlata anlata bir hal oldum. Zorluk çıkarabilirler diyince Malezya’dan dönüş biletimi gösterebileceğimi söylediğimde ancak ikna edebildim. Gel gör ki biletimin çıkışı yoktu, mailimde duruyordu. Tabi memurun bu tepkisi benim de panik olmama neden oldu.
Allahtan havaalanında kablosuz internet varmış, hemen indirip bilgisayarımın masaüstüne attım. Bazen eşeği sağlam kazığa bağlamak lazım... Tekrar Kamboçya’ya dönmek istemedim, en azından belli bir süre.
1,5 saat sonra Singapur’daydım. Pasaport kontrolüne doğru ilerliyordum ki gözüme önce Türk Havayolları uçağı ilişti. Aylardan sonra Türkiye’ye ait birşey görmüştüm. Phnom Pehn’deki Duty Free’de İstanbul’da bıraktığım parfümümden sıkmıştım, evimin kokusu gelmişti burnuma. Bir özlem kıvılcımı çakmıştı. Sonrasında THY uçağını görmemle de hafif bir iç cızırtısı duymuştum. Artık eve dönme vakti gelmişti... Özlemiştim.
Kontrolden sorgusuz sualsiz ‘Hoşgeldin’ pankartlarıyla geçip kalacağım eve doğru yola düştüm.
MRT, Singapur ulaşımının can damarıydı, ülkenin (daha halen bir ülke olduğunu düşünüyordum zira) her köşesine trenle gitmek mümkündü. 1 saate varmadan Avusturalya’dan gelip buraya yerleşmiş beni ağırlayacak olan Dhugal ile buluştum.
Seviyorum Avusturalyalı’ları...
Birası ile karşıladı beni. Bu zamana kadar evinde kaldığım insanlar arasında en pozitifiydi. Tabi eve girer girmez beni karşılayan ve içimi hemen ısıtan binlerce küçüklü büyüklü penguen oyuncaklarından bahsetmiyorum bile. Türkiye’yi de daha önceden ziyaret etmiş olduğundan anılarla muhabbete giriş yaptık.
Singapur’da yaşamaktan pek mutlu değildi. Ama eşi Endonezya’lıydı ve vize probleminden ötürü ancak burada birlikte yaşayabilecekleri için hayatlarını buraya taşımışlardı. Gerçi artık evliydiler, zaten bu yüzden de gelecek sene Avusturalya’ya dönmeyi düşünüyordu.
Dhugal’ın eşi Maria saat 8 gibi geldi eve. Gördüğüm en güleryüzlü insanlardan biriydi. Sıcakkanlı, sempatik, mutlu. Gördüğüm ve karşılaştığım birbirine en aşık çiftlerden biriydi. Özenmediğimi söylesem yalan olur...
Her ne kadar Endonezya Müslüman bir ülke olsa da Maria Hıristiyan azınlıklardandı. Uzun uzun Endonezya’dan bahsettik. Yol rotamdan en son anda Endonezya’yı çıkarmak zorunda kalmıştım. Ancak 5 gün kalabilecektim ve bu binlerce adadan oluşan ülke için bu kadar kısa bir süre yetmeyecekti. Ama içimde kalmıştı Endonezya’ya gidememek, o yüzden Maria ile tanıştığım ve kültür hakkında biraz bilgilendiğim için çok mutlu olmuştum.
Resmi nikahlarını geçen ocak ayında yapmışlardı, eylül ayında da Endonezya’da geleneksel bir düğünle kutlayacaklardı. Giyecekleri kıyafetleri, töreni konuştuk. Tabi ki davet de edildim, eylülde buralara dönmem çok zor olsa da...
Ertesi gün şehri keşfetmek için evden çıktığımda saat 9’a geliyordu. Fazla turistik bir destinasyon değildi. Singapur, finansal bir merkez olarak Güneydoğu Asya’nın en güçlü ekonomisine sahipti. Yolda gördüğüm herkes ‘meşguldü’. Ya telefonla konuşuyorlar, ya hızlı hızlı bir yerlere yetişmek için koşturuyorlardı, ya da ellerinde Blackberry ya da Iphone’larıyla facebook’tan birileri ile yazışıyorlardı. Birkaç tane cebinden film izleyene de rastladım.
Kocaman binalar, gökdelenler vardı. Ama Dubai’den daha estetik görünüyorlardı. Şehrin olduğundan daha yeşil gözükmesi için binaların üzerinden ağaçlar, sarmaşıklar sarkıyordu.
Yemek yediğimiz yer
Saat 11 gibi Dguhal ve Maria ile yemek yemek üzere şehrin ortasındaki birçok yemek tezgahının olduğu kapalı Pazar alanı Lau Pa Sat’ta buluştuk. Dhugal biraz işinden dert yandı. Zira ülkenin %75’ini oluşturan Çinliler, %13’ünü Malaylar, geri kalanını da Hintliler oluşturduğundan kültürel anlaşmazlıklar olduğunu söyledi. En çok da Çinliler’den çekiyormuş. Eleştiri kabul etmediklerinden ve sorumluluk almaktan çekindiklerinden dolayı işlerin yürüyemediğini, bunu dile getirdiğinde de, malum bir Avusturalyalı’yı susturmak pek mümkün değil, ‘kötü adam’ ilan edildiğinden yakındı.
Onlardan ayrılıp ülke turuma devam ettim. Çok büyük bir yer olduğu söylenemez, eve kadar yürümeye karar verdim.
Dönüş yolunda akşama Türk yemeği yapacağımdan binlerce alışveriş merkezinden bir tanesine girdim. Mustafa. Singapur’da bir ekol. İnsanın aklında gelebilecek herşey vardı burada. Özellikle market kısmında bisküvi ve çikolata bölümü dolaşmakla bitmiyordu, envai çeşit vardı. Çin, Hint ve Malay yiyecekleri yoğunluktaydı, ama dünyanın herbir tarafından gelen ürünlere de rastladım. Türk markalarını raflarda görmek yine büyük bir özlem uyandırdı.
Eve gelip zeytinyağlı pırasa yanına da makarna yaptım. Artık dünyanın bu kısmında o kadar fazla balık görmüştüm ki midem ve gözlerim kaldırmıyordu. Dolayısıyla, yanında kaldığım insanlara ne zaman yemek yapsam et hiç kullanmıyordum.
Akşam eve geldiklerinde yemek yedik, film izledik. Ertesi gün bu Güneyasya’nın en pahalı adasından ayrılıp kuzeye yani Malezya’ya geçiyordum. Otobüsle tabi ki. Para birimim yine değişecekti, Malezya Ringiti kullanmaya başlayacaktım.
 

 



 






 

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yerel otobüslerde tek beyaz olmaya bayılıyorum... PHNOM PEHN – KAMBOÇYA

 

Saray
25.05.2011
Tanrı kralların mirası olan, Fransız emperyalizminden halen daha izler taşıyan, pirinç tarlaları, küçük köyleri, tropik sahilleri, egzotik ve vahşi doğası ile Kamboçya bugünlere kolay gelmemişti. İnsanlar daha yeni gülümsemeye başlamıştı. Günümüzün en yoksul ülkelerinden biri olan Kamboçya’nın ve Khmer’in yaşadığı vahşetin üzerinden çok zaman geçmemişti; Khmer Rouge soykırımı.
Khmerlerin nereden geldikleri tam olarak belli olmasa da bazıları kökenlerinin Çin ve Hindistan’a dayandığını söylese de, bazıları ise Güney Asya’dan geçen yolcu oldukları savını savunuyordu. Ancak yine de yapılan kazılarda M.Ö. 1500’lerden kalma, vücut ve yüz yapısı Khmer’e benziyon kemiklere rastlanmış olması tüm yukarıdaki teorileri de bir yandan çökertiyordu.
Önceleri, Hintlilerle yürütülen ticaretin sonucunda Hinduizm’i kabul etmişler, ancak daha sonrasında da Budizm’i benimsemişler. Her zaman komşuları ile büyük problemler yaşamışlar, Siyamlar, Vietnam kökenli Chamların tehditi altında yaşamışlar. 1858’lerde de Siyam tehditine karşı, o sırada Vietnam’da olan Fransızların desteğini isteyen kral, kendini bir anda Fransa kolonisine katılmış olarak bulmuş. En kötüsü de Fransa, Siyamları Siem Reap ve Battambang ile onurlandırmış. En sonunda 1953’te Fransız sömürüsü Kral Sihounouk tarafından sonlandırılmış. Fransa gidince de tacından vazgeçip babasına devretmiş ve akabinde politik parti kurmuş.
Uluslararası arenada tarafsız bir politika izlendiği söylense de o dönemde, Komünist Çin’le olan yakınlaşmalar doğal olarak ABD’nin öfkesini çekmiş. Bu sırada işler tamamen karışıp ABD taraftarı olan Lon Nol kralı bertaraf edip ABD’nin Vietcong’u yok etmesi için Kamboçya kırsalına girmesine izin vermiş. Asker içerisinde bu durumdan dolayı çıkan uyuşmazlık sonucunda da Khmer Rouge ordusu ortaya çıkmış ve yıllarca sürecek soykırım başlamış.
Nisan 1975’lerde ordu, Phnom Pehn’deki hususi ve umumi binalara girip herkesi kırsala sürmüş. Maocu bir tutum içerisinde herkesi köleleştirmiş. Eğitim almalarını, sanatı ve dini de yasaklamış. 1.7 milyon insan katledilmiş. Ancak 1978’de Vietnamlıların burayı işgal etmeleri üzerine 1979 yılında hükümet düşürülmüş. Sonrasında da açlık başlamış, bir yıl boyunca 625.000 kişi de açlıktan ölmüş. 1989 Vietnamlıların gitmesi üzerine ülke yine karışıklığa gömülmüş. 1992’de hem yapılacak olan seçimleri izlemek hem de ülkede istikrar sağlanması için UN-TAC gelmiş. Ancak seçimler yine karmaşa ile sonuçlanmış. Kazanan parti, Hun Sen adlı eski gerillanin başkanlığını yaptığı diğer parti ile tehdit yoluyla koalisyon yapmaya zorlanmış ve en nihayetinde parti düşürülüp Hun Sen diktatörlük dönemi başlamış.
Böyle bir yakın tarihte soykırım, açlık ve onca olay yaşamış olan bu halkın acısından etkilenmemek elde değildi. Ama yine de gülümsemeye başlamışlardı. Hayatta en önemli verdikleri şeyler ise aile bağları ve yemekti. Politika ise pek umurlarında değildi. Phnom Pehn’de beni ağırlayan Ramon’un ev sahibinin dediği gibi: ‘Seçmene en fazla para veren seçimi kazanır.’ Bu deyiş pek de yabancı gelmedi aslında bana.

Ramon'un sineması
Ramon ise 6 ay evvel buraya yerleşmiş bir Hollandalıydı. 10 parmağı 10 marifet olanlardan. Seyahat yazarı, online tur pazarlamacısı, model, aktörü, fotoğrafçı ve en son olarak da Phnom Pehn’de küçük bir sinemayı devralmış. Çok güzel, müstakil bir evde kedisi ile birlikte yaşıyordu. Buralarda yaşayan birçok yabancı gibi hiç geçim derdi çekmeden.
Kuşbakışı market
Tuktukların dışında sakin bir şehirdi. Diğer ülkelerden farkı  ise tuktuk şoförlerinin sadece yabancılara değil herkese saldırmasıydı. Herhalde burada yaşayanlar alışmışlardı. 6 aydan bu yana bir tek ben alışamamıştım. Tek isteğim katil olmadan, hapislere düşmeden eve dönebilmekti.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Ders 125: Heyecan yaptığımda ağzımı açık unutmamam gerekiyor, acaba yolun başından bu yana kaç sinek ve böcek yutmuşumdur? Proteindir, protein... SIEM REAP - KAMBOÇYA

21 Mayıs 2011
Yol gözümde büyüyordu ama yapacak birşey yoktu. Akşam 7 suları servisin kalkacağı, biletimi satın aldığım seyahat acentasının yazıhanesine geldim ve beklemeye koyuldum. Benimle birlikte 3 Kanadalı kız daha vardı, gerçi onlar Pakse’ye gideceklerdi. Ama sanırım herkes aynı otobüsle yolculuk edecekti bir noktaya kadar.
Pakse
Öğrendiğim kadarıyla önce Pakse’ye ‘yataklı otobüsle’ gidecektim. Ardından sabah oraya vardığımda otobüs değiştirip Kamboçya sınırını geçecektim. Sınırdan sonra tekrar başka bir otobüsle Kamboçya’nın güneyine inecektim, tam Phnom Pehn ve Siem Reap ayrımında tekrar otobüs değiştirecektim. Aslında Siem Reap Laos sınırında kalıyordu, yani kuzeyde. Yol olmadığından tüm ülkeyi dolaşıp oraya geçmem gerekiyordu...
Servis minibüsüne bindik, seyahat edecek diğer insanları otellerinin önünden toplayıp terminale gideceğimizi sanırken tekrar yazıhaneye dönüp bu sefer tuktuka bindik.
Pakse
Terminale ulaştığımızda bu yataklı otobüs terminolojisinin ne demek olduğunu anladım. Cidden otobüste koltuk yerine yataklar vardı. Otobüsün sağ ve sol tarafında iki kişilik yatakları otobüse dik olarak koymuşlardı, iki katlı olarak. Yanımda kim yatacak acep diye düşünürken boş olması içimi rahatlattı.
Yatağıma uzanıp geceyi izlemeye başladım. Pencereme dolunay ışığı yansıyordu.
Yataklar çok rahat olduğundan acayip bir şekilde uyuyamadım. Sabah 4’e geldiğinde ancak uykuya daldım. Uyandığımda otobüste servis yapan kızcağız yanımda yatıyordu.
Sabah 7 gibi Pakse’ye vardık. Oradan yine bizi bir minibüse bindirdiler. Minibüsteki herkes Mekong Nehri’ndeki 4000 ada diye anılan adalara gidiyorlardı. Minibüs şoförüne dakikada bir kendimi hatırlatıyordum, beni unutmasın kendimi Siem Reap yerine adalarda bulmayayım diye...
Minibüsle yine Pakse civarından birkaç kişi daha topladık. Adalara giden feribot yolunda beni indirip başka otobüse bindirdiler. Yarım saat sonrasında sınırdaydım.
Yağmur yağmıştı ve her yer çamur içerisindeydi. Yürüyerek önce Laos sınırından çıktım. Çıkış parası olarak 2 dolar verdim. Ardından Kamboçya sınırına gelip sağlık kontrolüne girdim. Sağlık kontrolü derken sadece bir kağıt dolduruyorsun, bir de ateşini ölçüyorlar. ‘Sağlık kontrolü’ için yine 2 dolar bayılıp pasaport kontrolüne gittim. Sorunsuz bir şekilde en sonunda Kamboçya’daydım.
Burada Phnom Pehn ve Siem Reap’e giden bir diğer otobüs bekliyordu bizi. Sınırı geçtiğim insanlarla muhabbete başladık. Allahtan birçoğu benim gibi Siem Reap’e gittiğinden içim rahatladı. Otobüs değişikliklerini kaçırmama imkan yoktu...
Dura dura, mola vere vere akşam 8 gibi Phnom Pehn sapağına geldik. Güya saat 7 gibi Siem Reap’te olacaktım. Geceyarısı anca varacağımızı İrem’e mesaj attım. Merak etmesin diye. Allahtan o orada, çoktan bir pansiyon ayarlamıştı. Yeni bir yere tek başıma gidiyor olsaydım muhtemelen geceyarısı varmaktan ve otel aramaktan pek hoşlanmayacaktım. Gerçi otobüste aynı yolun yolcusu olduğumuz birçok insan vardı. Onlarla gidip yer ayarlayabilirdim ama sosyalleşesim yoktu fazla kimseyle. Güya yalnız yolculuk yapıyordum. Ama yalnız yolculuk diye birşey söz konusu değildi. İrem ile ayrıldığımızdan bu yana hiç yalnız kalmamıştım. Ancak bir yerden bir yere ulaşmak için araç kullandığımda bu değerli zamanı insanlardan uzak yaşamaya çalışıyordum. Yine de imkansızdı. Herkes sosyalleşmeye pek meraklıydı.
Tekrar otobüse bindiğimizde yanımda Kamboçyalı bir rehber vardı, otobüsün rehberiymiş. Çok yardımcı oluyordu devamlı bizi bilgilendirerek. Tabi ki şüphe duyuyordum acaba bizden para mı isteyecek en sonunda diye. Yarım saatlik bir muhabbetten sonra şüphelerim yok olmuştu. Belki Kamboçya ve Khmer’ler farklıydı.
Geceyarısı en sonunda  16. yüzyılda siyamların püskürtüldüğü ve adını bu zaferden aldığı Siem Reap’e vardık. Tuktuk’a bindim, 3 dolar verip İrem’in beni beklediği pansiyona gittim. Kamboçya parası Riel’di ama kimse kullanmıyordu, herşey dolar üzerindendi, hatta banka ATM’lerinden bile dolar çekiliyordu.
Arkadaşımla tekrar buluştuğum için çok mutlu oldum. Konuşacak ve anlatılacak o kadar çok şey vardı ki... Bir saat beraber oturduk. Artık yorgunluktan iyice bittiğim anda gidip yattık.
Sabah uyandığımızda günümüzü şehir merkezinde geçirmeye karar verdik. Hem yol yorgunluğumu atacaktım üzerimden hem de ertesi gün, dünyanın 8. Harikası denilen ve herkesin buraya görmeye geldiği Angkor planını yapacaktık.
Siem Reap şehir olarak çok güzeldi. Yeşilliği, mimarisi, nehrinin yanısıra restoranları, 0,5 dolara bira satılan barları, cafeleri ile gönlümü hemen fethetti. Evet, Kamboçya cidden çok ucuzdu. Hatta Hindistan’dan bile. Bu da beni bayağı keyiflendirmişti.
Aylardan sonra, ucuzluğunu da fırsat bilerek turistlik yaptık. Sabah Vietnam kahvesi, öğlen birası, akşam birası şeklinde her gittiğimiz yerde birşeyler tükettik. Zengin gibi hissetmek pek güzelmiş.
Angkor (http://whc.unesco.org/en/list/668) , şehrin 7 kilometre ilerisinde yer alıyordu ve gerçekten de büyük bir alan kaplıyordu. İçinde birçok tapınak kalıntısı vardı. Eski şehirdi ne de olsa. Ya tuktuk kiralayıp tüm gün bir yerden bir yere tuktukla gidecektik ya da bisiklete binecektik. Yollar düz olduğundan bisiklette karar kıldık.
Sabah 5’te kalkıp yollara düştük. Yeşil yolların arasında, geniş caddelerde bisikletlerimizi ve gün doğuşunun keyfini sürerek Angkor girişine ulaştık. Günlük gezi kartı 20 dolardı. Başından bu yana ilk defa bu kadar para bayılıp bir turistik aktivite yapıyordum. Ama değeceğini biliyordum.
Angkor Wat
İlk durak Angkor Wat’tı. 12. yüzyılda inşa edilmiş bu çok etkileyici tapınak önce Hindu dinindeki Tanrı Vişnu’ya adanmıştı. Ama buralara Budizm gelince tabi ki Buda’ya ithaf edilmiş. Dünyanın en büyük tapınağıydı. Kamboçya’nın en büyük turistik geliri buradan olduğundan bayrağında bile Angkor Wat simgesi vardı. Muhteşemdi.  (http://en.wikipedia.org/wiki/Angkor_Wat)  Ağzım açık saatlerce dolandım içerisinde.  
Bir diğer muhteşem tapınak Bayon’a geçmeden evvel Angkor Wat önünde İrem’i beklemeye koyuldum. Bir mimar olarak hayranlığını tahmin edebiliyordum ve bu da onun daha fazla zaman geçirmesi anlamındaydı. Bir ağacın gölgesinde beklerken binlerce tuktuk şoförünün tacizinden sıkılmış, suratımı asmış oturuyordum ki bir tane şoför gelip yanıma oturdu. Sigara ikram ettim ve muhabbete başladık. Yakınlarda oturuyormuş. Neden bu kadar agresifsiniz diye sordum tabi ki, o da güldü. Tuktukla mı geldiğimi sorunca o kadar paramın olmadığını, o yüzden bisikletle geldiğimi söyledim. İnanmadı. Onun ve eminimki diğer Güney Asyalıların gözünde bir beyazın parasının olmaması mümkün değildi. Hemen sorularına geçti, kiminle geldim, neredenim, ne zaman geldim, beğendim mi, evli miyim, sevgilim mi beraber geldiğim vb. Ben de ona soru sormaya başladım. Oyunu kurallarına göre oynamak lazım tabi ki. Ayıp mayıp denen şey kültürel bir farklılık sadece. Her çekik gözlü turist kafilesinin nerden geldiğini söyleyince onca zamandır buralarda olduğum halde ayıredemediğimi söyledim. Çinliler, Taylandlılar, Laolar, Kamboçyalılar, Vietnamlılar, Burmalılar... Hepsi malesef birdi benim için. Merak ettiğim, onların bizi ayırtedip etmediğiydi. Hani efsanedir ya, onlar da bizi birbirimizden ayıramıyor diye... Yalanmış!
İrem geldiğinde amca ile vedalaşıp bisikletlerimize bindik ve tekrar yola düştük. Bu sefer İrem ile ayrıldık. Onun benden daha fazla zaman geçireceği kesindi. Artık ondan önce dönüp bir restoranda beklerim diye düşünmüştüm.
Parkurdaki tapınakları teker teker ziyaret edip binlerce fotoğraf çektim. Bazılarının görkemi karşısında küçük dilimi yuttum. Tabi bol bol da sinek ve bilumum böcek ile birlikte. Gördüğüm en muhteşem arkeolojik parktı. Ama elbette bu anlatılamaz, ancak yaşanır...
Akşam üzeri, artık bisikletle de etrafta 30 kilometre gibi bir yolu da teptikten sonra, takatimin kalmadığına karar verdim ve dönüş yoluna geçtim.
Tabelada şehre 12,5 km olduğunu görünce ‘eyvah’ dedim ama sürmeye devam ettim.
Yağmur başladı. Ama öyle böyle değil. Günde 1 ya da 2 saat yağıyor, sonrasında da acayip sıcak oluyordu hava. Zaten Kamboçya, bulunduğum en sıcak yerdi. Gökyüzü kapkaranlık olup şimşekler çakıp yağmur da bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayınca yol kenarındaki ağaçların altına sığındım. Tabi yine de ıslanmamak mümkün değildi. Benimle birlikte bir sürü yerel de beklemeye koyuldu. Sırılsıklam oldum. 20 dakika sonra şiddetini yitirdiğinde yine bisikletime atladım.
Odaya ulaştığımda çoktan kurumuştum, kendimi duşa attım ki yine başladı. Ama daha da büyük bir şiddet ve hiddetle. Sanki aylardır, yıllardır yağmamış, şimdi hıncını alır şekilde. İrem’imi düşündüm. Muhtemelen o da bir yol kenarında ağaç altındaydı. Ama yağmurdan korunması imkansızdı.
Nitekim geldiğinde sucuk şeklindeydi. Aç bilaç, yorgun, ıslak. Üstüne üstlük dönüş yolunda bir de kaybolmuş. Üzerini değiştirdiği gibi onu yedirmeye gittik. Papaya salatası.
Ertesi gün yine ayrılacaktık. O Siem Reap yakınlarındaki bir köyde yine gönüllü çalışacaktı 2 hafta, bense Phnom Pehn’e geçip Hollandalı Ramon’da kalacaktım birkaç gün. Sonrasında da Singapur’a uçacaktım. Artık param iyice tükenmişti. Fazla zamanım kalmamıştı. Dolayısıyla da burayı daha fazla gezemeyecektim. Görmem gereken diğer yerler de vardı.


 

 




 
 

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Dünyanın en sakin başkentine hoşgeldiniz! VIENTIANE - LAOS

14 Mayıs 2011
Vientiane, 1500’lü yıllarda Burma’nın işgal tehditine önlem olarak başkent ilan edilmiş. Fransızlar döneminde de tüm yönetim işleri buradan idare edilmiş.
Buraya sabahtan varıp otel  aramaya koyulduk. Gia bir gece kalıp Tayland’a dönecekti, bense ertesi gece Yeni Zelandalı Patrick ile buluşup onda kalacaktım. Otel odaları, malum başkent olduğundan, çok pahalı olduğundan bir hostelde kalmaya karar verdik. En ucuzu elbette en kötüsü idi... Yine duş alamayacaktım.
Bir başkent olmasına rağmen sakin, oldukça düzenli, insanlar da rahatlardı. Bu rahatlıkları bana Akdenizlileri anımsattı. Gerçi Laolar rahatlıkları ile ünlüydüler. Hatta ulusal sloganı bile ‘Problem yok’ şeklindeydi. Ancak yine de tüm ekonomik gelirleri turizm üzerine olduğunu düşünüyordum, tabi bu da özellikle satıcıların tutumlarına agresif olarak yansıyordu. ‘Beyaz’ gördüklerinde gözlerinde dolar işaretini görebiliyordum. Bir de burası güya Mekong deltasındaki diğer ülkeler arasındaki en sakin ve rahat yerdi, en azından herkes böyle söylüyordu... Gözüm korktu.
Üretim olarak pirinç dışında hiçbir şey göremedim. Ama gelecek 10 yılda Güney Asya’nın en büyük gelir kaynağına sahip olması bekleniyordu. Zira Mekong üzerine kurduğu barajlardan elde ettiği elektriği çevredeki tüm ülkelere satmaya başlamıştı. Dolayısıyla da ekonomik olarak bir güç olma adayıydı.
Erkek dominant olsa da yine de kadınlar her işi yapıyordu; tuktuk şoförlüğünden, pazarda satıcılığa kadar. Ama belli ki ev işlerini de aksatmıyorlardı. Tai toplumuna benzese de birçok yönden daha muhafazakarlardı. Muhtemelen en büyük nedeni Tailere nazaran daha az ‘Batı’ etkisindelerdi. Ama yine de aynı batıl inançlara sahiptiler. Burada da erkekler erkekliklerini kanıtlamak için belli bir süre askerlik yapıyorlardı, pardon keşiş oluyorlardı.
1953 senesinde Fransa’nın gitmesi üzerine bir hayli karışıklık olmuş. Bir de üzerine 1960 – 1973 arasında Vietnam ve savaş yüzünden de ülke içi kaos bitmemiş. Ama yine de komşularındaki olan karmaşanın etkisinde de olsa iyi toparlayabilmişler.
Burası hakkında çok güzel hikayeler duymuştum, doğası, insanları, kültürü, ucuzluğu... Ama benim için gerçek bir şok oldu, daha doğrusu hayalkırıklığı. Herkes gülümsüyordu ama altındaki nedeni anlamam çok kısa sürdü, beyazım ve param var beklentisi. Yanlış bir rota çizdiğimi biliyordum. Fazla turistik yerlere gitmiştim. Daha kırsal kesimde durumun böyle olmayacağına emindim ama artık o taraflara başka bir zamanda gitmek zorundaydım.
Gia gittiği günün sabahında Kamboçya Büyükelçiliği’ne gidip vize için başvurdum. Sınırda alınıyordu ama yine de bir sorun çıkmaması için önceden almak istedim. Zaten bir yandan Kamboçya ve Tayland savaş halindeydi, bir Türk’ün sınırdaki cinnetinden kimse nasiplenmesin dedim.
Patrick ile öğleden sonra buluştuk. Orada özel bir okulda matematik öğretmeniydi. Buluşma noktamıza geldiğimde aylardır bir sonraki durağımın neresi olacağının ve oraya en ucuz nasıl gideceğimin, nerede kalacağımın, gündüz varmak için kaç gibi vasıtaya binmem gerektiğinin, en ucuza nasıl karnımı doyurabileceğimin, içeceklerimin ve bilumum harcamamın hesabının, bir de günlerce kilometrelerce yol yürümüş olmamın üzerimde yarattığı stresin ve yorgunluğun acısı çıktı. Gözyaşlarına gömüldüm... ‘Neden ağlıyorum ki, aslında çok mutluyum, çok saçma ya’ derken Patrick geldi.
Yeni bir insanla tanışmak için pek uygun bir zaman değildi tabi ki... Ama Allahtan Patrick de senelerce çantasıyla nerdeyse tüm dünyayı dolaşmış olduğundan bir açıklama yapmama bile gerek kalmadan beni ve derdimi anladı, eve vardığımızda aylardır sayıkladığım, gittiğim her yerde çok pahalı olduğundan sakındığım ve çok özlediğim ‘kırmızı şarap’tan bir kadeh doldurdu. Şişeyi de yanına bırakarak... İlk yudumla kendime geldim.
Vientiane’i (aslında Vieng Chan diye telaffuz ediliyor, Fransızlar sağolsunlar, opium ticaretini körüklemelerinin dışında bir de bu şekilde Lao dilini zenginleştirerek ülkeye büyük katkıda bulunmuşlar) orada yaşayan birisi ile keşfetmek tabi ki daha farklı bir deneyim oldu. Kendi dünyası vardı, görüştüğü insanlar genelde buradaki yabancılardı. Aynı okulda çalıştıkları Fransızca öğretmeni olan Julia’ya ‘Barbekü partisine’ gittiğimizde Patrick’in hem meslektaşları hem de arkadaşlarıyla tanışmış oldum. Hepsi çok güzel evlerde yaşıyorlardı; bahçeli, müstakil... Haftasonlarında da böyle toplanıyorlardı birilerinin evinde. Julia bekar bir anneydi. Yaşıtım olmama rağmen 15 yaşında bir kızı ve 8 yaşında da oğlu vardı. Gördüğüm en güzel çocuklardı. Baba, Filipinli bir müzisyenmiş, ama pek de sağlam pabuç olduğu söylenemez, zira 2 sene evvel buraya ondan kaçıp gelmişler. Barbekü günü öğlenden geceyarısına kadar muhabbet ettik, devamlı yedik, yine muhabbet ettik. Not: Şaraba doydum.
Ertesi gün ise ‘Basi’ye gittik. Patrick’in Avusturalya’lı, Lao bir hatunla evli bir arkadaşının yeni doğan çocuğu için kutsama adına yaptıkları bu dini törende yine Güneydoğu Asya kültürünün en büyük özelliği olan ‘yemek’ ziyafeti vardı. Basi’ye ne giyeceğim ise büyük sorun oldu. Lao’da Tayland’ın tam tersi bacakların görünmesi ayıp, üst kısım ise meydanda olabiliyordu. Dini bir tören de olduğu için üst kısmın da ortada olması ne kadar doğru olurdu bilemiyordum. En iyisi şalvarıma bağlı kalmak deyip üniformamı üzerime geçirdiğim gibi sabah uyanır uyanmaz kahvaltı için törene gittik. 
Çoğu yabancı erkek burada Lao ile evliydi. Lao kadınları çok minyondu, yanlarında kocaman dev adamlarla görmek cidden komik bir manzara oluşturuyordu. Tayland’daki fahişeliğin Lao’da olmasını engellemek için yabancı erkeklerin evlerine Lao kadınlarının girmesini yasaklamışlar. Komşular ispiyonladığı takdirde adamın başı cidden ağrıyabiliyormuş. Üstelik bu tarzda ispiyonları da devlet ödüllendiriyormuş.
Laos’un daha güneyine inip birkaç gün daha kalmayı planlıyordum, ama gideceğim yerlerin de turistik yerler olacağını bildiğim ve burası için ayırdığım bütçeyi çoktan aştığım için Vientiane’den Kamboçya’ya otobüsle gitmeye karar verdim. Önümde bana 25 saat denilen ama muhtemelen 28 saati aşacak bir yol vardı. Ama yolumun sonunda beni heyecanlandıran Siem Reap’teki Angkor Wat vardı, üstelik aylardan sonra İrem ile de buluşacaktım...
 

 

 







 

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Gençler eğleniyor, bırak eğlensinler canım... VANG VIENG – LAOS

Yol manzaramız
11 Mayıs 2011
Luang Phabang’ı sabah 9 gibi terk ettik. Halk otobüsü yerine küçük turistik minibüslere bindik. İşin komiği ilk defa bu tarz turistik 
minibüsler nispeten daha ucuzdu. 6 saat boyunca dağlardan gidecektik. Yol boyunca küçük köylerin arasından geçtik,
Yol manzaramız
ormanların içine girdik, nehirleri gördük, ama dağlardaki keskin virajlardan dolayı midem kalktı ve nerdeyse 6 saat boyunca kusmamak için kendimi zorladım.  Minibüsteki herkes bembeyaz suratları ile ya uyumaya ya da etrafı izleyip ‘midenin altüst olma’ düşüncesinden kendilerini uzak tutmaya çalışıyordu.

6 saat sonrasından Vang Vieng’e vardığımızda ayağımın değdiği toprağı öpme noktasına gelmiştim artık. Fazla merkezden uzaklaşmadan, hemencecik kalacak bir yer bulup kentin merkezinde dolaşmaya başladık...


Vang Vien
Vang Vieng hakkında aslında söylenecek fazla birşey yoktu. Birkaç caddeden ibaretti ve bu caddeler de turistlere hitap eden restoranlar ve barlarla doluydu. Burası Laos’un turistik eğlence merkeziydi. Gündüz dünyanın her tarafından gelen gençler kentin tam ortasından geçen nehirde ‘tubing’ denen bizim traktör lastiğine benziyen can simitleri üzerinde rafting yapıyorlardı. Yaparken de eğlencelerini süslesin diye de bol bol içiyorlardı. Tabi can simitlerini teslim ettikten sonra da buradaki barlarda eğlencelerine devam ediyorlardı. O yüzden de her yerde sarhoş naraları geliyordu. Naraların gelmediği diğer bar ve restoranların hemen hemen hepsinde ya Family Guy ya da Friends gösteriliyordu. Masalarda oturanlar da pür dikkat televizyon izliyorlardı. Kendimi başka bir boyutta hissettim. Gelmeden evvel, burası ile ilgili duyduğum yerel halkın sitemlerini daha iyi anladım. Turizmin malesef olumsuz olarak etkilediği, kirlettiği ve doğal kaynakları tehdit ettiği bir kasabadaydım, yine. 
Bunun dışında da şehrin biraz dışında kalan mağaralar vardı ziyaret edilebilecek. Ertesi gün bu mağaralara gittik bisikletle.
Eğlence peşinde olmadığımızdan 1 gün bile burada kalmak yeterli idi. 1 günlük turun sonunda orayı terkedip Laos’un başşehri Vientiane’e gitmeye karar verdik.

 

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Ve Tanrı bana şarabı gösterdi ama tattırmadı! LUANG PHABANG – LAOS

9 Mayıs 2011
Eski Fransız sömürgesi olan Laos’un, 1975’te de kralın gönderilmesi ve  komünistlerin ülke idaresini ele geçirmesinden sonra  monarşi döneminin başkenti olan bu şehir, şu anda ülkenin en pahalı şehriydi. Ama çok da güzel ve romantikti. Zaten bu yüzden de Unesco’nun Dünya Mirasları arasındaydı. Fransız tarzı evleri, Fransızca isimlendirilmiş sokakları ile Güney Asya’da olduğunu unutturuyordu insana. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça Laos evlerine de rastlanıyordu. Tayland mimarisine benzese de Tai evlerindeki gibi kolonların üzerine oturtturulmamıştı ve pencere de yoktu. Çoğunun çatısı bambudandı. Kutu gibiydiler kelimenin tam anlamıyla.
Uzun süre dolandıktan sonra bütçemizi çok sarsmayacak bir oda bulduk tam merkezde. Burada da ayakkabıları çıkarıp girdiğimizden dolayı kendimi nedense evde hissettim. Küçük bir pansiyondu ve çok temizdi. Kaldığım en temiz yerdi. Odada pencere yoktu ama yine de ferahtı. Pansiyonun sahibi abla ve abi çoğu yaşlı Lao gibi Fransızca biliyorlardı. Ama artık çok turist geldiğinden dolayı İngilizce de öğrenmişlerdi. Karı koca senelerdir burayı işletiyorlardı.
Pansiyonun önündeki ana caddede kocaman bir Pazar kurulmuştu. BeerLao yazan tişörtler, Lao kahvesi, Lao kadınlarının geleneksel eteği Sinhler... Fazlasıyla turistik. Ama gezmek eğlenceli oldu.
Yemek pazarına gittiğimizde de bu sefer bizi karşılayan sabah beraber yolculuk ettiğimiz çekirgeler oldu. Burada vejeteryan bir hayat sürdürmek cidden imkansızdı. Ancak erişte... O da bütçemi sarsacağından dolayı 2 öğün pilav ve muz yemekle yetiniyordum.
Şehirde birçok tapınak vardı. Tabi bunlar sırayla gezildi. 1904’te inşa edilen saray ise şehrin tam kalbindeydi. Sarayın bahçesindeki altın Buda heykelinden dolayı Luang Phabang deniyordu. Zaten kelimenin anlamı da Royal Buda İmajıydı.  Şehirden ayrılacağımız gün ise sabah 5’te kalkıp Budist rahiplerin halktan yemek toplama seremonisini izlemeye gittik. Keşişler günde sadece birkez yemek yiyorlardı, yemeklerini de orada yaşayanlardan alıyorlardı. Her sabah gün doğumunda keşişler ve rahipler tek sıra halinde ellerinde tasları ile sokakta yürüyorlar, halk da onları bekliyorlardı. Geldiklerinde kaplarına pilav, et, meyva koyuyorlardı. Aslında rahipler vejeteryanlardı ama et geldiğinde reddetmiyorlardı. Tabi ki çelişik bir durum.
Laos’ta da kadınlar ellerinde yemekleriyle kaldırımdaydılar. Üzerindeki sinhlerin dışında bir de tek omuzlarından çapraz olarak bir kuşak bağlamışlardı. Kutsal törenlerinin hepsinde bunu bağlıyorlardı. Rahiplerin belli rotaları oluyordu ve o rota dahilinde yürüyüşlerini yapıp geri dönüyorlardı. O gün de bizim beklediğimiz sokak rotalarının son durağıydı. Ardından hep birlikte manastırlarına doğru yola çıktılar.
Rahatsız etmemek ve saygı göstermek adına oldukça uzak duruyorduk. O sırada iki tane turist dikkatimi çekti. Üzerlerinde şortlar ve askısız tişörtlerle zavallı rahiplere yemek vermeye çalışıyorlardı.
En kötüsü ise bunu yaparken birileri de fotoğraf çekiyordu, anı fotoğrafı. ‘Luang Phabang’ta rahiplere biz de yemek verdik, yerellerle sosyalleştik, ne kadar müthişiz değil mi!’ fotoğrafı. Daha fazla bakmaya dayanamadım, sinirle odama dönüp çantamı kaptığım gibi bizi Vang Vieng’e götürecek olan minibüsün kalktığı yere yürüdüm. 



 



 



 

7 Mayıs 2011 Cumartesi

6 aydır bu günü bekliyordum... MEKONG NEHRİ - LAOS

7 Mayıs 2011
Teknede en az 80 kişi vardı ve hepsi de yabancıydı. Güya burada turistik sezon bitmişti... İnanması zor!
11.30 gibi yola çıktığımızda herkesin elinde biraları, sigaraları ile parti çoktan başlamıştı. Sosyalleşenler, samimi şekilde sosyalleşenler, biradan viskiye geçenlerle ortam doğallıktan biraz uzaklaşmıştı. Gerçi özellikle viskiler açıldığında ortamdan kopuk olduğum için biraz kendime kızmadım değil ama kimseyle pek konuşasım yoktu. Teknenin kenarında Mekong manzarasına kaptırdım kendimi. Dağlar, ağaçlar, nehrin ortasında sudan fışkıran kayalar. Hem yolum boyunca hem de yolumdan çok önce bu gezi hakkında birçok güzel şey duymuştum ve gerçekten de dört gözle bekliyordum.
Yerliler teknenin arkasında yolculuk ederken turistler öndeydi...
7 saat süren bir yolculuk sonrasında geceyi geçireceğimiz kasabaya vardık. Onca saat süren içki muhabbetinden sonra doğal olarak insanlar tekneden inerken birkaç kaza oldu tabi. Sadece eğlendim ve bu insanlardan biri olmadığım için kendimi de tebrik ettim. Benden çok daha fazla eğlenmişlerdi ama eğlence peşinde olmadığımdan yaptığımın doğru olduğunu düşündüm.
Gia ile daha tekne yanaşırken iskeledeki pansiyon satıcılarından biri ile pazarlık yapıp fiyatı istediğimiz noktaya indirdik. Odaya bile bakmamıştık ama Gia da benim kafada olduğu için artık bahtımıza ne çıkarsa diyorduk.
Mekong manzaraları...
Ama şansımıza yine gayet güzel bir oda çıktı. Her ne kadar burası pahalı olsa da odalar Tayland’dan ve diğer bulunduğum ülkelerden çok daha konforluydu. Beklenmedikti benim için. Sıcak su, tuvalet kağıdı, iki şişe su ve hatta sabun bile vardı.
Akşam yemeği yemek için dışarı çıktığımızda yine abartılı fiyatlar dikkatimi çekti. Tabi bu abartılı fiyatlar sadece bana göre. Yoksa Türk parasına çevirdiğimde yine çok ucuzdu. Laos’ta 10 gün kalmayı planlıyordum, bütçem de 150 USD olduğundan ve bunu artık aşma lüksümün kalmamasından bazı fedakarlıklarda bulunmaya karar verdim. Akşam yemekleri mesela...
Gia, lokal bir restoranda Mekong balığı ve bambu yedi. Buraya özgü bir yemek. Ben tadına baktım sadece. Tek gelir kaynakları bu yavaş teknelerde seyahat edenler olduğundan kasaba sakinleri devamlı önümüzü kesti. Cidden çok sıkıcıydı. Öğrendiğim iki kelime Lao ile derdimi anlatmaya çalışıyordum. Allahtan tek bir sokaktan ibaretti, gezip bitirmesi pek kolay oldu.
Odaya dönüp film seyrettik.
Sabah 9:30’da yine yolculuğumuz başladı. Uzun bir gün olacaktı bu sefer. Öğlen yemeği için pilav buldum. En ucuz şeydi burada ve biraz da muz aldım. Fedakarlıklar ve ben!
Bu sefer Gia teknenin ön kısmında oturdu, bense Kanadalı bir kızla gerilerde. Daha sosyal bir günümde olduğum kesindi. Teknede her ne kadar turist gibi davransalar da çoğu benim gibi uzun süredir yollardaydılar...
Tekneye arada sırada yereller de biniyorlardı, ellerinde garip garip çuvallarlar, çoğundan ses geliyordu; tavuklar, civcivler, çekirgeler... Bu hayvanların sonunun pazarda tezgahların birinde şişe geçirilmiş olarak ızgara ya da kızartma olarak geleceğini bilmek garip bir duyguydu. Laoların vejeteryan olduğunu söylemek pek mümkün değildi, batı dünyasına gayet garip gelen alışkanlıkları vardı; tavuk ayakları, domuz başları, çekirge, kurbağa, köpek, porsuk yemek gibi... 
Luang Phabang’a yaklaşırken bir fırtına patladı. Açık denizde olmadığımızdan dolayı pek bir problem yoktu bizim açımızdan. Ama yine de bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Teknenin arkasındaki pencereye gittim ve etrafı izlemeye koyuldum. Griydi her taraf ve Mekong’ta çamur rengindeydi. Sınırlar vardı sağda ve solda. Ama bir yandan da özgürlük. Suratımı deli gibi ıslatıyordu yağmur ve ben de salak salak gülümsüyordum. Andaydım, yoluma gidene kadar anımda yaşamak ne kadar zor olmuştu oysaki benim için... Sigaramı yaktım, ıslanması umrumda değildi. Tek bir eksik vardı sanki, beni çevreleyen dağlara şerefe diyebileceğim elimde tutmayı istediğim bir içki. Aklımdan bu düşünce geçtiği sırada yan pencereden sarkan başka bir yolcuyu fark ettim. Evet, bazen yukarıdakine gerçekten tebriklerimi sunuyorum, sanatsal açıdan güzel eserleri gözümün önüne serdiğinde. Bende sigara vardı, onda da bira. Sigara paketini ona uzattım, o da bana birasını. Bazen ağızdan çıkan cümleler sadece kalabalık yapıyordu. Sessizlikle iletişim kurabilmek ne kadar nadirdir oysa ki...
Yarım saat kadar pencerede durup izledik yağmuru... Hayatımda yaşadığım muhtemelen en romantik 30 dakikaydı. Büyünün bozulmasını istemedim ve onu o pencerede bırakıp teknenin diğer ucuna gittim. Zaten Luang Phabang’a da varmıştık ve tekrar karşılaşmak istemediğimden aceleyle çantamı aldığım gibi kendimi tekneden karaya attım.


 

 



 

 

 

 
 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Bizi ayıran nehir... HUAY XAI – LAOS

5 Mayıs 2011
2 saatlik terminale yürümeyi göze alamadım bu sefer ve doğrudan tuktuka bindim.
Otobüs kalktığında saat 8:30’du ve önümde 6 saatlik bir yolculuk vardı. Geçtiğimiz muhteşem manzaraları izliyor bir yandan da Tayland izlenimlerimi düşünüyordum. Sanghklaburi’ye gitmemiş olsaydım muhtemelen Tayland için pek olumlu düşünmezdim. Güney, birkaç tapınağın ve yemeğin dışında yerel kültürden artık pek bir iz taşımadan sadece turistlere ve turizme hizmet eder hale gelmişti. Hindistan sonrası tam bir şoktu. Ve malesef hayal kırıklığıydı. Tatil için belki harika bir yerdi, yemeği, eğlencesi, otelleri, okyanusa secde eden palmiye ve hindistan cevizi ağaçları, fiyatları ile birebirdi. Ama kültürel açıdan bakıldığında pek tatmin edici değildi. Yerelleri tanımak çok zordu, doğal olarak hem yabancılara kapalıydılar hem de yabancılar onlar için sadece ‘dolar’ işaretiydi. İki kelime İngilizce bilen birisi ile sohbet etmeye kalktığında üçüncü cümle mutlaka sana bir tur satmaya yönelikti. Çok güleryüzlü ve terbiyeli oldukları da kesindi tabi. Bir de temizdiler. Kıyafetleri bile o kadar temizdi ki artık 5 ay süren yolum sonrasında çantamdaki tüm kıyafetlerdeki lekeler, delikler beni utandırmıştı (her gün yıkamam bile bir çare değildi). Ama kuzey daha farklıydı. İnsanlar daha güzel ve daha beklentisizdi. İyi yüreklerini, naif ruhlarını, meraklarını ve misafirperverliklerini daha iyi gözlemleyebildim. Tabi doğası da daha başkaydı. Dağlar, cangıllar, yeşilin tüm tonları ile göze tam hitap ediyordu. Buraya tekrar gelecektim, ama rotam kesinlikle bambaşka olacaktı...     
Otobüste yabancı olarak bir amca daha vardı. Terminalde sohbete başladık. Alman amca 6 senedir ailesiyle Chiang Mai’de yaşıyormuş, doğal kağıt pazarlaması işindeymiş. O da Laos’a iş için gidiyormuş.
Chiang Khong’a vardığımızda öğleden sonra 3 olmuştu ve deli gibi bir yağmur yağıyordu. Otobüs durağından Alman amca ile bir tuktuka atladık ve Laos teknesinin kalktığı iskeleye gittik.
Tabi tekneden önce Tayland’dan çıkışımızı yaptık. Her giriş ve çıkışlarda olduğu gibi yine heyecan bastı ve çeneme vurdu. Memura saçma espriler eşliğinde bir sürü soru sordum, ‘çok kaçak oluyor mu?’, ‘insanlar çıkış yapmayı unuturlarsa ne oluyor’ vb. Allahtan memur anlayışlı çıktı da sabırla beni dinledi...
Çıkışımızı yaptıktan sonra tekneye bindik. Teknede bir İngiliz kadın daha vardı, tekne dediysem aslında sadece bir sandal. İki dakika bile geçmeden Laos sınırına vardık.
İngiliz kadın ve Alman amca vize almak için başka bir ofise yöneldi. Bense doğrudan pasaport kontrolüne girdim. Malum vizemi Bangkok’ta halletmiştim. Memur, pasaportumu inceledi iyice. Türk pasaportlarında hangi sayfaların fotokopi çekilmesi gerektiğine dair amirine sorunca amiri işi devraldı. Bu her zaman başımıza gelen bir durumdu, nereye gitsek pasaportun tüm sayfalarını inceliyorlar ve işin içinden bir türlü çıkamıyorlardı. Diğer Avrupa pasaportlarında kimlik bilgileri, pasaport süresi vb. hep aynı sayfadaydı, bizde ise farklı farklı olduklarından kafa karıştırıyordu. Bir de malum pek Türk ziyaretçiye alışık olmadıklarından vize kontrolleri daha uzun sürüyordu.
Amir ise çok tatlı bir hatundu. Muhabbet etmeye başladık kadınla. Nereye gittiğimi, rotamı sordu. İsimleri ezberlemediğim için daha çok kemküm ettim. Fotokopi makinası üzerinde başka bir pasaportun fotokopileri dikkatimi çekti, ‘Aa bir Türk!’ diye haykırdım. Meğerse sabah bir Türk gelmiş, ama malesef vizeyi önceden almadığından gerisin geri Tayland’a dönmek zorunda kalmış. Malum Laos vizesini diğer dünya vatandaşları gibi sınırdan alamıyorduk biz...
İngiliz kadının pasaport işlemlerini bitirmesini bekledim. O da geceyi sınır kasabası olan Huay Xai’de geçirip sabah Mekong Nehri’nden güneye Luang Phabang’a ‘yavaş tekne’ ile geçecekti. Yolum boyunca kimle tanıştıysam herkes bunu yapmamı söylemişti. 2 gün sürecek bir yolculuktu. Hızlı tekne servisi de vardı 6-7 saat süren. Ama pek tavsiye etmiyorlardı. Saatte 80 km hızla giden bir sürat teknesinde kelle koltukta seyahat etmek pek hoş olmasa gerek. Fazlasıyla tekne kazası oluyormuş. Hem zamandan çok neyim vardı ki...
Gia, 40 yaşlarında seyahat etmeyi çok seven bir jeologtu. Kendine özgü üslubuyla harmanlanmış tipik bir İngilizdi. Yolum boyunca ben de uyumlu bir insan olmayı öğrendiğimden hemen kaynaştık. Laos’un başkenti Vientiane’a kadar aynı rotayı izleyeceğimizden yol arkadaşı olmaya karar verdik. Böylece oda parasını da paylaşacaktık, çok daha ekonomik olacaktı.
Laos’ta her ne kadar dolar ve baht geçiyor olsa da yerel para birimleri olan Kip’e transfer olduk. 1 USD – 8.000 Kip. 
Etraftaki pansiyonları dolaşıp en sonunda bir tanesinde karar kıldık. Uzun zamandır kaldığım en iyi odaydı açıkçası. İçinde tuvaleti ve televizyonu bile vardı. Hatta açılmamış bir şişe su da yatak ucumuzda duruyordu.
Eşyalarımızı bırakıp ertesi gün bineceğimiz teknenin biletlerini sormaya gittik. En ucuzu 220.000 kipti ve seyahat acentası yerine iskeledeki gişeden alınıyordu.
İlk dikkatimi çeken insanların güleryüzlü olmasıydı ve İngilizce’ye de hakimdiler. Dolayısıyla pek fazla dil problemi yaşamıyorduk. Yemek öncesi kendimizi şımartmak adına Mekong manzaralı yerel bir restoranda Laos birası içtik. Sonrasında da sokaktaki satıcıların bir tanesinden erişte yiyip iyice doyduk.
Seyahat partnerim yaşı dolayısıyla bana direkt ayak uydurdu ya da ben ona ayak uydurdum. Fiyatlar ikimizin de dikkatini çekti. Güya Laos Tayland’dan daha ucuzdu, yalan hem de külliyen. Yemek acayip pahalıydı ve ucuz yemek gibi bir şans yoktu. Güney Tayland’da bile en nihayetinde 20 Baht’a yiyecek bulabilirken burada imksansızdı. Herşey nerdeyse 40 bahttan başlıyordu... Bir de yol parası, sanırım yine en çok yola para harcayacaktım.
Sabah erkenden kalkıp önce kahvaltımızı edip, kaldığımız odanın parasını kimseyi bulamadığımızdan resepsiyon masasının üzerine bıraktıktan sonra iskeleye doğru yola çıktık, yolumuzdaki dükkanlardan yolluk öteberi satın alıp iskeleye vardık.
Mekong Nehri’den güneye inecektik...