15 Nisan 2011 Cuma

Senede birkaç defa yeni yıl kutlamak sağlıktır, sıhhattir! KOH PHANGAN - TAYLAND

Plajımız
15 Nisan 2011
Silvery Moon sakinleriyle gece yarısına kadar oturduk. Artık bira stoğumuz tükenmek üzereyken ben gidip uyumaya karar verdim. Onlar da yarım ay partisine gittiler.
Gezgin değillerdi, sadece tatildeydiler. Uzun süreli olanlardan. Polonyalı ev sahibim olan Mariusz, 3 odalı bungalowunu iki Rus ile paylaşıyordu. Mika ve Pavel. Kocaman verandası ile kumsala birkaç adım uzaklıkta, işte budur dedirten cinsten. Dünyanın birçok yerinde yaşamış; Amerika, Londra, Çin... En son olarak da Yemen’den bir tekneye atlamış, miçoluk yaparak buralara gelmiş. Şimdi dalgıç eğitmenliği öğreniyormuş. Bir yandan da kursu aldığı yerde çalışıyormuş. Gezmiş görmüş hazmetmiş ve mutlu bir insandı. Kendi kaldığı odayı bana bıraktı ve Pavel’in yanına taşındı.
Ertesi gün cennete gözlerimi ‘Yaşasın’ diyerek açtım. Buranın işletmecisi olan Sam’e koşarak muhteşem bir meyva salatası istedim. Burada ne kadar kalacağımı tam bilemiyordum, bir hafta sonrasında Dolunay partisi vardı, her ne kadar parti meraklısı olmasam da bu 30.000 lerin katıldığı Güney Asya’nın en büyük partisini deneyimlemek pek de fena olmazdı... Mariusz da istediğim kadar kalabileceğimi söylemişti. Dolayısıyla kalmamam için hiçbir sebep yoktu!
Ama öncesinde Songkran vardı, Güney Asya’nın yeni yılı. Sanskritçe kökenli bu sözcüğün tam sözlük anlamı astrolojik geçiş. Geçmişte bu tarih her sene yeniden hesaplanıyormuş ama sonrasında artık 13-15 Nisan tarihleri kesin olarak kabul edilmiş. Tayland’ın yanı sıra Burma, Kamboçya ve Laos’da da anlı şanlı kutlanıyor. Gerçi kutlamalar Tayland’da bile yerden yere değişiyordu. Chiang Mai’de bir hafta sürüyordu. Allahtan Ko Phangan’da sadece 1 gündü. Zira yılbaşı kutlamaları bol sulu oluyordu. Su tabancaları, pardon tüfekleri, kovalar, hortumlar ortaya çıkıyor ve gelen geçeni ıslatıyorlardı. Islanmayanı da dövüyorlardı. Tabi bunun dışında geleneklerine uygun olarak yaşlılarını ziyarete gidiyor, tapınaklarına uğrayıp dua ediyor ve keşişlere de yemek bırakıyorlardı. Etraftaki, evlerindeki Buda resimlerini de esanslı bir suyla da temizliyorlardı. Su savaşlarının çıkış noktası da buydu aslında. Buda ikonlarını suyla temizleyince suyun kutsandığı inancıyla yaşlılara ve aile üyelerine iyi şans getirmesi adına omuzlarından dökme geleneği ile başlanmış. Tabi bu gelenek genç neslin sıcaktan bunalan yabancılara su fırlatması ile geniş kitlelere yayılmış.
Songkran'a uyanmak...
Çok fazla sulu olacak bugüne katılıp katılmayacağımı daha bilmiyordum. Bacağımda hala açık yaram ve ben pek fazla yüzmek dahil sulu hiçbir aktiviteye katılamıyorduk. Ama 13’ü sabahı insanlarda yükselen enerjiyi görünce ve savaşın Silvery Moon üyelerinin kahvaltı öncesi birer kova su ile başladığına tanık olunca kaçırmamam gerektiğini fark ettim. ‘Eee’ dediğim an!
işte biz, savaşa giderken...
Rikşaların büyükçesini kiraladık, içine elimizde biralarımızla 10-11 kişi tıkıştık. Tam ortamızda kocaman su dolu bir kova, ellerimizde de kullanmaktan çekinmeyeceğimiz su dolu silahlarımız. Yola çıktığımızda muhabbete dalmış, şişeleri şerefimize kaldırırken yaylım ateşinin ortasında bulduk kendimizi. Hortumlar, kovalar, tabancalarla her yerden saldırıyorlardı. Bazı cinler üstelik içerisine mentol katıyordu ve yarattığı buz hissi ile insan şok yaşıyordu.
Şoku atlatıp tüm cephanemizle karşı saldırıya geçtikten sonra Sam’in ailesinin yaşadığı evde durduk ve cephanelerimizi tazeledik. Hatta yeni silahlar aldık; kum kovaları. Gerçi burada biraz kendimizden geçip birbirimizle savaşa başladık ama en azından yola çıktığımızda yine bir birlik oluşturduk.

Tekila shot...
Yolda birkaç tekila ve cephane doldurma molasından sonra Thong Sala’ya vardığımızda esas partiyi gördük. Meydanın ortasına devasa su tankları kurmuşlardı, herkes koşa koşa silahlarını burada dolduruyordu. Kendimden geçtiğim an ise kesinlikle sokağın ortasında durmuş kocaman hortumları ile etrafa su fışkırtan iftaiye aracındaki itfaiyecileri gördüğüm andı.
Savaş....
Saatlerce sürdü, ama dediğim gibi kuzeyde günlerce sürüyordu... Su savaşı yorucuydu, eğlenceliydi, komikti, sosyaldi, gördüğüm en büyük partilerden biriydi. 13 yaşında İtalya’ya gittiğimde aldığım su balonları aklıma geldi. Annemler senelerce İtalya’ya gidip sadece su balonu aldığım için dalga geçmişlerdi... Hala daha da hatırladıkça gülerler. Fotoğraflarımı görünce yine başlayacaklar, mutlu songkranlar...

 


 





 

12 Nisan 2011 Salı

Cennete ulaşmak her zaman zordur, fedakarlık gerektirir! KOH PHANGAN - TAYLAND

12 Nisan 2011       
Sabah uyanıp kendimi yola attığımda gene bir heyecan vardı üzerimde elbette. Yeni bir yer, yeni insanlar... Gerçi gideceğim yer tekneyle sadece 1 saat uzaklıktaydı, yine de...
Mark, beni iskeleye bırakacaktı ama yokuştan motorla inmek düşüncesinden pek hazetmedim ve yürüyebileceğimi söyledim. 10 dakika içerisinde de vardım zaten. Tekneye bindiğimde Adnan’ın patronuyla karşılaştım. Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türklerden’di. 15 senedir de bu adada yaşıyordu. Çok da güzel, Tai melezi 3 çocuğu vardı. Ko Samui’ye İngiltere’den ailesini karşılamaya gidiyormuş...
Haad Rin
Adaya vardığımda önce internet bulmam gerekiyordu. Yanında kalacağım Mariusz’dan kaldığı yerin adresi hakkında haber gelecekti. Nereye gitsem diye düşünürken Ko Tao’ya giderken teknede tanıştığım İsrailli çocuk belirdi birden. O da bir geceliğine gelmiş, dolunay partileri ile dünyaca ünlü bu adaya. Parti adası olunca da sudan bir bahane ile ayda en az 4-5 parti düzenlenmeye başlamış. Yarım ay partileri, cangıl partileri, havuz partiler vb. O gece de yarım ay partisi varmış.
İsrailli ile birlikte dolanmaya başladık. Önce bir kafeye oturduk, o kahvaltı yaptı, ben de günü kahvemle ikinci defa selamladım. Beklediğim mail gelmişti. Mariusz, dolunay partilerinin yapıldığı Haad Rin kumsalına yakın Silvery Moon Bungalows denen bir yerdeymiş. Tüm gün çalıştığı için ancak akşam gelecekmiş.
Önümde kocaman bir gün olduğunu görünce 7 km ötedeki  Haad Rin’e taksi ile gitmek yerine yürümeye karar verdim. Yarım ay partisi de Haad Rin yolu üzerindeki Ban Tai yakınlarında olunca İsrailli de bana katılacağını söyledi.
Yürüyüşe başladığımızda saat 11’di. Bakına bakına, muhabbet ede ede yürüyorduk. Geçen sene İsrail – Türkiye geriliminden fazlasıyla etkilenmişti. İsraillilerin genelinde fazla bir milliyetçilik vardı zaten. Yol üzerinde bilardo masası olan bir bar görünce canım bilardo oynamak istedi. Oraya girdik. Bizi çok güleryüzlü bir ‘ladyboy’ karşıladı, yani kadın kılığında bir erkek. Berabere biten bir maçtan sonra tekrar yola düştük. Hamak dükkanına girdik, hamak baktık. Hamak satıcısı Türkiye’den olduğumu duyunca bildiği şeyleri sıralamaya başladı. En ilgimi çeken ise Türkler hakkında yaptığı yorumdu: ‘Tam arada kalmışsınız, ne Avrupalı ne de Asyalı’. ‘Yaşasın Asya’ dedim.
4 km yürüyüp Ban Tai’ye vardığımızda İsrailliye veda ettim. Haad Rin’e 3 km yerine 6 km kaldığını görünce önce bir of çektim, ama sonrasında yolun yarısına kadar rahat rahat geldiğimi, bunu yapabileceğimi, yeni bir rekora imza atabileceğimi düşünerek devam etmeye karar verdim.
Tabi bu kararı verdiğimde beni karşılayacak olan nerdeyse yerden 70 derece açı yapan yokuşlardan haberim yoktu...
Elimde adanın haritası, güneşin altında, sırt çantamla kendime ve inatçılığıma methiyeler düzerek tırmanırken Silvery Moon Bungalow’un haritada yerini gördüm. Tam yolumun üzerindeydi, ta Haad Rin’e kadar gitmeme gerek yoktu. Biraz yüreğime su serpti.
Thong Sala’daki limandan yola çıktığımın 8.5 kilometresinde ve 5.saat dilimi içerisinde varmam gereken yere vardım, bu sefer de 75 derecelik açı çizen bir yokuştan inerek.

Silvery Moon
Umarım doğru yerdeyimdir diye dua ediyordum, indiğim yokuştan tekrar çıkabilecek gücüm kalmamıştı. Issız bir koyda, küçük birkaç bungalowun olduğu bir yerdi. Restoranı görüp oraya vardığımda terden sırılsıklam olmuştum, yorgunluktan da nefes nefeseydim. Çantamı yere bıraktığım anda masada oturan ve bu koyun sakinlerinden olduğunu düşündüğüm birileri bana ‘Hoşgeldin!’ dedi. Kıpkırmızı olmuş bir yüzle kafamı kaldırıp baktığımda İskoç yakışıklısı Jimmy’i gördüm ve sadece Thong Sala’dan buraya kadar yürüdüğümü ağzımda geveledim. Masadaki herkes biranda saygı duruşuna geçip hemen bir sandalye ilave ettiler.
Ama önce buz gibi bir bira aldım dolaptan.
Masaya oturduğumda anca fark ettim bir cennete düştüğümü. Sakin, sahil kenarına serpiştirilmiş birkaç ahşap bungalow, denize reverans veren palmiyeler ve hindistan cevizi ağaçları, ağaçların arasına kurulmuş hamaklar, gülen yüzler...
Yüzüm normal rengini bulduğunda, nabız atışım da 100’ün altına düştünde konuşmaya başladım. Doğru yerdeymişim. Herkes tanıyordu Mariusz’u. Akşam geleceğini söylediler.
Bir saate kadar kendime tamamiyle gelmiş şekilde muhabbetin içindeydim.



 

 



11 Nisan 2011 Pazartesi

Koh Tao’da en sonunda dinlendim...KOH TAO - TAYLAND

11 Nisan 2011
Normal şartlarda böyle bir yerde günde en az bir iki saatlik deniz, güneş, kum  aktivitesi yapmam gerekiyordu. Ama malesef bacağımdan dolayı, hala sudan ve hijyen olmayan koşullardan uzak duruyordum. Hem de isyan etmeden. Sabırlı bir insan mı olmuştum ne! Gün batımlarını kaçırmadım ama. Pete’in çalıştığı dövme dükkanı kumsaldaydı, her gün batımı için de oraya gittim. Onlar daha sonrasında geceye devam ediyorlardı, ama ben genelde ya Adnan ile buluştum ya da eve döndüm. Parti modunda olmadığım, olamadığım kesindi.
Adnan, Koh Tao’nun başka bir koyunda, muhteşem manzaralı çok güzel bir bungalovda yaşıyordu. İlk buluştuğumuz gece Chalok Baan’da muhteşem bir Tai restoranına gittik ve Tayland’a geldiğimden bu yana yediğim en güzel yemeği yedim. Kajulu, ananaslı, bol sebzeli, soslu ve baharatlı... Adnan’ın kız arkadaşı da geldi, güzeller güzeli İsabelle. Ardından ufak bir yürüyüşle bir bara geçtik.  Antibiyotiklerin ve benim son zamanlardaki aşk-nefret ilişkimizden ötürü sonrasında büyük bir kavga çıkmaması için içkiden uzak durdum.
Sabah dalışları olduğu için erken ayrıldık. Adnan beni motorla evin yakınlarında bir yerde bıraktı. Hiç gece yürümediğim için ne kadar karanlık olabileceğini bilemiyordum. Hep de kestirmeleri kullandığım için doğru ve insancıl yolun nerde olduğunu pek kestiremiyordum. Ya Allah Bismillah deyip daldım bir yerlere, ama dalmam ve çıkmam bir oldu. Zira gece görüşü sıfırlanmıştı. Üstelik oralarda yakınlarda bir yerde su dolu bir göletin olduğunu da biliyordum. Birden aklıma çantamın ön gözündeki ta Hindistan’dan kalmış, ama kullanmadığım fenerli çakmak geldi. Müteşekkirdim kendime; yanıma doğru çantayı almış ve tembelliğimden dolayı da çantayı hiç boşaltmamıştım.
Pete’de 3 gece kaldım. Daha fazla kalabileceğimi söyledi ama başka birinin evine geçecektim. Muhteşem manzarası olan Mark’ın evi.
Mark, 7 senedir adalıydı. İngiltere’den gelip buraya yerleşmiş. Yerleşmeden evvel de dünyaları görmüş. Dağın tepesindeydi evi, gelip beni motorla Sairee’den aldı. Büyük çantamla motor üstünde dağa tırmandığımda cidden hala yaşıyor olmama ve motordan tepetaklak düşmemiş olduğuma şükrettim. Ama manzarayı gördüğümde ‘İşte budur!’ dedim. Evin iki cephesinden de farklı iki koy görülüyordu. Diğer iki cephesinde de yemyeşil dağlar vardı. Kaldığım 3 gün boyunca sadece muhabbet ettik, geceleri de film izleyip 3 kedisini beslemekle geçirdik... 
İş de bakındım oralarda. Ama selden dolayı fazla iş yoktu etrafta. Zaten gelen turist sayısında da müthiş bir azalma vardı. En amiyane tabiriyle esnaf iş azlığından kan ağlıyordu. Mutlaka bir noktada canlanacaktı, ama benim o kadar bekleme lüksüm yoktu. Hayırlısı deyip yoluma devam etme kararı aldım, yeteri kadar dinlenmiştim. Sıra yan adaya gelmişti; Koh Phangan.

 

 

 



5 Nisan 2011 Salı

Bir ada gördüm sanki... KOH TAO - TAYLAND

5 Nisan 2011
Servis geldiğinde benimle birlikte birçok kişi bindi. Önce hepimizin tekneye gittiğini düşündüm ama sonra gördüm ki herkes Bangkok’a gitmek üzere otobüs terminaline gidiyormuş. Kimisi Koh Samui, kimisi Koh Phangan, kimisi de Koh Tao’dan geliyordu. Bu üç ada birbirine paralel şekilde Tayland boğazında yer alıyordu. Üçüne de Chumpon ya da Surat Thani’deki limanlardan ulaşım vardı. Genelde turistler seyahat acentalarından ‘joint ticket’ denilen Bangkok’a ya da Bangkok’tan adalara feribot, servis ve tren ya da otobüs biletlerini toplu alıyorlardı. Tabi ben ucuzcu olduğumdan böyle bir servisi kullanmadım.
Terminalden sonra serviste iki kişi kaldık. Koh Tao’ya giden bir ben ve bir de İsrailli çocuk vardı. En azondan yalnız seyahat etmeyeceğimi düşünerek sevindim.
Limana ulaştığımızda bizi götürecek olanın sadece küçük bir balıkçı teknesinin olduğunu gördüm. Sandalye üzerinde seyahat etmeyi beklerken yerde yatakların olduğunu fark edince mutluluktan hemen gevşedim. Artık deniz üzerinde beşikte uyurmuş gibi sallana sallana gidecektim.
Daha kalkmasına zaman olduğundan teknenin ön tarafında oturup konuşmaya başladık İsrailli ile. O da nerdeyse 6 aydır geziyormuş Güney Asya’yı. Nisan ortasında da artık ülkesine dönecekmiş. Burada bulunan ve her daim ‘partide’ olan İsraillilerinin çoğunun yaptığı gibi askerliğini bitirir bitirmez kendisini buralara atmış. 21 yaşındaydı ve Koh Tao’ya dalmak için gidiyordu. Zaten insanlar genelde buraya dalmak için geliyorlardı, benim dışımda tabi. Ağzımda bir ekipmanla nefes almak pek benlik değildi.
Cümleleri kurmakta iyice zorlanmaya başladığımda gidip yattım. Ama çok yorgun olduğumdan yatakta dönüp durdum. Kitap okumakta da zorlanıyordum ki bir çift daha geldi. Bu sefer de onlarla birlikte teknenin ön tarafında konuşmaya başladık. Hollandalı çok şeker bir çiftti. Basmışlar istifayı ve dünyayı dolaşmaya başlamışlar. Daha 10 gün olmuş buralara geleli.
Sahil
Tekne yola çıkmaya hazırlanırken Hindistan’da hindistan cevizi kırmaları misali burada da tütsü yaktılar ve dualar okudular. Bu ritüeli de gördükten sonra gidip yattım. Bölük pörçük de olsa biraz uyudum. Tekne beklentimin aksine fazla sallanmadı, deniz fazlasıyla usluydu. Yatarken suyum bitti şeklinde, almayı unuttum diyerek kendi kendime söyleniyordum ki teknenin kaptanı bir büyük şişe su getirdi. Parasını ödemek istediğimde de almadı....
Sabah gözlerimi açtığımda Koh Tao’ya varmıştık. Kartpostallık bir manzara karşıladı beni. Sabahın 6’sıydı ve her yer yeni aydınlanmıştı. Yolun başından bu yana ne zaman gece yolculuk yapsam gözlerimi açtığım yer hep cennet oldu. Bu kural burada da bozulmamıştı.
Tekneden inip iskeledeki masalara oturduk. İsrailli pansiyon bulma umuduyla bizden ayrılıp yola düştü. Biz de sabah kahvelerimizi alıp günün canlanmasını izledik. Hepimiz Sairee’ye gidecektik. Hollandalı çiftin bir otelde rezervasyonu vardı, ama daha otelin check in zamanı gelmemişti. Benim de kalacağım Amerikalı Pete de daha halen uykudaydı. Öğleni bulacaktı uyanması. Dolayısıyla biraz oyalanmamız gerekiyordu.
Bir iki saat sonra kalkıp yola düştük. Küçük bir adaydı. Yürüyerek her yere ulaşmak mümkündü. Taşıma aracı olarak sadece taksiler vardı, ama onlar da fazla para istiyorlardı. Dolayısıyla tabanlara kuvvet yürümeye başladık. 10 dakikaya kalmadan Sairee’deydik. Çifti otellerine bıraktıktan sonra açık bir cafeye gidip oturdum. Geçtiğimiz yolların güzelliğinden keyfim ne kadar yerinde de olsa biran önce Pete’in uyanıp beni almasını istiyordum. Gözlerim kapanıyordu.
Odam :)
Saat 12’ye geliyordu kalacağım eve vardığımda. Dağlara doğru küçük tek odalı bir bungalovdu. Verandadaki hamakta yatacaktım. Peter ve İsveçli kız arkadaşı Sarah bana hoşgeldin dedikten sonra işlerine gittiler. Peter, bir dövmecide çalışıyordu. Güzel sanatlardan mezun olduktan sonra yollara düşmüş, birçok yeri gezdikten sonra da  4 aydır da bu adada yaşamaya başlamış.
Onlar gittikten sonra hamağa kuruldum ve saatlerce uyudum. Kalktığımda keşif için merkeze indim. Hala yollarda su vardı ve çamur içerisindeydi. Bacağıma su değmesin diye zıplaya zıplaya yürüyordum ya da uzun atlayışlar yapıyordum, sanırım bu arada bir dünya rekoru da kırdım.
Pahalıydı. Turistik bir yer olmasından mı yoksa selden sonraki doğal gelişme mi bilemiyorum ama fiyatlar Bangkok’un nerdeyse iki katıydı. Üstelik burada fazla sokak satıcıları da yoktu. Ekmeğe talim deyip ekmek ve muz alıp geri döndüm.
İlk gün bir daha dışarı çıkamadım, dört aylık yolculuğun acısının çıktığını hissediyordum. Yoluma devam etmek istiyorsam burada dinlenmeliydim.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Tek başıma yollarda... CHUMPON - TAYLAND

 
4 Nisan 2011
Yoldayken ne kadar çok plan değişti.. İyi ki de değişti. Santi Asok’a gitmemeye karar verdik. İrem, Bangkok’e 3 saat uzaklıktaki bir kasabada eko köy buldu, gönüllü çalışıp permakültürle ilgilenebilecekti. Bense güneye gitmek istiyordum. Malum artık sahillere inme zamanı gelmişti benim için. Denizin karşında oturup dalgaları dinlemeyeli bayağı bir zaman olmuştu. Gerçi bacağımdaki açık yara yüzünden her ne kadar suya girmem imkansız olsa da adalara gidecektim.
Hindistan’dan Tayland’a geçtiğimiz sırada güneyi seller basmıştı. Herkes oraya gitmemem gerektiğini söylüyordu. Ama inadım inat şeklinde planıma sadık kalmak istedim.
İrem’e veda ederek ilk keşif yapacağım yere gitmek üzere Bangkok’tan ayrıldım.
Trenle ya da otobüsle önce Chumpon’a, ardından da oradan feribotla Koh Tao’ya gidecektim. Hindistan’dan sonra mesafeler beni korkutmuyordu, bu yolculuk da 24 saat sürecekti. 12 saatten az sürmesi de mümkündü ama ulaşımın en ucuzunu bulmalıyım idealim bazen en hızlısını tercih etmemi engelliyordu. Zaten Koh Tao’ya vardıktan sonra öğrendim ki bu adaya en az para ödeyerek ulaşan tek kişi benmişim, gurur sayfalarıma yıldız attım.
Bangkok manzaraları
Bangkok’un ana istasyonu yerine banliyö trenlerinin kalktığı Thon Buri’den bindim. Sabah 6.30’da istasyondaydım. Önce otobüs ardından da taksiyle buraya ulaştım. Bu istasyonu genelde turistlere söylemiyorlar. Biraz irdeleyince haberim olabildi. Biraz rötarlı olsa da en sonunda trene bindim. Tek beyaz bendim ve bundan da çok hoşnuttum. Her gelen Tai ile selamlaşıyor, elimdeki cep sözlüğü ile konuşmaya çalışıyordum. Tuvalette sigara bile içtim ve büyük sürpriz tren tuvaletlerinde bile tuvalet kağıdı vardı...
Tayland’ın doğası da Sri Lanka’ya benziyordu, muhteşem manzaralı yerlerden geçerek en sonunda Chumpon’a vardığımda saat 5’e geliyordu.
Chumpon’da sıra feribot biletimi halletmeye gelmişti. En ucuzunun gece feribotu olduğunu öğrenmiştim. Normalde 2 saat süren yolculuk, gece feribotu ile 6 saat sürüyordu. Zaman problemim olmadığı ve gece yolculuğu yapmak işime de geldiği için acentalarda bu feribotu aramaya başladım. Önce tren istasyonunda beni bir kız durdurdu. Biletin 300 Baht olduğunu söyledi. 200 olması gerekiyordu. Kız mırın kırın etti, yok 200 Bahtlık biletlerde kapalı alan yokmuş, bu gece fırtına olabilirmiş, sandalye üzerinde seyahat edilirmiş miyim vb... Tartışmaya girmeden başka yerler aramaya başladım. Herkes 300 Bahtlık yeri satmaya çalışıyordu. Bir an acaba fırtına olabilir mi diye düşünüp Koh Tao’da bir arkadaşımın arkadaşı olan Adnan’ı aradım. 2,5 senedir burada yaşıyor ve dalgıçlık yapıyordu. Geleceğimden haberi vardı. Bir dalgıç olduğundan da hava durumunu yakından takip ediyordu. Gece fırtınanın olmayacağını, denizin süt dökmüş kedi misali çok uslu olduğunu söyledi. İçim rahat etti ve 200 Bahtlık biletimi aldım. Turizm acentasındaki kız bana pahalı yeri satmak istediğinden ve ben ucuz yer için direnince kaba davrandı. Ne olduğumu şaşırdım ve sakince yani sinirlenmeden, sesi mi dahi yükseltmeden kendisine gelmesini ve kibar olmasını rica ettim. Sonrasında bir melek oldu bana.
Gece 11’de acentadan limana servis kalkacaktı ve Chumpon’u keşfetmek için zamanım vardı.
Çantamı bırakıp dolanmaya başladım etrafta. Sokaklarda gezindim. Pek ilginç bir yer değildi ama Bangkok sonrası buradaki sessizlik ve sakinlik çok hoşuma gitti. Sokak satıcılarından erişte alıp yedim. Satıcı ile biraz İngilizce biraz el kol işareti ile muhabbet etmeye çalıştım.
Acentaya geri döndüğümde daha hala çok vaktim vardı. Restoranında oturdum ve ne kadar dingin olduğumu fark ettim. Yalnızdım, tüm yolculuk boyunca sadece Chennai’den Delhi’ye tek başıma seyahat etmiştim ve şimdi ne kadar süre tek başıma seyahat edeceğimi dahi bilmiyordum. Biran çok özgür hissettim kendimi. Bunu belki daha önce yapmam gerekirdi belki de... Olay, İrem’in iyi bir seyahat arkadaşı olmadığından kaynaklanmıyordu. Çok özgürdüm ve çok güçlüydüm. İçim içime sığmıyordu. Yolum belki başka seyahat arkadaşları çıkaracaktı karşıma, bilemiyordum. Sadece yolumdaydım, çok da mutluydum, kendimleydim ve hem kendimle hem de başkalarıyla baş edebilecek güçteydim. Bu da her davranışıma, dünyaya bakışıma yansıyordu. Omuzlarımda 100 kiloluk halter yerine ilk defa bir kuş tüyü taşıyordum... 
Ama çok yorgundum. 4 aylık yolculuk, geçirdiğim kaza ve bacağımın hala zorlaması beni yormuştu. Üstüne üstlük 2 gecedir de uyku uyumamıştım. Beni bekleyen feribot gecesinde de ne kadar uyuyabileceğim meçhuldü. Yine de mutlu ve huzurluydum.
Ve en önemlisi, gözümü yepyeni bir yerde ve muhtemel bir cennette açacaktım!

3 Nisan 2011 Pazar

Striptiz kulubünde seyirciler arasındaki tek beyaz hatun olmak... BANGKOK - TAYLAND

3 Nisan 2011
Bangkok cidden büyük bir şehirmiş. Ayutthaya’dan Bangkok’a dönmemiz trenle 1,5 saatimizi aldı, ama Bangkok tren istasyonundan kalacağımız eve varmak tam 5 saatimizi. Gerçi yanlış otobüse binince fazladan birkaç saat dolandık ama yine de tüm şehri görmüş olduk, trafiğin sinirlerimizi törpülemesine rağmen.
Her ne kadar ilk planımız Ayutthaya’dan doğrudan Santi Asok’a geçmek olmuş olsa da birkaç gün Bangkok’ta bir evde kalarak hem dinlenmek ve hem de şehri orada yaşayan birinin gözlerinden görmek istedik. O yüzden de Nick’e geldik.
Nick, 3 ay evvel Bangkok’a yerleşmiş bir İngilizdi. Ülkesinde yatırımları vardı ve onlardan gelen parayla burada rahat rahat yaşıyordu. Hem trafiğin verdiği sıkıntı hem de 5 saat dolanmış olmanın verdiği yorgunluk üzerine ilk sorum ‘Neden Bangkok?’ oldu. Çalışmadığın sürece yani zorunda kalmadığın sürece büyük şehirden uzak durmam gerektiği ilkesini yolculuğumun başında kabul etmiştim, o yüzden de artık keyif için büyük şehirde yaşayanlara hayret ediyordum. Nick de sadece deneme yapmak istediğini, Bangkok ile olan ilişkisinin aşka dönmediğini gördüğünden birkaç hafta içerisinde Phuket’e gideceğini söyledi. Hatta orada kalacağı evi bile ayarlamış, geri sayım yapıyormuş.
O gece dışarı çıkmak istemedik tabi ki. Aşırı doz büyük şehir havası sağlığımız açısından pek yararlı olmadı, dinlenmemiz gerekiyordu. Evde kalıp film seyrettik. Hem de kocaman bir plazmadan. Benim bilgisayarın küçük ekranından çok daha farklı bir deneyim oldu.
Hindistan’dan gelince burası tabi ki bize çok pahalı geldi, ama yine de Avrupa ile karşılaştırılınca çok ucuzdu, hele ki İngiltere ile... Nick, otobüse hiç binmediğini söyledi. Her yere ya taksi ile gidiyordu ya da gökyüzü treni denen metronun açıkhava versiyonunu tercih ediyordu. Ama bizim için pahalıydı. Şimdi Türk parasına çevirince yine komik kaçacak ama başından bu yana dediğim gibi devir tasarruf devri. Dolayısıyla klimasız otobüsleri tercih etmek zorundaydık, klimalı olanlar klimasız olanlara göre fiyatları iki katıydı. Bir de bedava otobüs servisleri de vardı, ama bu biraz şansa bakıyordu. Otobüslerin önünde yazıyormuş bedava olup olmadıkları, tabi ki Tai dilinde olunca anlamak mümkün değil bizim için. Ancak otobüse binince anya ve konya belli oluyordu. Birkez rastladık, Ayutthaya’ya giden otobüslerin kalktığı kuzey terminaline gitmek üzere merkezden bindiğimiz otobüste bizden para alınmayınca bunun şehir efsanesi olmadığına bizzat şahit olduk.
Uyandığımda bacağım fazlasıyla mor gözüküyordu. Ayağımın tozuyla Tayland’da da bir hastane ziyareti yapmak için dışarı çıktım. Gittiğim klinik temizdi, çok temizdi. Tabi insanın içi ferahlıyor böyle olunca. Tek problem İngilizce konuşan bir doktor bulabilmekti. Neyseki fazla gezinmeme gerek kalmadan bir tane buldum. Klinikteki görevlilerle konuşmaya başlayınca her Taylandlı gibi heyecan yaptılar. Burada Taylandlıların en sevdiğim özelliği sanırım buydu, bir yabancı gelip kendileri ile İngilizce konuşmaya başlayınca fazlasıyla heyecanlanıp panikliyorlardı. Birilerinde kalp krizine neden olmaktan gerçekten korkuyordum.  Ama bu onları çok şirin yapıyordu, evet sadistçe bir zevk alıyordum. Doktor ablaya olanı biteni anlattım, morluğun normal olduğunu, fakat yaranın açık olduğunu, ıslatmamam gerektiğini, en az daha bir hafta açık kalacağını söyledi ve yine antibiyotik verdi.
Fakat o gece başlamayacaktım antibiyotiğe, her zaman bir ‘ertesi gün’ vardı... Bangkok’ta Cumartesi gecesi ateşini görmeye kararlıydım.
Geceye yerel tarzda başladık; pazara gittik, etraftaki yemek tezgahlarından yemeklerimizi alıp pazarın ortasına kurulmuş masalara yerleştik. Üzerinde Heineken yazılı mini elbiseli kızlara içki siparişimizi verdikten sonra alandaki sahnedeki canlı müzik yapan grubu dinlemeye başladık. Ama duymak pek mümkün değildi, zira pazarda birden fazla müzik çalıyordu, her taraftan da farklı bir ses geliyordu, tabi buna eklenen bir insan gürültüsü.
Oradan çıkıp bir bara gittik. Genelde şehirde yaşayan yabancıların gittiği küçük bir bardı. Yolda gördüğüm 60 yaş üzeri beyaz amcalar yanlarında da ellerinden tutup yürüdükleri, reşit olduklarından ciddi şüphe duyduğum genç Tai kızlar vardı. Seks turizmi. Kızları da 2-3 haftalığına kapatıyorlardı. O kızların haline mi üzeleyim yoksa amcaların yalnızlıklarına mı bilemedim. 400 bahttan başlıyormuş fiyatlar. İşin en ilginç kısmı ise normal bir şekilde bir barda Tai ile tanışıyıp geceye devam etmek istersen senden para isteyebilmesi. Fahişe olmak zorunda değil yani para istemek için. Bu tarz durumlarda erkeklerin öncesinde ‘ama para vermem...’ dediklerini duydum. Tabiki garip geldi. Biz de böyle bir şey dense muhtemelen Osmanlı tokadı ile sonlanır gece.
Birkaç biradan sonra kurtlar da yerinde duramamaya başladı. Nick’e tutturduk bizi striptiz kulübe götür diye. Hep merak etmiştim, kısmet burayaymış...
Tam ortasına gittik ‘eğlencenin’. Sokak boyunca sıra halinde bir sürü kulüp vardı. Önlerinde de kızlar en seksi pozlarla sokakta yürüyenleri içeri davet ediyordu. Çoğunda giriş parası yoktu. Ama içeride içkiler pahalıydı ve tabi ki kızlara para yapıştırmak serbestti.
Bir tanesine girdik. Büyükçe idi. Tam ortasından da uzunlamasına bir sahne bulunuyordu. İçeri girdiğimizde kızlar sahnedeki direklere sarılmış şekilde sallanıyorlardı. Sallanıyorlardı diyorum çünkü o filmlerde gördüğüm seksi danslardan iz yoktu. Sahnenin kenarındaki bar taburelerine oturduk ve içkilerimizi söyledik. Tabi buradaki tek beyaz hatunlar biz olunca fazlasıyla dikkat çektik. Benim de dikkatimi çeken hatunlardan ziyade adamların sahnedeki reşit olduklarından şüphe ettiğim hatunlara tepkileri oldu. Salyaları eksikti...
Oradaki bir bira yetti de arttı. Göreceğimizi görmüş, hafızalarımıza kazımıştık... Eğlenceye devam etmek için Bangkok’un en ünlü sokaklarından birine gitmeye karar verdik; Khao San Road.
Nick, toplu taşıma araçları hakkında pek bir bilgi sahibi olmadığından her yere taksi ile gidiyordu. Dolayısıyla biz de taksiyle seyahat ediyorduk. İstanbul’a geri dönmek gibi birşeydi. Ama tabi ki daha eğlenceli, özellikle de taksi şoförüyle bildiğimiz birkaç kelime ile Taice konuşmaya kalkınca... Nick daha iyi durumdaydı, 2 aydır Tai kursuna gidiyordu. Ama Tai dilindeki en büyük zorluk telaffuzdaydı, sesin alçalması ya da yükselmesi, tonlama kelimeyi tamamen değiştirebiliyordu, bir de İngiliz aksanını da işin içine katınca Tailer için anlayabilmek imkansız hale geliyordu. Fakat içkiliyken insan daha mı sabırlı oluyor ne! Nick, 102 defa aynı kelimeyi tekrar etti; trafik. Yine de taksi şoförü anlamadı.
Khao San Road’a vardığımızda parti mekanına geldiğimizi fark ettik. Asmalımescit misali sokaklarda masalar vardı, ama Asmalımescit’in daha genişi idi. Malesef rakı da yoktu, kova dedikleri bir olay vardı. Buzla dolu bir kovaya (kumsallarda kumdan kaleler yaptığımız kovalardan) kokteyl yapıyorlardı ve kovadan da pipetle içiyordun. Sokağı genişçe görebileceğimiz bir masaya oturup biz de kendi kovamızı söyledik; kolalı ucuz Tai viskisi Sand Som. İğrençti. Koladan dolayı acayip tatlıydı. O yüzden ikincisini de ısmarladık.
Bangkok’ta yaşayan yaşamayan, turist olarak bir süre duraklayan herkes oradaydı. Sokaklar dans pistine dönmüştü. Tabi ikinci kovadan sonra biz de bu güruha katıldık. Hepimiz kardeşiz misali kolkola girip halay çekermişçesine dans ediyorduk. ‘Parti neşesi’ olan 20’li yaşlarda gençler gelip gelip ‘Burada olmak harika, hadi dans edin, eğlenin!’ deyip Cumartesi gecesi ateşi filmindeki dans figürlerinden birkaç hareket çektikten sonra diğer gruplara yönleniyorlardı.
İrem’i dans pistinden zorlukla aldık. Eve döndüğümüzde sabah 4’e geliyordu. Bütçemizin dışında çok fazla para harcamıştık. Ama ne diyeyim, değmişti! Tipik bir Bangkok gecesi yaşamıştık..


 

 

 

 
.
 

1 Nisan 2011 Cuma

Chedi ve pranglar arasında antik bir şehir... AYUTTHAYA - TAYLAND

1 Nisan 2011
Ayutthaya’ya vardığımızda saat 8’i geçiyordu, karanlık çoktan basmıştı. Merkezden otobüs terminaline gitmemiz nerdeyse 2 saat sürmüştü. Evet, Bangkok gerçekten de büyük bir şehirdi.     
Bu şehre olan otobüs yolculuğumuz ise bambaşka bir deneyimdi. Koltuklar rahattı, havalandırma vardı ve en önemlisi de otobüsün bagaj bölümü olduğundan çantalarımızı koridorda insanlara çarpa çarpa taşımak zorunda kalmadık. Bagajı gördüğümde gerçekten de kendimi tutamadım ve mutluluk gözyaşı döktüm.
Şehir merkezinde indiğimizde ne tarafa gideceğimizi anlamaya çalışıyorduk. Otobüsteki bizim gibi kocaman çantalı Hollandalı 2 kızla ucuz otel aramaya başladık. En sonunda güzel de bir pazarlık yaparak bir yere yerleştik. Bangkok’taki odamıza kıyasla çok temiz, konforlu ve rahattı. 
Yemek almak için dışarı çıktığımızda ilk dikkatimi çeken büyük caddeler oldu. Merkez bir adaydı, küçük bir nehir tarafından çevrelenmişti. Zaten bu yüzden de biraz burası eski başkentti. Saldırılara karşı şehir kendini daha rahat koruyabiliyordu. Tabi burada da Bangkok’ta olduğu gibi her yerde 7/11 vardı. Muhtemelen Tayland’daki en büyük zincirdi.
Ertesi gün kalktığımızda ilk yaptığımız şey duş yapmaktı. Yol yorgunluğunu ve pisliğini ancak attık. Benim için duş almak başlı başına seremoniydi artık. Önce bacağımı plastik bir torba ile kapatıyordum, daha sonra ikinci bir plastik torba daha sarıyordum. Hala yaram tamamiyle iyileşmemişti, o yüzden ıslatmam yasaktı. Canım sıkıldıkça veya sıcak bastıkça kendimi duşa attığım günleri özlüyordum. Ama Allahtan şanslıydım, zira hava beklenilenin aksi serindi. Hatta botlarım kazağım olmadan dışarı çıkamıyordum. Havalar bir garipmiş zaten turizm ofisinde dediklerine göre. Birkaç gün sonra güneye gideceğimi söylediğimde bana adaların sular altında kaldığını söylediler. Gideceğim zamana kadar düzeleceğini umuyordum.
Antik şehri gezmeye yola çıktık. Elimizde Ayutthaya haritası vardı. Ama nafile. Bangkok haritası gibi pek bir işe yaramıyordu. Biz de kalbimize göre ilerledik.
Beni cezbeden yine tapınak kalıntılarındaki Hint benzerlikleri oldu, daha sade olmalarına rağmen. İlk Tai kelimemi de öğrendim: Wat, tapınak demekmiş. Etraftaki her tapınak kalıntısına baktık. Genelde mimari olarak aynı çerçevede inşa edilmiş; ortada büyük bir chedi ya da prang, Tanrıyı ve kainatın yaratıcısını sembolize eden, etrafında da bir sürü küçük chediler ve vinhalar. Bazılarının işlevleri de vardı; krematoryum, toplantı salonu vb. Chedi ile prang arasındaki farkı da öğrendim. Prangın mısır koçanını andıran oval bir kubbesi vardı, chedilerin kubbeleri ise daha keskin hatlara sahipti.
Tapınakların geneli 13. ve 14. yüzyıllarda yapılmıştı. Daha itinalı bakılsaydı muhtemelen kalıntıların bütünlüğü korunmuş olurdu. Ne yazık ki özellikle tapınakların içerisindeki küçük heykelcikler, işlemeler antika kaçakçılığının kurbanı olmuştu.
Çok güzel bir parkın içerisinden devam ederek bir tapınağa geldik. Tayland’da en büyük bronz Buda heykelinin bulunduğu büyük bir tapınaktı. İnsanlar içeride dua ediyorlardı. Sunağın orada ellerinde 50-60 adet küçük çubuğun olduğu bir kutuyu sallıyorlardı. Bir tanesi içinden düşünce çubuğun üzerindeki rakama bakıp kutuyu yere koyuyorlar, ardından da o tapınağın diğer tarafında kalan bir nevi danışma olan masadaki görevlilerden numarayı söyleyip  numaranın anlamını öğreniyorladı. Yani bir tür faldı, Çin kurabiyesi misali. Biz de yaptık tabi ki. Bana 25 geldi, gidip kağıdı aldığımda pek iç açıcı şeyler yazmıyordu.
Tai halkı genelde batıl inançlıydı. Fallara da astrolojiye düşkündüler. Pazarlarda devamlı el falı bakan insanlara rastlamıştık. Astroloji zaten doğu kültürünün tümünde büyük önem taşıyordu. Özellikle ayın Tai kültüründe çok önemi vardı.
Güneş takviminin yanısıra Buda takvimi kullanılıyordu, hatta bazı yiyeceklerin paketlerinin üzerinde dahi 2011 ibaresi yerine bambaşka bir tarih vardı. Küçük hesap makinamın yanımda olması gerçekten de mucizeydi.
Tapınağın hemen yanındaki Pazar gittik. Pazarda deneme için yiyeceklerden küçük parçalar sergileniyordu. Biz de acıkmıştık tabi ki. Hemen tüm tezgahları teker teker gezmeye başladık. Tatlılar çok güzeldi, zaten pirinçten yapılmıştı ve sütlaç tanındaydı. Gerçi sütlaçtan her ne kadar da hazetmesem de Tai usulü hiç fena gelmedi. Pirinçle yapılan binbir çeşit tatlının yanısıra bir sürü balıktan ve domuzdan yapılan cipsler vardı. Yanlarında da özel sosları. Balık tatlısı görmediğime hala şaşıyordum. Mutlaka vardır ve mutlaka karşıma çıkacaktır diye düşünüyordum.
Dönüş yolunda yine kaybolduk. Hep o garip haritalar yüzünden. Ama allahtan yolda yürümek keyifliydi diyeceğim ama antik şehirden ve harabelerden uzaklaştığımız anda büyük şehir tadındaki koca caddede bulduk kendimizi. Egzos dumanı, çılgın arabalar ve yemek kokuları arasında yürüdük.
Ertesi gün şehrin hikayesinin anlatıldığı filmi izlemeye turist ofisine gittik. Sabahleyin günlük kahvemi içtiğim ve internet kullandığım cafede Alman bir çocukla tanışmıştım. Yarı Hintliydi. O da Hindistan’dan geçmişti buralara. Anladığım kadarıyla Hindistan ile kıyaslayınca buralardan fazla hoşlanmamıştı. Garip bir tipti. Belki de İngilizcesi garip olduğu için de böyle düşünmüş olabilirim. Ama bütün gün nereye gitsem karşıma çıktı. Önce o turist ofiste, şehrin hikayesini izlemeye beklerken 5 dakikalık bir tanıtım filmi olduğunu görünce yaşadığımız hayalkırıklığı esnasında, sonrasında geceleri kurulan ve binbir çeşit yemek, kıyafet, meyva tezgahı ile inanılmaz bir manzara sunan pazarda. Pazarda yemek yerken yanımıza gelince artık yapılacak birşey yok diyerek sosyalleştik adamla. Sadece 1 TL para verip aldığım pilav üzeri ızgara balık ziyafeti esnasında bir yandan acı ile yanarken ve ateşler basarken muhabbet etmeye çalışıyorduk ama ben açıkçası millerce uzakta midemin sevinç naraları arasındaydım. Dilimin ucu, beynimdeki keyif noktam ve midem birbiriyle tam senkronize olmuş şekilde bana ‘Sağol, sağol, sağol’ diye bağırıyorlardı.
Gece odamızda sakin bir film gecesi yapalım dedik ama film fransız filmi olup daha önceden indirdiğim altyazıların seslendirme ile uymayınca asabiyet gecesine döndü.
Sabah uyandığımda İrem hala uyuyordu. Çantamı hazırladım. Öğlen Bangkok’a geri dönecektik...
 



 








 

 

 

29 Mart 2011 Salı

Buda’yı görmeyeli uzun zaman olmuştu... BANGKOK - TAYLAND

 
29 Mart 2011
Çantaları odamıza bırakır bırakmaz otelden çıkıp birşeyler yemek için kendimizi sokağa attık. Çılgın Bangkok gecelerinden biriydi. Kalabalıktı her yer.
Tek problemimiz Taylandlıların fazla İngilizce konuşamamalarıydı. Dolayısıyla birşeyler anlatmak çok zordu. El kol hareketleri burada devreye giriyordu. Çoğu şey Tai dilinde yazılıydı ve anlamak da imkansızdı. Odaya götürmek için birşeyler almak üzere süpermarkete uğradığımızda çoğu şeyin üzerinde İngilizcesinin de yazmadığını gördük. Dolayısıyla iç güdülerimize güvenmek zorunda kaldık.
Hala Hindistan kafasındaydık. Baht diyemiyorduk, rupi işliyordu bizim için. Fiyatları önce rupiye çeviriyorduk ve o yüzden de herşey oldukça pahalı geliyordu. Meyvalar, sebzeler, yiyecekler...
Süpermarketlerin bir kültürü yansıtmasındaki gücünü her zaman takdir etmişimdir. Yiyecek anlayışlarında, evlerinde barındırmaktan hoşlandıkları herşeyi iyi bir göz tahlil edebiliyordu. Mesela büyük bir hayvan bölümü vardı. Envai çeşit kedi, köpek mamaları, oyuncakları, ilaçları vb. Bu da hayvanlara düşkün olduklarının bir göstergesiydi. Yiyeceklerde ise balık tabi ki başı çekiyordu; salamurası, kurusu, yaşı, tazesi, dondurulmuşu, büyüğü, küçüğü, sosları... Aklımın ucuna gelmeyecek kadar balık çeşidi ve balıktan elde edilen yan ürünler vardı. Mikrodalgada ısıtılabilecek hazır yiyecekler, deniz yosunundan krakerler ve binbir türlü cips. Paketlerin hepsi rengarenkti. Manga filmlerinden fırlamış karakterlerle süslenmiş. Hindistan da rengarenkti ama renklerin bambaşka algılanabileceğini ben buraya geldiğimde gördüm.
İnsanlar güleryüzlüydü. En hoşuma giden ise birşey sormaya kalktığımızda heyecanlanmaları ve 
Bangkok sokakları...
panik olmalarıydı. Bu onları daha da şirin yapıyordu.
Ertesi gün biraz turistik gezi yapalım dedik ve merkeze indik. Saraylarına gittik. Halkın krallarına karşı büyük bir saygı ve sevgisi vardı. Ülkenin çoğunluğu Budist olduğundan da birçok tapınak vardı. Sri Lanka’da fark etmediğimiz detayları görmeye başladık, Hindistan ile dini bakımdan, ikon açısından da ne kadar ortak özellikler taşıdıklarını. Gerçi bu gayet normal, Buda en nihayetinde doğduğunda bir Hindu olarak doğmuştu. Ama yeni fark ettiğimiz tapınaklarında da Hinduizm izlerinin ve hikayelerinin de yansıtıldığıydı. Bir de burada da beyaz cilt makbüldü. ‘Ne güzel yanmışsın!’ demek burada kesinlikle bir hakaretti.
Sokaklarında dolaştığımızda çok fazla batılılaşmış bir millet gördük. Kıyafetleri, tavırları, müzikleri, hatta kocaman gökdelenleri ile dikkat çekiyorlardı. Sadece Bangkok’un böyle olmasını umut ettim. En nihayetinde burada Siam kültürünü görmek ve deneyimlemek için bulunuyordum ve karşımda sadece batılı bir toplum vardı.
Bangkok’ta geçirdiğimiz birkaç gün boyunca bol bol sokak tezgahlarından yiyerek Tai yemek kültürünü anlamaya çalıştık; bol baharatlı ve balıklı, sıcak bir ülke olmasına rağmen fazlasıyla kızartma ağırlıklı. Pirinç ve erişte ana malzemeleri tabi ki. Tatlıları bile pirinçtendi. Gerisi teferruat. Tuz yerine ise genelde soya sosu kullanıyorlardı.
Hemşeri kafasında iş sormak hem de birkaç kelime Türkçe konuşmak için bir Türk restoranı bulduk Bangkok’un ortasında. Restoranın sahibi Malatyalı bir abiydi. 8 ay evvel gelip buraya yerleşmiş. Taylandlı bir hatunla da evlenmiş. Bir iki saat muhabbet ettik, bize ısmarladığı Türk kahvesi eşliğinde. Aylardan ve yollardan sonra bir Türk kahvesi... O kadar mutlu olmuştum ki adama binlerce kez teşekkür ettim. Bangkok’a geldiğimde bir Türk arayacağımı söyleseler hayatta inanmazdım... Hayat sürprizlerle dolu en nihayetinde!
Tütün bulma ümidi ile bir alışveriş merkezine doğru yola düştük. Yolumuzun ortasında iyi giyimli bir adam bizi durdurdu. Başladı konuşmaya, nerdensiniz, ne yapıyorsunuz şeklinde. Bize cüzdanında kızının resmini gösterdi. Dubai’de çalıştığını, tatilde olduğundan bahsetti. Sonrasında da bir anda tüm Tayland için seyahat biletlerimizi eğer o gün alırsak %20 indirim yapıldığını, hemen gidip rezerve etmemiz gerektiğini tutturdu. Hem yakınlarda da bir seyahat acentası varmış, oldukça güvenilir. Sonrasında da mavi rikşalar bedava olduğunu, buraya bu rikşalarla gidebileceğimizi söyledi. Ne hikmetse de tam bu sırada bir mavi rikşa beliriverdi. Hık mık dememize zaman kalmadan kendimizi rikşada bulduk. Ne olduğunu idrak ettiğimizde tabi ki hemen rikşadan indik. Genelde turistlere yaptıkları bir oyundu bu. Muhtemelen o iyi giyimli adam bizi gönderdiği seyahat acentasından komisyon alacaktı, ya da dolandırılmaya çalışılacaktık. Çalışılacaktık diyorum zira dolandırılmak için insanın parası olması lazım. Bizde ne para ne de plan olduğu için fazla bir tehlike yoktu. Yine de tütün almak için çıktığımız yoldan bizi çevirmiş olması canımızı sıktı...
Alışveriş merkezine vardığımızda çoktan yorulmuştuk, tütün de bulamadık. Sadece Tai numaramızı aldık. Hindistan’dan farklı olarak bizden ne resim ne pasaport fotokopisi ne kalacak yer bilgisi istediler. Aldık ve çıktık, yaşasın Tayland GSM operatörleri!
Bangkok sonrası Santi Asok diye bir yere gidecektik. Keşişlerin yönettiği bir eko-köydü. Orada birkaç gün kalıp ona göre rota çizecektik. Ancak orada kalmamızın mümkün olmadığını öğrenince ve büyük şehir üstümüze üstümüze gelince, turizm ofisine gittik ve bize yakınlarda bir yer önermelerini rica ettik. Hemen kuzeyde 1,5 saatlik bir uzaklıktaki eski başkentleri Ayutthaya’yı önerdiler.
İlk otobüse atlayıp oraya gittik.

26 Mart 2011 Cumartesi

Biz buna Türkçe’de kültür şoku diyoruz! BANGKOK - TAYLAND

26 Mart 2011
Kolkata’da geçirdiğimiz son Hindistan günlerimizden sonra artık Tayland için iyice heyecanlanmaya başlamıştım. Karşılaştığımız çoğu insan daha doğrusu gezgin Tayland’ın kolay bir ülke olacağını söylüyorlardı, özellikle de Hindistan ile kıyaslanınca. Rotamızın en zorlu parkuru bitmişti.
Kolkata havaalanı küçük bir havaalanıydı. Düzgün bir freeshop bile yoktu. O yüzden sigara alma hayallerim suya düştü. Uçağa bindiğimizde yerime oturduğum anda uyumaya başladım. Artık benim için fark etmiyordu, otobüs, tren, uçak, her yerde uyuyabilme özelliği kazanmıştım. Gerçi bu yorgunluktan mı kaynaklanıyordu yoksa alışmış mıydım bilemiyordum.
Vardığımızda saat 5’e geliyordu. Şehrin içinde bir hostelde yer ayırtmıştık ve oraya varmak için de yine bir sürü otobüse binecektik.
Kocaman bir havaalanı karşıladı bizi. Ama yine de sakindi. Vizemizi daha önceden almış olduğumuzdan o vize kuyruğuna girmeden doğrudan Free shoplara yöneldik. Artık para birimimiz Baht’tı ve bahtın ne kadar olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Hesap makinası elimde hesap yapmaya çalıştım ama bir türlü işin içinden çıkamayınca en iyisi dışarıda en ucuz sigarayı aramak dedim ve kendimi dışarıya attım. 
Heryerde yemek standları vardı...
Otobüse binip şehir merkezine gitmeden evvel havaalanı önünde bir beş dakika dinlenelim dedik. Herşey çok farklıydı; yollar, binalar, insanlar... Taylandlı kızlar mini etekleri, şortları ve topuklu ayakkabıları ile karşımdaydılar. Onca zaman sarili Hintlilerden sonra benim için o kadar farklı bir görüntüydü ki altımdaki şalvar ve üzerimdeki yarım kollu tişörtle kendimi fazlasıyla muhafazakar hissettim.
Otobüs duraklarına giden servisin nereden kalktığını öğrenmek için taksi durağında çalışan bir kadına yöneldiğimizde yaşadığım şokların sayısı gittikçe artmaya başladı. Zira karşımda makyajı, mini şortu, uzun saçları ile çok havalı bir erkek buldum. Hindistan sonrası ciddi bir kültür karmaşası yaşamaya başlamıştım...
Kalacağımız hostel Pinklao denen bir yerdeydi, birkaç otobüs değiştirdikten sonra en sonunda ulaştık. Yolumuz üzerinde methini çok duyduğum ve denemek için sabırsızlandığım yemek tezgahlarını gördüm sıra sıra. Müthiş yemek kokuları havada dans ediyordu. Hindistan’da sokak yemeği hiç yememiştik, bu konuda fazlasıyla uyarı almıştık. Ama burada tüm rehber kitaplarında da dediği gibi kültürün tam bir parçasıydı ve denememek mümkün değildi. Tezgahların başındaki ablalar, teyzeler de gayet titiz ve temiz görünüyorlardı. Bazı yerler sadece bir tezgahtan ibaretti, bazı yerlerde de salaş masalar vardı, insanlar da ellerinde içkileri, önlerinde de binbir çeşit yemekleri ile bu masalarda oturuyorlardı.
Otel odamız...
Hostele vardığımızda giriş katta bir bar karşıladı bizi. Rock bar. Bir grup sahnede çalmaya hazırlanıyordu. İrem en ucuzu olsun şeklinde bize yatakhaneden yatak ayarlamıştı ama hostelin müdürü Ganalı Philip bize bir jest yaparak koskocaman bir oda verdi. 
Hostelden ziyade boş bir bina istila edilmiş, maliyeti arttırmamak adına üzerine hiçbir şey eklenmemiş bir hangara benziyordu. Dökülüyordu kelimenin tam anlamıyla ve pisti. Hindistan’da kaldığımız en kötü yer Palolem’deki odaydı ama onun bile kendine özgü bir sıcaklığı, tropik bir duruşu vardı. Burası soğuk bir yerdi.
3 gün katlanacağız dedik, zira Tayland anladığımız kadarıyla Hindistan’dan oldukça pahalıydı ve buradan daha ucuz bir yer bulmak pek mümkün görünmüyordu. Tuvaleti görünce kalacağımız 3 gün boyunca duş almamaya da karar verdik. Allahtan hava sıcak değildi...
Hostelin en iyi yönü ücretsiz kablosuz internetin olmasıydı...

Tekrar görüşeceğiz Bharat Ana...KOLKATA - HİNDİSTAN


26 Mart 2011 
İnanılır gibi değildi ama Kolkata Hindistan’da gördüğümüz en düzenli ve en modern şehirdi. Avrupaiydi. Sokaklar temiz, insanlar daha moderndi. Sabah Kolkata’ya vardığımızda bizi misafir edecek Aditya’ya gitmeden evvel Tayland konsolosluğuna gittik. Normalde bir aylık vize havaalanında veriliyordu, ama gitmeden evvel aldığımızda 2 aylık isteme şansımız olduğunu öğrendiğimizden dolayı Kolkata’daki konsolosluğa başvurmaya karar vermiştik. Kuyruksuz, sorgusuz ve sualsiz 2 aylık vizemizi aldık. Hem de çift girişli olduğu için 2 ay sonra Tayland’dan çıkıp tekrar giriş yaparsak 2 ay daha kalabildiğimizi öğrendik. Büyük rahatlıktı.
Kolkata’da fazla turist olmadığından Aditya şans eseri bizi yolda gördü ve evine getirdi. Salsa hocasıydı. Stüdyo olarak da kullandığı evinin bir duvarı boydan boya ayna kaplıydı. Kendimizi aynada görmek gayet tuhaf geldi. Yorgun gözüküyorduk. 3,5 ay sonunda kendimizi cidden yorgun hissediyorduk...
Kolkata, Batı Bengal eyaletindeydi. Bengali lisanını konuşuyorlardı ve Kerala ile birlikte Hindistan’ın ikinci komünist şehriydi. Kerala da düzenliydi ama Kolkata’nınki daha etkileyici ve rahatlatıcıydı, açıkçası aşinaydı ve böyle bir düzeni özlemiştik. Tek garip gelen insanların çektiği rikşaların Hindistan’ın her yerinde yasaklanmış olmasına rağmen burada devam etmeleriydi. Aditya’ya bunun nedenini sorduğumuzda getirdiği açıklama ise anlaşılırdı: Bu insanlar hayatları boyunca rikşa çekmeye alışıklardı, kasları bu iş için gelişmişti  ve başka bir iş yapmaları imkansızdı. Bu işi onlardan almak onları işsiz bırakmak demekti. O yüzden burada bu iş devam ediyordu. Yine de yolda gördüğümüz çok zayıf bir adamın çektiği bir rikşada oturan çok şişman bir kadının manzarası iç sızlatıyordu...
Hintliler tatlı sever.. hem de çok
Aditya’nın kız arkadaşı Shaneel de aramıza katıldı. İngiltere’de okumuş bir sürü ülke gezmiş acayip tatlı bir hatun. Saatlerce Hindistan üzerine konuştuk. Kendi kültürümüzle olan benzerlikler, terslikler... Aditya da Shaneel de Hindistan’ın modern yüzleriydi. Kast sistemine inanmayan, zorunlu evlilikleri kabul etmeyen, gezmeyi seven, tutuculuktan uzak.

Kolkata’da geçirdiğim zaman boyunca 3,5 aylık Hindistan gezimi düşündüm. Çok zorlandığım anlar geldi aklıma. Fakirlik, koku, pislik, rikşalar, dilenciler, kalabalık, normal insanların bile beyazsın diye senden para istemesi, gözlerin devamlı üzerinde olması... Chennai’ye indiğimdeki terk etme isteği... Ama ardından gelen alışma süreci, benimseme ve Hindistan’ın içimde büyümesi, herşeyiyle. Dişsiz teyzelerin merhaba diyerek gülümsemesi , küçük çocukların devamlı el sallaması, rikşa şoförlerine kızdığını anladıklarında ‘özür dilemeleri’, doğası, guruları, o 3 milyon insancıl tanrıları, fulya kokuları, otobüslerdeki onca kalabalığa, korna seslerine ve şoförlerin deli gibi sürmelerine rağmen şikayet etmemeleri, tren istasyonda yerlerde yatmaları...    
Kolay bir ülke olmadı benim için. Fazlasıyla mücadele gerektirdi, her sokağa adımımı attığımda ‘neden buradayım ki’ diye sorguladım kendimi. Ama yine de terk etmedim, terk edemedim. Hindistan’da yolculuk bir yandan kendi içimdeki yolculuğa götürdü beni. Hiç fark etmeden ve hiçbir zaman ihtiyacımın olduğunu düşünmediğim. Biliyordum ki bu yolculuğu herkes yapıyordu. Gördüğümüz, bildiğimiz herşeyden farklıydı, alışık olduğumuz kalıplardan, tutumlardan, düşünce yapılarından. Toplum içindeki bireylerden rengim dışında da farklıydım. Farklılık önce kınama, ardından sorgulama ve en sonunda da kabullenmeyi getirmişti. Farklılık, aynı şekilde kendimi sorgulamama da neden olmuştu. Topluluğu ve kültürü olduğu gibi kabullenince de kendimle, dış dünyayla barışı ve dolayısıyla da sevgiyi getirmişti. Sadece benim böyle hissetmediğimi biliyordum. Herkes bu yoldan geçiyordu, hatta defalarca. Bu yüzden insanlar buraya devamlı geliyordu, kendilerine kendilerini hatırlatmak amacıyla.
Yolun sonuna gelmiştim. Ama birgün buraya döneceğimi biliyordum. Kaçınılmazdı. Hem daha görmek istediğim birçok yer vardı hem de benim de zamanı gelince bir ‘hatırlatma’ya ihtiyacım olacaktı. 
Fakat öncesinde daha yolum vardı...