20 Mart 2011 Pazar

Ölmeye ölmeye geldik, Varanasi’de yakılmaya geldik! VARANASİ - HİNDİSTAN

20 Mart 2011
Susuz kaldık. Yanımıza sadece 1 litrelik su almıştık. Nasıl olsa trenlerde satılıyordu diye... Ama gel gör ki bayramlarda trendeki su satıcıları da bayram yapıyorlarmış. Durduğumuz her istasyonda İrem bir koşu gidip büfeleri kontrol ediyordu, hepsi kapalıydı...
Holi dolayısıyla trende fazla insan da yoktu. Boş bir tren lüksünü yaşıyorduk. Rishikesh’teki uyarılar dolayısıyla kalacağımız oteli arayıp rezervasyon yapmıştık. Otelden ayrıca bizi karşılamak üzere bir rikşa da gelecekti. O yüzden içimiz rahattı. Sadece biran önce varıp kana kana su içmek istiyorduk.
4 gibi en sonunda geldik Varanasi’ye. Rikşamız bizi karşıladı. Daha önceden ne kadar vereceğimizi bildiğimizden pazarlık yapıp yorulmama lüksünü yaşadık. İlerledikçe rikşa ile gitmemizin ne kadar doğru bir tercih olduğunu daha da iyi gördük. Bayram bitmişti ve ortalık pek kimse yoktu, ama kalacağımız yer tren istasyonundan bayağı uzaktık. Yürümeye kalksa idik muhtemelen zaten sancılanmak için en ufak fırsatı kaçırmayan bacağım isyan bayrağını çekerdi ya da artık yolun üzerinde bacağı bir köşeye atardım, malum Hindistan’da çöp kutusu bulmak imkansız gibi birşeydi.
Esas ölü yakılan ghat
Antik kısma gelince rikşadan indik, rikşa ile devam etmek zaten pek mümkün değildi. Daracık sokaklar, insanlar, bir de tabi ki inekler...  Otele geldiğimizde otel sorumlusu karşıladı bizi. Kolkata’dan 3 sene evvel gelip buraya yerleşmiş. Güleryüzlü ve iyi niyetli. Bizi hemen odamıza götürdü. Bayağı küçüktü. Ama pek umrumuzda değildi, uyuma arzusundaydık. Yol artık iyice yormaya başlamıştı ben, tabi bir de biraz yürüdüğümde üstüne eklenen bacağımın sancısı.
Her yer kapalıydı. Hem bayram hem Pazar günü etkisi. Yiyecek olarak ancak bisküvi bulabildik ve otele geri döndük.


Sabah kalktığımızda önce ghatlara gitmek istiyorduk. Zaten onca yolu ghatları görmek için gelmiştim, özelikle de ölü yakılan ghata... Ghatlar, Ganj nehrine uzanan merdiven bloklarıydı. Buralarda trafik yoktu, insan trafiği dışında tabi. Rikşalardan kurtulduk derken bu sefer tekne gezisi satıcıları çıktı başımıza. Her adımda bir, ‘madam tekne gezisi’ şeklinde durdurulduk. Ama en sonunda yolumuzda ölü yakılan ilk ghata ulaştık. Günün her saatinde bu seremoni oluyormuş. Ghat 4’e ayrılmıştı, en aşağıdaki ve nehre yakın bölümde ‘dokunulmazlar’, yani kastın en aşağısındakiler yakılıyordu, yukarıya çıkıldıkça da kastlar da üste çıkıyordu. En yukarıda da ‘Parvati’nin, büyük tanrıları Shiva’nın karısını yaktığı ateş vardı. Zaten ölüyü yakmak için bu ateşten alınıyordu. Ölü önce Ganj’ın suyu ile yıkanıp ardından kastına göre yakılması gereken yere taşınıyordu. Aileden olan kadınlar bu seremoniye katılamıyordu, zira fazla duygusal olduklarından kendilerini ateşe atmalarından korkuluyordu. Geçmişte bir dönem ölen adamların karıları da diri diri yakılıyormuş, tabi artık bu töre uygulanmıyor. Ama 7 sene evvel bir kadın kendini ateşe attığı için kadınların törende bulunması yasaklanmış.
 
Devamlı bir ölü yakma sirkülasyonu vardı. Ölü, renkli örtülere sarılı olarak nehrin kenarına taşınıyordu tahta bir taht üzerinde ailesi tarafından ve dualar eşliğinde. Yıkandıktan sonra ise ailenin en büyük çocuğu elinde ateşle ölünün etrafında beş elementi yani havayı, suyu, toprağı, ateşi ve bir de rüzgarı temsilen 5 defa dolaşıyor, ardından da ateşe veriyordu. Küllerini de Ganj’a arkasını dönüp saçıyordu. Çünkü ölü artık diğer hayatındaydı ve mutluydu. Yaşayanların da arkalarına bakmamaları  gerekiyordu. Herşey bir ritüeldi. Ama çok fazla odun kullanılıyordu. 20.000 rupiye kadar bir para söz konusuydu. Ama burada yani Varanasi’de yakılmak Hintliler için çok önemliydi, zira karmalarının burada öldükleri ve yakıldıkları takdirde bir dahaki hayatlarında daha üst kastlarda doğmalarını garantilediğine inanılıyordu. Çok yaşlı ve fakir insanlar da buraya ölmeye geliyorlardı, ölmeyi bekliyorlardı. Onlar için özel binalar vardı, içinde ölümü bekledikleri. Fakir olduklarından da yakılmaları için gereken parayı bağışlarla topluyorlardı. Gandi’nin kızı yakılma seremonisinin bu kadar masfraflı olması nedeniyle ‘özel ölü yakma fırınları’ yaptırmış. Ancak bu fırınlarda ölü yakıldığını biz görmedik. Hala işlevsel mi bilemiyorum.
3.000.000 adetten fazla tanrıdan söz ediyordı. Kimsenin isimlerini tam olarak bilmediği, birbirlerinin reankarnasyonları. En önemlilerinden biri Shiva’ydı. Her tanrının birden fazla efsanesi vardı. Mesela Ganesh, Shiva’nın oğullarından biri, fil başlı olmasının nedeni Shiva’nın onu yolda tanımamış olup kafasını kesmesi, Parvati’nin ona söylemesi üzerine de yerine fil kafası koyması. Ganesh’in iyi şans getirdiğine inanıyorlardı.... Tanrıları ve onların hikayelerinini takip etmek gerçekten de çok zordu.
Varanasi’de geçirdiğimiz zaman boyunca her tapınaktan ayrı bir çan sesi geliyordu, daha önce fark etmemiştim ama insanlar bu çanları tanrıları çağırmak için kullanıyorlarmış.
Her gece Ganj ana için de ghatlarda birinde düzenlenen bir seremoni vardı. Tabi ki ilahiler ve dans eşliğinde. Bir saat boyunca özel giysili adamlar ellerinde önce tütsüler, meşalaler, yelpazelerle özel bir platformda teşekkürlerini sunuyorlardı. Ardından da bu seremoniyi izleyenlere kutsayan ve 3.gözlerini açan bindi sürülüyordu alınlarına. Biz de nasiplendik tabi ki.
Varanasi’deki zamanımız bitince artık Hindistan’daki son tren yolculuğumuza çıkıyorduk. 14 saat sonra en son durağımız Kolkata’ya gidiyorduk.


18 Mart 2011 Cuma

Ve en sonunda Ganj Ana bize kucağını açtı...RISHIKESH - HİNDİSTAN

18 Mart 2011
Ayrılıklar yolda olunca pek üzücü olmuyor sanırım. Geoffrey’nin gitmesi ile çok daha büyük bir boşluğa düşeceğimi düşünüyordum. Bir buçuk ay boyunca Chennai’den Delhi’ye tek başıma yaptığım tren yolculuğu dışında hemen hemen her anımızı birlikte geçirmiştik. Sevgilinin dışında çok da iyi arkadaş olmuştuk. Belki psikolog olması belki de doğasındaki sakinlik, huzur ve sevgi bulunması nedeniyle rahatlıkla iletişim kurduğum, konuşmaktan usanmadığım ve açık olduğum nadir insanlardan biriydi. Tabi bir de minnet vardı. Bir ay boyunca benimle hastane hastane gezip bana bakmıştı. Hayatımda hiçbir drama yaşamadan sürdürdüğüm bir ilişki olmuştu ve şaşırmıştım. Bunun nedeni karşımdakinin Geoffrey olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa yolumda cidden değişmiş miydim bilemiyordum. Ama şu bir gerçekti ki tüm yaşadığım kalp kırıklıklarını unutturmuş, sadece olan bitenlere gülüp geçmeme vesile olmuştu. Ancak daha hayatta yaşaması gerekenler vardı, benim çoktan yaşadığım ve bıktığım. O zaman belki tekrar...
İrem ile istasyonda buluştuğumuzda Rishikesh’e Haridwar üzerinden gitmemiz gerektiğini ve Haridwar treninin rezervasyonun da şehrin diğer kısmındaki istasyondan yapıldığını öğrendik. Kocaman çantalarımız sırtımızda metro ile diğer istasyona 20 dakikalık bir yolculukla vardık. Ancak bu sefer öğrendik ki işlemimizi meğerse geldiğimiz istasyondan yapmamız gerekiyormuş. Doğal olarak bizi yanlış yönlendiren Turizm Ofis’teki memur bizden ağır bir küfür yedi. Bir de üstüne üstlük gece treninde sadece 4 kişilik yer kalmış. Haldur huldur tekrar döndük, acayip bir kuyruk vardı ki İrem bizi yanlış yönlendiren memura gidip bağırıp çağırdı. Ben de arkasından bacağımdaki bandajı göstererek bizi neden bu kadar yürüttüğü konusunda İrem’e destek çıktım. Bu sefer hemen biletlerimizi ayarladı. Akşama bilet bulmuştuk ve Delhi’den gidebiliyorduk. Pek mutlu oldum!
Bagajlarımızı istasyondaki emanete bıraktık ve şehre geri döndük. Elimizdeki kitapları, Tayland rehberi ile değiştirmeyi planlıyorduk. Türkiye’den 60 TL verip aldığımız, Delhi’deki sahaflarda aynısının en fazla 20 TL’ye satıldığını öğrendiğimiz, tekrar satabilmek ya da takas edebilmek için üzerine tek bir çizgi bile çizmediğimiz Hindistan rehberi kitabı malesef Sadhana’da İrem’in odadan yürütülmüştü. O yüzden sadece romanlarımız vardı, onlardan da bir tanesini kabul ettiler ve Tayland rehberi için üzerine para istediler. Toplamda 400 rupiye rehberimize kavuştuk. Artık Tayland için hazırlanma vakti geliyordu...
Gece olup trene bindiğimizde kompartımanda 2 İsrailli ve de bir İspanyol bulunuyordu. Hepimiz Rishikesh yolcusuyduk. İspanyol çocuk 7 senedir Hindistan’da yaşıyormuş. Yazları sadece İspanya’ya gidip yaptığı takıları, aksesuarları, çizimleri satıyormuş. İsrailli kızlar da bizimle aynı tarihlerde gelmişler ve ülkeyi geziyorlarmış. Çok komik bir şekilde Türk olduğumuzu söyleyince İsrailli kızlarda bir gerilim hissettim. Malum bir sene evvelinde yaşanan İsrail – Türkiye krizi onları bizden daha fazla etkilemiş. Ama sonrasında aramızdaki buzlar eridi.
Kronikleşmeye başlayan yorgunluğumun etkisi ile hemen uyumak istedim, ranzaları açtık. O sırada bir asker geldi. Bize çantalarımıza sahip olmamız gerektiği konusunda yarım saat nutuk çekti, etraftaki tehlikeli insanlardan bahsetti. Kuzey’in daha tehlikeli olduğunu duymuştuk, ama yine de rahattık. Amcam ama, sabaha kadar kolunda tüfekle bizim başımızı bekledi. Hayatım boyunca hiç bir fedaim olmamıştı, kısmet Hindistan’aymış...
Geceyarısı bir gürültü ile uyandığımda 40’lı yaşlarda bir İngiliz ailesi ile karşılaştım. Kompartımandaki boş yataklara yerleşmeye çalışıyorlardı. 3 küçük çocuklarıyla. Sabah uyandığımızda muhabbet etmeye başladık. 6 aydır Hindistan’dalarmış. Her yeri gezmişler. Çocuklarla ne kadar zor olabileceğini düşünemiyorum, ama sonuçta bir çocuğum olmadığı için. Gayet mutlu gözüküyorlardı. Özendim.
Haridwar’a geldiğimizde 1 saat uzaklıktaki Rishikesh’e gitmek için vikram almaya karar verdik, İsrailliler ve İspanyol’la birlikte. Vikramlar, rikşalardan daha büyükçe dolmuşlardı. Tren çıkışında o kadar çoklardı ki bir noktada bizim yüzümüzden şoförler kavgaya tutuştu. En sonunda bir tanesine bindiğimizde hepimiz yorgunluktan sessizliğe gömüldük.
Ganj
Ama Rishikesh’e geldiğimizde tüm yola değdiğini gördüm. Tam ortadan Ganj akıyordu. Ganj Ana. Tanrıçaları. Hindistan’ın en büyük nehri. Gördüğümüz anda buraya sadece 2 gece ayırdığımız için pişman oldum. Gerçi yine de en fazla 3 gün kalabilirdik, zira Tayland’a geçmeden evvel Varanasi’ye uğramamız gerekiyordu ve Tayland vizesini önceden almak istediğimizden Kalkota’da da konsoloslukta zaman geçirecektik.
İsrailliler ve İspanyolla yollarımızı ayırıp pansiyon bulmak üzere sadece yayaların ve iki tekerlekli araçların geçebildiği köprüden nehrin diğer tarafına yürürken ve ‘Aaa ne güzelmiş’ diye haykırırken arkamızdan Türkçe olarak ‘Hoşgeldiniz!’ diyen bir ses duyduk. ‘Aman Allahım bir Türk!’ Aylardan bu yana İrem dışında bir Türk ile konuştuğum için fazlasıyla heyecanlandım.
Rishikesh
Onur, 20 gün evvel buraya gelmiş, birkaç defa ayrılmayı deneyip istasyondan geri dönmüş aslen Mersin’li... Üniversiteyi İstanbul’da okumuş, sonrasında da bir inşaat mühendisi olarak senelerce de Rusya’da yaşamış. Bize kaldığı pansiyonu gösterdik, doluymuş, yol üzerinde birkaç pansiyona daha baktık ve hepsinin dolu olduğunu görünce nefes almak için Onur’un oturduğu ve anladığım kadarıyla bayağı zaman geçirdiği küçük kafeye gittik. 
Sadece 8 kişilik bir masası vardı, ama çok şirindi. Herkes herkesle konuşuyordu. Hemen diğer insanlarla da tanıştık. İspanyollar, Fransızlar, rastalılar, ermişler, erme yolunda sabırla ilerleyenler...
Yoganın doğduğu kent olan Rishikesh’te her türlü yoga, meditasyon dersi verilen birçok aşram bulunuyordu. Ayrıca bu aşramlarda konaklama da yapılabiliyordu. Onur, oda bulabileceğimizi düşündüğü bir aşram önerdi. Oraya gittiğimizde check out zamanını beklememiz gerektiğini söylenince aşramın hemen önündeki sahile gittik. Ganjı seyrettik. Çantalarımızı bıraktığımız yerde 2 tane roman bulduk, ihtiyacımız olan boş zamanlarda okuyabileceğimiz kitapları yol karşımıza çıkarmıştı. Ne var ki check out zamanında kimse oradan ayrılmadı. İrem çevreye gidip başka bir otel buldu en sonunda. Oraya gittiğimizde kendimizi yatağa attık ve bir süre uyuyup kendimize geldik.
Ganj manzaraları
Ertesi sabah uyandığımızda daha enerjiktik, bir gün evvel oturduğumuz kafeye dönüp kahvaltımızı ettik. Yolda İrem Sadhana’dan tanıdığı Amerikalı Danny’i gördü, o da bizimle geldi. Hep beraber kahvaltı sonrasında daha önceden methini duyduğumuz Brezilyalı guru Prem Baba’nın konuşmasını dinlemeye gittik.   
Konuşmanın yapıldığı aşrama vardığımızda salondan gelen müthiş bir müzik duyduk, fazla sözü olmayan, herkesin eşlik ettiği, gitar ve vurmalıların birbirleriyle ahenk içerisinde dile geldiği... Huzurlu... Guru gelinceye kadar ve hatta geldikten sonra da bir süre müzik devam etti. Prem Baba en sonunda konuşmaya başladı. Konuşması neredeyse 2 saat sürdü, kendini tedavi etmenin, mutluluğu yakalamanın hakkındaydı. Konuşmayı Portekizce yapıyor, yanındaki asistanı da simültane tercüme. İşin içinde başka bir dilden tercüme olunca etkileyiciğili bir nebze azalıyordu sanki. Ama yine de birçok takipçisi, seveni, hayranı, müridi vardı.
Ganj manzaraları
Konuşma sonrasında aşramın içinde turlarken İrem ‘Aa ne şirin böcekler, çiçekler ve maymunlar’ derken bir maymun tarafından saldırıya uğradı. Allahtan tam zamanında kaçtığı için zarar veremedi. O gün öğrendik ki maymunların irice olanlarıyla asla gözgöze gelmemek gerekirmiş, bunu tehdit olarak algılayabiliyorlarmış.
Öğle yemeğini de orada yedik. Hem de sıcak yemek. Sebzeli ve chapatili. O kadar lezzetli geldi ki kendimi devamlı tabak doldururken buldum.
Bir sonraki gün de aynı rutini gerçekleştirdik, tek farkla, bu sefer Prem Baba tarafından kutsandım...
Ölü yakılan ghat
Rishikesh’i terk etmeden evvel de son olarak Beatles’ın ziyaret edip bir süre kaldıkları aşrama gittik. Tam Ganj’ın yanında, muhteşem bir ormanın içerisindeydi. Orada ben de bir zaman geçirseydim, en sonunda şiir bile yazabilirdim. Ama artık kullanılmıyordu, terk edilmiş bir halde sadece ‘Beatles aşramını görmeye gelen’ ziyaretçileri ağırlıyordu. Tabi giriş paralı, para Orman Bakanlığı’na gidiyormuş bekçinin söylediğine göre..
Rishikesh
Önümüzde 20 saatlik bir tren yolculuğu vardı. Onur ve Onur’la birlikte tanıştığımız bir sürü insan kalmamız için çok dil döktü. Holi Bayramı, yani renkler bayramı vardı. Kutlamak için de insanlar birbirlerine renkli tozlar, sular atacaklardı. Ortalık rengarenk bir savaş alanına dönecekti. Onur hatta  bu bayramda insanların çok fazla içki içtiklerini dolayısıyla da Varanasi’nin özellikle yabancı hatunlar için çok tehlikeli olacağını, o yüzden gitmememiz gerektiğini söyleyip durdu. Hatta en sonunda biz de ikna olup biletleri değiştirmek için acentaya kadar gittik. Ancak öğrendik ki bizim varacağımız saatte tüm eğlenceleri bitmiş, insanlar sakinleşmiş olacakmış.
Haridwar istasyonuna gitmek için ya rikşa ya da vikram bulmamız gerekiyordu. Vikram, rikşaların büyükçesi ve dolmuş gibi çalışan bir toplu taşıma aracıydı. Yolumuzda bir tane vikram gördük ve oraya oturduk. Bizim dışımızda büyük bir aile de vardı, toplamda 7 kişiydik ve gitmemiz gerekiyordu. Ama vikram şoförü inat edip 1 saat sadece bir insanın daha binmesini bekleyince, kavgalar, bağrışmalar eşliğinde hepimiz indik. Biraz daha yürüdük, en sonunda başka bir tane bulduk.
Zor ve çok uzun bir yolculuk olmasına rağmen yine de Varanasi trenimize yetiştik...
 

Beatles'ın kaldığı aşram

 

 

 






16 Mart 2011 Çarşamba

Delhi bir durak sadece... YENİ DELHİ - HİNDİSTAN

Pahan Ganj
16 Mart 2011
Sabah tren istasyonuna vardığımızda şu son 3 ay boyunca hayatımda demediğim kadar çok ‘Hayır’ demiş olduğumu fark ettim, rikşa şoförleri sağolsun. Her tondan hayır demişliğim oldu; en tiz, en bas, sadece kafa sallayarak, Türkçe küfürle süslü, sert şekilde, yumuşakça, akla gelebilecek her tarzda, bir tek orta parmağımı göstermedim, tabi henüz... Jim Carrey’nin ‘Yes Man’ isimli bir filmi vardı, o film burada çekilse idi muhtemelen baş karakter her rikşaya binmek zorunda kalırdı. İnsanları çirkin bir tavırla reddetmekten hoşlanmıyorum, ama burada o kadar üstüne geliyorlardı ki sadece bağırdığında seni rahat bırakıyorlardı. Bir de trende geçirilen bir gece sonrasında uyku sersemliğini bile daha atmadan üstünden yüzlerce rikşacı üzerine üzerine geldiğinde insan bazen kendini kaybedebiliyor tabi. Mesela ben en sonunda ‘Sizden nefret ediyorum, neden bizi rahat bırakmıyorsunuz, binersek bineriz zaten ama sadece yürüyoruz’ şeklinde infilak ettim. Karşımdaki şoför bunun üzerine sadece içten bir şekilde özür dileyip uzaklaşınca sinire ve sersemliğe eklenen vicdan azabı vücudumdaki tüm enerjiyi çekip götürdü.
Geoffrey’nin Hindistan’daki son gecesi olduğundan güzel bir otelde kalmayı istiyordu. Şehrin merkezine geldiğimizde Hindistan’da kaldığım en lüks otele kaydımızı yaptırdık. Odada televizyon bile vardı, hemen haberleri açtık. Japonya’daki tsunami felaketi üzerine eklenen radyoaktif sızıntı. Bazen yol, rotasını kendi belirliyor, Japonya’yı  güzergahımızdan çıkardık ve başka bir bahara bıraktık. Aksi takdirde annemden cidden çok papara yerdim.
Otel manzarası
Kendimi o kadar yorgun ve halsiz hissediyordum ki tüm gün yataktan çıkmak istemiyordum. İrem saat 10 gibi odaya geldiğinde de beni cansız ve suratı asık bir şekilde buldu zaten. Onca güzel yer gördükten sonra arkadaşımın karşısına bu şekilde çıkmaktan utandım, ama cidden kötü hissediyordum. Yeteri kadar haber izledikten ve durumlara üzüldükten sonra hep beraber çıkıp önce doktora gittik. Doktor, yaramı iyi gittiğini ve enfeksiyon izinin olmadığını söyleyince biraz daha rahatladım. Yemekten sonra Geoffrey ile ben odaya döndük, İrem de Delhi’yi keşfetmeye gitti. Akşam İrem’i misafir eden çocuk ve arkadaşlarıyla buluşup bara gidecektik.
Biraz uyuyup kendimize geldikten sonra dışarı çıkıp Geoffrey’nin son alışverişleri için ona eşlik ettim. Sonrasında bara gitmek üzere hazırlandık. Gel gör ki moralim çok bozuldu, zira 1 ay boyunca yattığımdan dolayı kilo almış olduğumu fark ettim, en sevdiğim tulumuma sığmıyordum.
Bara vardığımızda ‘Bayanlara özel gece’ olduğundan içkilerin ücretsiz verdiklerini görünce neşem yerine geldi. Bar, şehrin diğer kısmında kalıyordu ve gayet güzeldi. İngiliz publarını anımsatıyordu. Uzun zamandır yüksek volümlü İngilizce müzik çalan bir bara gitmediğimden ilk başta paralize oldum. Bir sürü Hintli vardı, içki ve sigara içen. Yolda gördüğüm kadınlardan farklı olarak sarisiz ve saçları açık, bol makyajlı. Hatta içki ve sigaranın dinlerince yasak olduğu ve çok muhafazakar olarak bildiğim türbanları başında birçok Sikh de vardı içeride. Tipik bir rock bardı, güzel müzik çalıyordu ve hemen herkes dans ediyordu.
Tabi hemen İrem’le barda yerimizi aldık ve beleş içkilerimize kavuştuk. Bacağımı fazla zorlamak istemediğimden dans pistinde fazla yer almadım, bir köşeye çekilip muhabbet ettim. İrem’i evinde misafir eden Vid’le konuştum. IT’ci. Gördüğüm en uzun Hintli’ydi. Kendisi için boyunun bu kadar uzun olması bu ülkede bir dezavantaj olduğunu söyledi.
Gece 12 gibi otelimize geri döndük. Sabah 9’da Geoffrey’nin havaalanına gitmesinden sonra İrem ile Rishikesh tren biletlerimizi halletmek üzere istasyonda buluşacaktık.       



14 Mart 2011 Pazartesi

Mavi Şehir Jodhpur.. JODHPUR - HİNDİSTAN


Jodhpur kalesi
14 Mart 2011
Sabah Jodhpur’a vardığımızda yine çıkışta her türlü rikşanın tacizinden sonra Dion’un kaldığı pansiyona yöneldik. Oraya yanlış yollardan gidince yarım saati vardı ulaşmamız. Pansiyon sahibini sadece akşam 6’ya kadar kalacağımız için odanın yarı parasını ödeyeceğimiz konusunda ikna ettiğimizde sabah 7 olmuştu. Ayağımı görünce acıdı da kabul etti, başka pansiyon gezmeye halim yoktu. Duş yapıp biraz dinlendikten sonra pansiyonun terasında kahvaltı ettik. O sırada Dion da geldi. Hep beraber çıkıp ‘Mavi şehir’ olarak bilinen Jodhpur’da dolanmaya başladık. Tepedeki 9,5 kilometre boyunca uzanan surlardaki yapımına 1459’larda başlanmış ama bitimi yüzyıllar alan
İşte Mavi Şehir...
Meherangargh başlangıç noktamız burası oldu.   7 girişli kalenin bir tanesinden girip bir şekilde başarıp bilet parası vermeden içeri daldık. Kalenin surlarından şehri izledik. Mavi binalar vardı ama hepsi birarada olmak yerine dağınık olunca etkileyiciliğini kaybediyordu. 1 milyon insanın yaşadığı kocaman bir şehirdi aslında. Gördüğüm en güzel yer olmadığı kesindi.
Tam kaleden çıkarken Philip ile rastlaştık. Dion ile gelmesini bekliyordum ama bir şekilde ayrı düşmüşler. Garip bir otelde kalmış gece. O da gece bizimle aynı trende Delhi’ye dönecekti. Havaalanından bir arkadaşını alması gerekiyormuş. Öğle yemeği için bizim kaldığımız otelde buluşmak üzere sözleşerek onu kalede bırakıp şehirdeki diğer sarayları gezdik; Taleti Mahal ve Chittar Hill’deki Umaid Bhawan Sarayı.
Hava çok sıcaktı ve sokaklar acayip kalabalıktı. Biz de vakit kaybetmeden otele dönüp orada oturmaya başladık. Zaten Dion’dan Vietnam, Laos, Kamboçya ve Tayland hakkında bilgi alacaktım, o yüzden işime geldi. Bir süre sonra Philip de kale gezisini tamamlamış olarak bize katıldı.
Kale...
Kaleiçi
Jodhpur’da yapılabilecek son aktivite olarak 8 km uzaklıkta olan Mandore’deki özel bahçeye gitmeye karar verdik. Rikşayla 15 dakika kadar seyahat ettikten sonra bu güzel parka ulaştık. Yeşilliği, peyzajı ile gerçekten çok güzeldi. Bir de muhteşem bir tapınak vardı. onu da gezdikten sonra artık hazırlanma vaktimiz gelmişti.
Tren istasyonuna o kalabalık arasında yürümek cidden çok zor oldu. Bir de her tarafta egzos kokusu vardı, nefes almak mümkün değildi. Kendimizi istasyona attığımızda ancak nefes alabilmeye başladık.
Delhi’ye dönüyorduk. İrem de sabah Delhi’de olacaktı ve kaldığımız otelde buluşacaktık. 10 günden fazladır görmemiştim ve arkadaşımı özlemiştim. Geoffrey ile son gecemiz olacaktı. Bir gün kalıp ertesinde Fransa’ya dönüyordu. Biz de yolumuza Rishikesh ile devam edecektik. Artık Hindistan’daki günlerimiz sayılıydı ve ben de açıkçası yorgun hissetmeye başlamıştım kendimi. 

Mandore'deki park
 



13 Mart 2011 Pazar

Jaisalmer’de Mardin’i buldum... JAİSALMER - HİNDİSTAN

13 Mart 2010
Kompartman arkadaşlarımız
Tren yolculuğu rutine bağladığından kendimi evimde hissetmeye başlamıştım. Kompartımana girer girmez önce birlikte seyahat edeceğimiz ancak benim kendilerine görünmez olmayı tercih edeceğim kompartıman arkadaşlarıma önce bir merhaba diyip ardından en üst ranzaya kendimi atıyordum. Orası benim dünyam oluyordu. Köşesine gidip koridordaki insan, satıcı trafiğini izlemeyi seviyordum. Trene biner binmez yine tahtıma oturup çevreyi izlemeye başladım. Geoffrey daha sosyal bir böcek olarak insanların yanında oturuyordu. Birkaç durak sonrasında tren oldukça kalabalık oldu. Meğerse insanlar iş çıkışlarında da bu treni yakalayıp evlerine gidiyorlarmış. Her gelen ‘beyaz adam Geoffrey’ ile konuşma yarışındaydı. Ben de yukarıdan dinliyordum. Hep aynı sorular: ‘Neredensin?’, ‘Nereye gidiyorsun?’, ‘Ne kadar zamandır buradasın?’, ‘Sevdin mi buraları?’, ‘Yanındaki karın mı?’ vb.
Rajasthan eyaletine girdiğimizde çoktan gece olmuştu. Trende en zevkli zaman öldürme hareketi olan bilgisayarımda film izleme seremonisini başlattığımda yine içimden ‘yaşasın, bir bilgisayarım var’ adlı şükran duamı okudum.
Sabah gözlerimi açtığımda Geoffrey çoktan uyanmış, kitabını okuyordu. Jaisalmer’e daha 4 saatimiz vardı. Kompartımanı paylaştığımız aile kahvaltılarını yapıyordu. Dal (mercimekten yapılan bir yemek) yanında rotti. Güneyde insanlar genelde her öğün pilav yerken kuzeyde ekmeği tercih ediyorlardı. Ekmek derken rotti, chapati ve nan’dan bahsediyorum tabi ki, Fransız bagetlerinden, sandviç ekmeklerinden değil. Aile ile yine bir fotoğraf seremonisi yaşadıktan sonra vagonun kapısına gidip oturduk ve sigaralarımızı yaktık. Fazla bir insan kalmamıştı trende, kalanlar da artık Geoffrey’nin kankalarıydı. Uçsuz bucaksız bozkırları seyrettik uzun bir süre.
Jaisalmer’e vardığımızda tren istasyonunun mimari güzelliği ile tezat oluşturan bir curcunanın içinde bulduk kendimizi. Ellerinde pansiyon broşürlerini dağıtan bir sürü görevli, koskocaman tüfekleriyle birçok asker ve tabi ki ’20 rupi’ diye bağıran rikşa şoförleri.
Jaisalmer sokakları
Bir rikşa şoförü takıldı peşimize. 10 rupiye kadar da indirdi fiyatını. Şehir, yürünecek mesafede idi, ama 10 rupi olunca Geoffrey’e baktım binsek mi diye. Yürümeye kararlı idi, özellikle kuzeyde genellikle rikşa şoförleri yabancıları komisyon aldıkları saçmasapan pansiyonlara götürüyorlarmış. Geoffrey de istemediğimiz bir yere gitmemek için yürüyelim dedi. 10 dakika sonunda şehrin içinde idik. Tepede ise kalenin surları görünüyordu.
Birkaç otel gezip istediğimiz gibi kale manzaralı, kocaman bir oda bulduk. Şark köşesi misali Moğol kemerli penceresinin önünde küçük bir divanı bile vardı.
Jaisalmer Kalesi
Tren yolculuğu her ne kadar yatarak geçiriyor olsak da yorucuydu. O gün fazla bir atraksiyon yapmak istemedik. Zaten pencere önündeki divanı görünce saniyesinde kendimi elimde biramla, gece kalenin ışıklarını ve ana caddedeki insan trafiğini izlerken hayal ettim. Ama daha öğlendi. Çöle nasıl ve ne şekilde gidebilirizi öğrenmek için dışarıya çıktık. Bir sürü acenta vardı çöl gezisi düzenleyen, günü birlik, 3 günlük, 2 günlük turlar, deve gezisi vb. Hava çok sıcak olduğundan Geoffrey, tüm günü çölde geçirmek istemiyordu. Bizim için en ideali akşam 


Kale içi
üzeri gidip sabah erkenden de dönmek olabilirdi, ama bu da münferit bir tur olduğundan acentalar çok fazla para istiyordu. En sonunda devletin düzenlediği bir tur programı bulduk. Saat 3’te 6-7 kişiyi grup halinde alıyorlar, jiple 1 saat uzaklıktaki çöle götürüyorlar, gün batımından sonra da geri getiriyorlardı. Bu tura ertesi gün için rezervasyonumuzu yaptırıp kalenin içine ana giriş olan Gopa Chowk’tan girdik.

Muhteşemdi. Binalarda kullanılan taşların kum renginde olmasından dolayı Altın Kale olarak da anılan bu yerin mimarisini Mardin’e benzettim. Küçücük sokakları, Cen tapınakları, sarayı, cumbalı evlerinin yanısıra tepede olması nedeniyle de tüm şehri gören bir manzarası vardı. Tabi turistik bir yer olduğundan sıra sıra hediyelik eşya satan dükkanları, teraslı restoranları, internet kafeleri, ‘biraz para harcamaya ne dersiniz?’ ve ‘gelin dükkanıma bir bakın’ diyen satıcıları, bu küçücük şehirde neden ihtiyaç duyulur diye düşündüren rikşaları da bulunuyordu.
Kale içi
Her güzellik gibi burası da yok olma tehlikesi altındaydı. Özellikle de kalenin içinde yer alan ve ‘havelis’ denilen tüccarların büyük mansiyonları fazla su tüketimi ve kirlilikten dolayı tehdit altındaydı. Zaten rehber kitaplar da turistlere bu aşırı tüketimi önlemek ve protesto etmek amacıyla kale içerisindeki otellerde kalmayı önermiyordu.
Akşamüzeri gün batımına doğru biralarımızı alıp odamıza döndük. Pondicherry’de aldığımız 1 şişe biraya burada 2 katı para ödedik. Malum yeni bir eyalet ve her eyaletin kendi içerisindeki kurallar. Burada alkollü içeceklere uygulanan vergiler çok daha yüksekmiş. Gerçi alkol bulduğumuz için şanslıydık. Hindistan’ın birçok şehrinde alkol genelde yasak.
Soğuk bira, özellikle de antibiyotiklerden ötürü 1 ay boyunca hiç içmediğim düşünülürse çok iyi geldi. Gerçi Delhi’deki doktor yine önlem amacıyla bana antibiyotik vermişti ama daha kullanmaya başlamamıştım. Bira ve kale manzarası terapisinden sonra akşam yemeği için şehrin içindeki bir restorana gittik. Canlı müzik vardı, tabla ve sitar...
Çölde, müritlerimle :)
Ertesi gün gezimize kale içindeki 12 – 16. yüzyıllar arasında inşa edilen Cen tapınakları ile başladık. Daha önce Mysore’da iken kaldığımız Cen aile geldi aklıma. Güzel insanlardı. Gerçi bana her türlü tapınağa girip ibadet ettiklerini söylemişlerdi, o yüzden de kendi tapınakları olduğunu öğrendiğimde biraz şaşırdım.
Tapınak gezimizin ardından en eski Rajasthan saraylarından olan 1500’lerde yapılmış Rajmahal’i de ziyaret ettikten sonra çöle gitmek üzere saat 3’te turizm ofisinin önüne gittik. Beraber gideceğimiz gruptan insanlar gelmeye başladı. Jipe bindiğimizde 10 kişiydik; 2 Alman kız, Hollandalı 28 yaşlarında bir çocuk , İngilizce hiç bilmeyen yaşlı bir Fransız, bir Arjantinli çift, 2 Hintli adam, tanıştığım en iyi İngilizce konuşan Fransız Geoffrey ve ben.
Yol boyunca uzanan tarihi alanlarda durup fotoğraf çektik. Geoffrey ile seyahat ettiğim için beni de Fransız sanan amcaya ‘oui’ diyerek adamı bozmamaya çalışarak en sonunda çöle 15 dakikalık bir mesafede durduk.
Oradan develerle devam edecektik yolumuza. En güzelini seçip üzerine oturdum. Kelimenin anlamıyla hoplaya zıplaya yol almaya başladık. Her iki deveye bir deve sorumlusu düşüyordu, bizimle birlikte ilerleyen diğer devede Hollandalı çocuk oturuyordu, Dion. Yol boyunca her taraftan satıcılar saldırdı, ‘Bira abla bira al, abi coca cola ister misin, cips var cips var’naraları ile 15 dakika sonra gün batımını izleyeceğimiz noktaya ulaştık. Bizim kervandaki diğer şahıslarla birlikte develerden inip etrafa bakındık. O kadar kalabalıktı ki, o an bu yaptığımızın pek bir anlamının kalmadığını düşündüm; hani sonsuzlukta tek bir kum tanesi gibi hissedecektim kendimi, hani o kum tepelerinden yuvarlana yuvarlana çölde kaybolacaktım... Çökmüş bir devenin yanındaki gölgenin yeterli olmadığını görünce Geoffrey ile uzaklarda bir kum tepesinin ardına sığınmaya karar verdik. Kumların üzerine yayıldık ki bizimle birlikte gelen Dion ve Alman kızlar da yanımıza geldi. Onlarla muhabbet etmeye başladık. Alman kızlar kuzeyde bir ay aşramda kalıp yoga eğitimi almışlar. İki haftaya kadar da ülkelerine döneceklermiş. Dion da yılda mutlaka 3-4 ay geziyormuş, bir sürü ülkeye gitmiş şu ana kadar. Psikolog olarak bir geçmişi olunca Geoffrey ile oturup kuramlar hakkında konuşmaya başladılar.
Gün batımına kadar orada oturduk, güneş ısısını iyice kaybettiğinde artık kum tepelerinin üstüne geçip manzarayı izleyelim dedik. Tepeye çıktığımızda gün batımını izlemeye gelen yüzlerce insanın olduğunu görünce iyice keyfim kaçtı.
Hava kararmaya başlayınca develerimize atlayıp jipe gittik. Jaisalmer’e geri döndüğümüzde hep beraber yemek yedik.
Göl
Ertesi gün göle gitmek üzere çöl arkadaşlarımızla yine buluştuk. Bu sefer gruba bir Amerikalı ve bir Alman daha eklendi. Hindistan’a birkaç gün evvel geldiklerinde havaalanında tanışıp beraber yolculuk yapmaya başlamışlar. Gölün kenarındaki merdivenlerde oturduk bir süre, sonrasında da hep beraber kalenin içinde muhteşem bir manzarası olan terasa gittik. Gece 11’e kadar beraberdik. Ertesi gün hepimiz Jaisalmer’den ayrılacaktık. Almanlar Udaipur’a geçeceklerdi, Dion ve Philip de Jodhpur. Bizim de bir sonraki durağımız Jodhpur olduğundan orada buluşmaya karar verdik.
Trenimiz gece 11’de kalkıyordu. Sabah 5’te de orada olacaktık. Tüm günü orada geçirip ardından gece yine trene binip Delhi’ye dönecektik. Tren saatine kadar Jaisalmer’in sokaklarında oyalandık, şehri son bir kez turlayıp yine mimarisine hayran kaldık. Gece trene bindiğimizde kaldığımız kompartımanda sadece Fransızların kaldığını görünce sahneyi Geoffrey’e bırakıp doğrudan uyumaya gittim.


 
 





 

 








 

9 Mart 2011 Çarşamba

Delhi’de bir mola... YENİ DELHİ - HİNDİSTAN

9 Mart 2011
 
36 saat trenin üst ranzasından ayrılmadım, sigara içmek için tuvaleti ziyaret etmem dışında. Sıkıldığımı söyleyemem, devamlı uyudum, aralarda da kitap okudum. Hatta bilgisayarımı açıp film seyretmeye bile zamanım kalmadı. Yolum boyunca ilk defa kendimle başbaşa kaldığım ve kendimle olmaktan huzur duyduğum, ayrıca bir ayı aşkındır ilk defa bağdaş kurmayı başarabildiğim bu yolculuk sabah 7 sularında New Delhi istasyonunda sona erdi.
Geoffrey benden önce vardığı ve geceyi orada geçirdiği için Pahan Ganj’da bir oda tutmuştu. Bu yeni

Pahan Ganj
ve deli şehirde otele ulaşmanın zaman alacağını düşünüyordum ki gar Pahan Ganj’da çıktı. Peşime takılan rikşaları duymamazlıktan gelerek ve birkaç kişiye de yol sorarak oteli 10 dakika içerisinde buldum.Geoffrey’i uyandırdım tabi ki. Zaten kahvaltı zamanı gelmişti. Genelde ucuz otellerin ve pansiyonların bulunduğu, turistlerin çoğunlukla tercih ettiği Ana Pazar’daydık. Jaisalmer trenimiz akşam üzeri 5’te idi, ondan öncesinde yapmamız gereken sadece valizlerimizi emanete bırakmaktı. O yüzden başkent Delhi’yi keşfe çıktık.
Şehir, antik ve yeni olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. Yeni kısım dedikleri İngilizlerin eseri. Yakınımızda olduğu için biz de Yeni Delhi’den başladık. Öncesinde artık rutinleşmiş olan pansumana gittim. Yaramı her gören doktor gibi gittiğim doktor da suratını ekşitti. İyiye gittiğini söyledi ama yine de antibiyotik verdi, sadece önlem amaçlı 5 günlük.
Yeni Delhi modern binaları, alışveriş merkezi ile düzenli görünüyordu. Meydana gittik, markaların olduğu. Burası gördüğüm diğer Hindistan sokaklarından çok farklıydı, Avrupaiydi. Hiçbir şekilde Hintli değildi. Yabancılık çektim. Eski Delhi’nin keşmekeş sokaklarına kendimi attığımda ancak rahat ettim.Kalesi ile, pazarı ile, karmaşası ile artık aşina olduğum kültürü yine karşımda buldum.
Bu çok hızlandırılmış turdan sonra bagajlarımızı aldık ve trenin kalkacağı istasyona gidip emanete bıraktık. Ufak birer çanta ve uyku tulumlarımız ile Jaisalmer’e, çöle doğru yola çıktık. 18 saatlik bir yolculuk ve benim trendeki 3. gecem  olacaktı.                    

7 Mart 2011 Pazartesi

Cehenneme dönüş... CHENNAI - HİNDİSTAN

7 Mart 2011
Her zaman söylediğim gibi yolda planlar değişebilir. Yalnız bu sefer değiştiğinde biraz üzüldüm. Nepal’e gitmek çok istiyordum. Ama İrem istemeyince kabul etmek zorunda kaldım. Sadhana’da daha fazla kalmak ve sonrasında da Rishikesh’e gitmek istediğini söyleyince hayal kırıklığına uğradım. Sadhana’da daha fazla kalması benim Pondy’de daha fazla kalmam ve onu beklemem gerekiyordu. Artık sıkılmıştım ve yolda olmak, Nepal’e doğru ilerlemek istiyordum. Normal koşullarda muhtemelen ben kendi planlarıma göre hareket edip hemen yola çıkardım. İrem ile de Tayland’a geçmek üzere sonrasında bir yerde buluşurduk. Ama bacağım hala iyileşmemişti ve bu yüzden yalnız seyahat etmeye çekiniyordum. Hastaneye tek başına gitmek, doktor peşinde koşmak, pansuman yaptırmak, ilaçları almak, hemşireleri uyarmak gerçekten de çok zor ve insan bir noktada kendini  ‘çok yalnız’ ve bu yüzden de ‘çaresiz’ hissederken buluyor. Yoldayken bu olumsuz düşüncelere ne gerek var ayol? Canın acıdığında elinden tutup acını bir nebze de olsa paylaşacak birinin olması gerekiyor cidden. O yüzden de yalnız yolculuk yapma fikrini aklımdan çıkarmak zorunda kaldım.
İrem’i beklemek zorundaydım ve bu fikirden de hoşlanmamıştım, her ne kadar Geoffrey’de kalmak ve onunla zaman geçiriyor olmaktan çok hoşlansam da yoluma gitmek istiyordum. Beni kara kara düşünmekten kurtaran yine Geoffey oldu. Benimle Nepal’e gitmesi imkansızdı, ülkeden çıkarsa prosedür gereği 2 ay geri giremezdi ve Mart’ın 16’sında Fransa’ya Hindistan’dan dönmesi gerekiyordu. Ama kuzeye gidebileceğini, uçağa da Delhi’den binebileceğini söyleyince çok mutlu oldum. Hemen haritalar çıktı ortaya ve en sonunda çöle gitmeye karar verdik; Rajasthan’a.
Geoffrey’nin uçağı Chennai’den kalkıyordu. Ama Delhi’de aktarma yaptığı için oradan da binebilirdi. Önce Chennai – Delhi uçağının gününü değiştirmemiz mümkün mü diye seyahat acentasına gittik. Bunu öğrenmemiz bayağı bir zaman aldı, Hindistan Havayolları sağolsun, bir türlü cevap veremediler. Sonuç itibariyle tarihi değiştirmenin cezasının çok fazla olduğunu görünce, ayın 7’si sabahında Geoffrey Chennai’den ekspres trenle Delhi’ye gitmeye karar verdi. Ben tren biletimi daha önce aldığım için 7’si akşamında biniyordum ve 9’u sabahı da Delhi’de olacaktım. Geoffrey bir gün evvel varacaktı ve benim vardığım günün akşamı da Delhi’den beraber önce Rajasthan’da Jaisalmer’e ve Jodhpur’a gidip 15’inde Delhi’ye geri dönecektik. İrem ile de zaten aynı gün Delhi’de buluşacaktık.
Kodai’den döndüğümüzde hemen hazırlıklara başladık. Geoffrey’nin yapması gereken bir sürü alışveriş, veda etmesi gereken bir sürü insan vardı. Benim ise sadece homeopati uzmanını son kez görüp duasını almam yeterli olacaktı. Marika, yaramı temizleyip iyi olacağımı, ama fazla zorlamamı söyledi. Yine yola düşeceğim için duyduğum sevinçten dolayı bir sevgi böceğine döndüğümden dayanamayıp kadını kucakladım.
Pazar gecesi artık en son Yuyu’ya ve Christelle’e de güzel bir yemekle veda ettikten sonra hazırdık. Geoffrey’nin kocaman bir valizi olduğu için Chennai’ye taksi ile gidecektik. O sabah 6’da trenine binecek, bense tüm gün Chennai’de oyalanıp ancak akşam 7’de Delhi yolculuğuma başlayacaktım. Koca bir günü Chennai’de geçirecektim, Hindistan yolculuğuma başladığım ve beni Hindistan’dan anında soğutan o cehennemde...
Sabahın 5’i gibi şehrin içine girdiğimizde fazla bir trafik yoktu, şehrin artık ne tarafından giriş yaptıysak o başlangıçta gözlerime, burnuma, kulaklarıma inanmakta zorlandığım hiçbir şey yoktu ortalıkta. Sahil kenarında yürüyüş yapan çiftler, işlerine giden insanlar, temiz sokaklar, trafik kurallarına uyan araçlar... Sanki Chennai’de daha önceki yaşadıklarımız, anılarımız, izlenimlerimiz büyük birer yanılsamaymış gibi. Daha gündüz olmamasına verdim. 
İstasyona vardığımızda Geoffrey ile birlikte önce benim çantamı emanete bıraktık. Benim trenime daha çok vardı ve tüm gün istasyonda oturuyor olsam da çantamla dolanmak istemiyordum etrafta. Birkaç sigara içip birkaç şişe yolluk su aldıktan sonra Geoffrey’i trene bindirdim, Haydarpaşa Garı gibi olmadığı için pek romantik bir veda olduğunu söyleyemeyeceğim. Sadece ‘Hadi 2 gün sonra görüşürüz’ cümlesinin el sallama ile noktalanması şeklinde ifade edilebilir, öpücük bile yollamadan.
Geoffrey de gidince cehennemde geçireceğim koca bir gün bana kaldı. 3 saatlik uykuyla ayakta durmaya çalışıyordum ve bu da işleri daha da zorlaştırıyordu. İstasyonu ilk ziyaretimden aklımda kalan ve nefes alabildiğimiz tek yer olarak hatırladığım bekleme salonuna gittim. O salon bile bir farklı geldi bana bu sefer, hatta balkonundan baktığımızda gördüğümüz keşmekeş manzaradan eser yoktu. Herşey tanıdıktı ve herşey olmadı gerektiği gibiydi.
O an fark ettim, cehennemim artık yoktu. Çünkü ben alışmıştım. O düzensizliğe, kirliliğe ve hatta sidik kokusuna... Bu ülkede 3. ayım bitiyordu ve ben bu ülkenin ilk başta bana itici gelen herşeyine alışmış ve komik bir şekilde de benimsemiştim. Artık yabancı olmadığımı biliyordum ve yabancı olmadığım için de mutluydum. Fark ettirmeden Hindistan benim içimde büyümüştü. Kabullenmiştim, kabullendiğim için de sevmiştim.
Gün çabucak geçti. Tren saati gelip trene bindiğimde hemen üst ranzaya kuruldum. Daha kalkmasına 10-15 dakika vardı ki uyuya kaldım...

3 Mart 2011 Perşembe

Çiku ağacım...KODAIKANAL - HİNDİSTAN

3 Mart 2011
Çiku ağacım...
İrem’i bir hafta benimle kaldıktan sonra geri gönderdim Sadhana’ya. Yapılacak pek birşey kalmamıştı en nihayetinde. Zıplaya zıplaya bir şekilde idare ediyordum evin içinde.
10 gün olmuştu antibiyotiğe başlayalı ve bir düzelme olmuyordu. Her gün gidiyordum hastaneye ve daha çok acıyla geri dönüyordum. En sonunda Auroville’de yaşayan Geoffrey’nin annesi bir homeopati uzmanını önerdi bize. Homeopati , her ne kadar bizim ülkemizde pek tanınmasa da burada oldukça kullanılan ve hatta tercih edilen bir yöntem. Artık çaresizlikten ‘E bir de onu deneyeyim’ diyerek Marika’yı görmeye gittim.
60 yaşlarında bir teyzeydi. 30 seneden bu yana bu işi yapıyormuş. Hemen yarama baktı ve enfeksiyonun devam ettiğini söyleyerek pansuman yaptı, kendi ilaçlarını kullanarak. Jilet, cımbız da batırmadan. Fazla canımı yakmadan...
2 sonra tekrar görmeye gittiğimde enfeksiyon en sonunda bitmişti. Ama tam olarak iyileşmem zaman alacaktı. Yarayı temizleyip tekrar kapadı ve 4 gün sonra tekrar gel dedi.
Marika’yı gördükten sonra en sonunda iyileşeceğime inanmaya başlamıştım. Ondan öncesinde ümitsizliğe kapılıp bir ara Türkiye’ye mi dönsem acaba diye bile düşünmüştüm... 3 hafta boyunca oturduğum yerden tek görebildiğim Geoffrey’nin hemen evinin önündeki, ilk gördüğümde ‘Ay ne güzel’ dediğim, ama uzun bir süre baktıktan sonra canımı sıkmaya başlayan çiku ağacıydı. Çiku ağacından uzaklaşmam gerekiyordu kesinlikle ve o yüzden biz de 10 saatlik bir otobüs yolculuğu ile varabileceğimiz, bir dağ kasabası olan Kodaikanal’a gitmeye karar verdik.
Yolculuk öncesi son kez Marika’yı gördüğümde İtalyan olduğunu öğrendim. Geoffrey ile devamlı Fransızca konuştuklarından ben doğal olarak Fransız sanıyordum. İtalyan olduğunu öğrenince konuşmaları devraldım. Teyzenin bir çırpıda hayat hikayesini anlattırdım. Bir Fransızla evlenmiş olduğundan ve onunla birlikte senelerce Paris’te yaşadığından Fransızca konuşuyormuş. İki oğlu varmış, biri İtalya’da, diğeri de Paris’te yaşıyormuş.
Marika’dan yolculuk izni de aldıktan sonra tekrar yola düştüm ve haftalardan beri ilk defa kendimi çok iyi hissediyordum, çünkü yola çıkıyordum...

Kodai
 
Kodai’ye 9 saatlik bir otobüs yolculuğı ile vardık. Otobüsten iner inmez o dağ havasını solumaya başlayınca oksijeden burnumun içi yandı, ciğerler ise bayram etti. Dağlara kurulmuş küçük bir kasabaydı. Kasabanın tam ortasında da göl vardı ve en önemlisi de çikolatası ile ünlüydü.
Kodai’nin içinde kalmayacaktık, 45 dakikalık bir yürüyüş mesafesindeki Vattakanal diye bir yere gidecektik. Yürüsek mi yoksa taksi ile mi gitsek diye düşünürken yolumuzdaki onlarca çikolata dükkanının bir tanesine dalıp sabah kahvaltısı niyetine çikolata yedik.
2500 metre yükseklikteki bu kasabada ilk dikkatimi çeken rikşaların olmamasıydı. Havanın soğuk olması yarı açık rikşalar için pek uygun değildi. O yüzden normal bir taksi ile Vattakanal’a gittik.
Geoffrey daha önce birçok kez geldiği için kalacağımız yere daha önceden rezervasyon yapmıştı. O yüzden hiç zaman kaybetmeden direk pansiyona yöneldik. Önünde küçük bir teras olan ve o terastan da etraftaki muhteşem dağları gören, mutfaklı ve şömineli tek odalı bir evde kalacaktık. Beş dakikalık bir tırmanıştan sonra eve vardık. Her ne kadar otobüs yolculuğu hem de tırmanış beni ve özellikle hala tam iyileşmemiş bacağımı çok yormuş olsa da gördüğüm manzara ile çok doğru bir yere geldiğimi fark ettim, her ne kadar hep deniz insanı olduğumu düşünmüş olsam da dağların heybetinin ve yeşilliğinin beni daha fazla büyülediğini kabul ettim.
9 saatlik yol boyunca horul horul uyumuş olsam da yatakta biraz kestirmek bana ve sağ bacağıma iyi gelecekti. Yorganın altına girdiğimde hafif bir ürperti ile uyumayı özlemiş olduğumu düşündüm.

Oda..
Gözlerimi açtığımda öğleden sonra olmuştu. Hem akşama yiyecek birşeyler almak hem de etrafa biraz bakınmak için Vattakanal’ın ‘merkezi’ne indik. Bisküvi, yumurta, patates, yoğurt, ekmek satılan birkaç stand şeklinde dükkan vardı. Restoran olmadığı için yemeği evde yapacaktık, o yüzden patates, domates, yumurta alıp temiz havayı ciğerimize bol bol çekip geri döndük. Akşam 6 gibi iyice soğuyan havayı ısıtmak için şöminemizi yaktık. Odunlarımızı pansiyonun sahibinin oğlu olan Ruben getirdi. 20’li yaşlarda daha yeni evlenmiş meraklı bir Hintli. Bilgisayarlarla ilgili Geoffrey ile muhabbet ettikten sonra mutfağa geldi ve yaptığım yemeğe baktı, sadece Türk usulü patates yemeği yapıyordum, domatesli. Hemen içine koyduğum baharatları sordu, sadece biraz karabiber eklediğimi söyleyince beni kınadı. Malum Hintliler için acısız ve baharatsız bir yemek kabul edilemez, hatta ‘yemek’ statüsünde bile değerlendirilemez. Her ne kadar bizim için kadının kalçalısının yemeğin de salçalısının makbul olduğunu dile getirsem de bana küçümseyen gözlerle bakmayı sürdürdü.

Pansumana gittiğim hastane...
Orada geçirdiğimiz 3 gün boyunca her gün 45 dakikalık bir yürüyüş mesafesindeki hastaneye gidip pansuman yaptırdım. Dağlarda Heidi misali döne döne dolandım, tabi bacağımı zorluyordum ve acı veriyordu ama normal insanlar gibi zıplamadan hoplamadan topuğumu da yere basarak yürümeyi özlemiştim ve acısını çıkarmaya niyetliydim. Dönüş yolunda keyfim yerinde idi. Cumartesi sabah Pondicherry’e varacaktık ve haftasonunda yapmamız gereken herşeyi bitirip Pazartesi günü yola çıkacaktık... Tekrar ‘yollarda’ olacaktım, rotamız ise kuzeydi.





Kodai manzaraları
Kodai manzaraları