11 Nisan 2011 Pazartesi

Koh Tao’da en sonunda dinlendim...KOH TAO - TAYLAND

11 Nisan 2011
Normal şartlarda böyle bir yerde günde en az bir iki saatlik deniz, güneş, kum  aktivitesi yapmam gerekiyordu. Ama malesef bacağımdan dolayı, hala sudan ve hijyen olmayan koşullardan uzak duruyordum. Hem de isyan etmeden. Sabırlı bir insan mı olmuştum ne! Gün batımlarını kaçırmadım ama. Pete’in çalıştığı dövme dükkanı kumsaldaydı, her gün batımı için de oraya gittim. Onlar daha sonrasında geceye devam ediyorlardı, ama ben genelde ya Adnan ile buluştum ya da eve döndüm. Parti modunda olmadığım, olamadığım kesindi.
Adnan, Koh Tao’nun başka bir koyunda, muhteşem manzaralı çok güzel bir bungalovda yaşıyordu. İlk buluştuğumuz gece Chalok Baan’da muhteşem bir Tai restoranına gittik ve Tayland’a geldiğimden bu yana yediğim en güzel yemeği yedim. Kajulu, ananaslı, bol sebzeli, soslu ve baharatlı... Adnan’ın kız arkadaşı da geldi, güzeller güzeli İsabelle. Ardından ufak bir yürüyüşle bir bara geçtik.  Antibiyotiklerin ve benim son zamanlardaki aşk-nefret ilişkimizden ötürü sonrasında büyük bir kavga çıkmaması için içkiden uzak durdum.
Sabah dalışları olduğu için erken ayrıldık. Adnan beni motorla evin yakınlarında bir yerde bıraktı. Hiç gece yürümediğim için ne kadar karanlık olabileceğini bilemiyordum. Hep de kestirmeleri kullandığım için doğru ve insancıl yolun nerde olduğunu pek kestiremiyordum. Ya Allah Bismillah deyip daldım bir yerlere, ama dalmam ve çıkmam bir oldu. Zira gece görüşü sıfırlanmıştı. Üstelik oralarda yakınlarda bir yerde su dolu bir göletin olduğunu da biliyordum. Birden aklıma çantamın ön gözündeki ta Hindistan’dan kalmış, ama kullanmadığım fenerli çakmak geldi. Müteşekkirdim kendime; yanıma doğru çantayı almış ve tembelliğimden dolayı da çantayı hiç boşaltmamıştım.
Pete’de 3 gece kaldım. Daha fazla kalabileceğimi söyledi ama başka birinin evine geçecektim. Muhteşem manzarası olan Mark’ın evi.
Mark, 7 senedir adalıydı. İngiltere’den gelip buraya yerleşmiş. Yerleşmeden evvel de dünyaları görmüş. Dağın tepesindeydi evi, gelip beni motorla Sairee’den aldı. Büyük çantamla motor üstünde dağa tırmandığımda cidden hala yaşıyor olmama ve motordan tepetaklak düşmemiş olduğuma şükrettim. Ama manzarayı gördüğümde ‘İşte budur!’ dedim. Evin iki cephesinden de farklı iki koy görülüyordu. Diğer iki cephesinde de yemyeşil dağlar vardı. Kaldığım 3 gün boyunca sadece muhabbet ettik, geceleri de film izleyip 3 kedisini beslemekle geçirdik... 
İş de bakındım oralarda. Ama selden dolayı fazla iş yoktu etrafta. Zaten gelen turist sayısında da müthiş bir azalma vardı. En amiyane tabiriyle esnaf iş azlığından kan ağlıyordu. Mutlaka bir noktada canlanacaktı, ama benim o kadar bekleme lüksüm yoktu. Hayırlısı deyip yoluma devam etme kararı aldım, yeteri kadar dinlenmiştim. Sıra yan adaya gelmişti; Koh Phangan.

 

 

 



5 Nisan 2011 Salı

Bir ada gördüm sanki... KOH TAO - TAYLAND

5 Nisan 2011
Servis geldiğinde benimle birlikte birçok kişi bindi. Önce hepimizin tekneye gittiğini düşündüm ama sonra gördüm ki herkes Bangkok’a gitmek üzere otobüs terminaline gidiyormuş. Kimisi Koh Samui, kimisi Koh Phangan, kimisi de Koh Tao’dan geliyordu. Bu üç ada birbirine paralel şekilde Tayland boğazında yer alıyordu. Üçüne de Chumpon ya da Surat Thani’deki limanlardan ulaşım vardı. Genelde turistler seyahat acentalarından ‘joint ticket’ denilen Bangkok’a ya da Bangkok’tan adalara feribot, servis ve tren ya da otobüs biletlerini toplu alıyorlardı. Tabi ben ucuzcu olduğumdan böyle bir servisi kullanmadım.
Terminalden sonra serviste iki kişi kaldık. Koh Tao’ya giden bir ben ve bir de İsrailli çocuk vardı. En azondan yalnız seyahat etmeyeceğimi düşünerek sevindim.
Limana ulaştığımızda bizi götürecek olanın sadece küçük bir balıkçı teknesinin olduğunu gördüm. Sandalye üzerinde seyahat etmeyi beklerken yerde yatakların olduğunu fark edince mutluluktan hemen gevşedim. Artık deniz üzerinde beşikte uyurmuş gibi sallana sallana gidecektim.
Daha kalkmasına zaman olduğundan teknenin ön tarafında oturup konuşmaya başladık İsrailli ile. O da nerdeyse 6 aydır geziyormuş Güney Asya’yı. Nisan ortasında da artık ülkesine dönecekmiş. Burada bulunan ve her daim ‘partide’ olan İsraillilerinin çoğunun yaptığı gibi askerliğini bitirir bitirmez kendisini buralara atmış. 21 yaşındaydı ve Koh Tao’ya dalmak için gidiyordu. Zaten insanlar genelde buraya dalmak için geliyorlardı, benim dışımda tabi. Ağzımda bir ekipmanla nefes almak pek benlik değildi.
Cümleleri kurmakta iyice zorlanmaya başladığımda gidip yattım. Ama çok yorgun olduğumdan yatakta dönüp durdum. Kitap okumakta da zorlanıyordum ki bir çift daha geldi. Bu sefer de onlarla birlikte teknenin ön tarafında konuşmaya başladık. Hollandalı çok şeker bir çiftti. Basmışlar istifayı ve dünyayı dolaşmaya başlamışlar. Daha 10 gün olmuş buralara geleli.
Sahil
Tekne yola çıkmaya hazırlanırken Hindistan’da hindistan cevizi kırmaları misali burada da tütsü yaktılar ve dualar okudular. Bu ritüeli de gördükten sonra gidip yattım. Bölük pörçük de olsa biraz uyudum. Tekne beklentimin aksine fazla sallanmadı, deniz fazlasıyla usluydu. Yatarken suyum bitti şeklinde, almayı unuttum diyerek kendi kendime söyleniyordum ki teknenin kaptanı bir büyük şişe su getirdi. Parasını ödemek istediğimde de almadı....
Sabah gözlerimi açtığımda Koh Tao’ya varmıştık. Kartpostallık bir manzara karşıladı beni. Sabahın 6’sıydı ve her yer yeni aydınlanmıştı. Yolun başından bu yana ne zaman gece yolculuk yapsam gözlerimi açtığım yer hep cennet oldu. Bu kural burada da bozulmamıştı.
Tekneden inip iskeledeki masalara oturduk. İsrailli pansiyon bulma umuduyla bizden ayrılıp yola düştü. Biz de sabah kahvelerimizi alıp günün canlanmasını izledik. Hepimiz Sairee’ye gidecektik. Hollandalı çiftin bir otelde rezervasyonu vardı, ama daha otelin check in zamanı gelmemişti. Benim de kalacağım Amerikalı Pete de daha halen uykudaydı. Öğleni bulacaktı uyanması. Dolayısıyla biraz oyalanmamız gerekiyordu.
Bir iki saat sonra kalkıp yola düştük. Küçük bir adaydı. Yürüyerek her yere ulaşmak mümkündü. Taşıma aracı olarak sadece taksiler vardı, ama onlar da fazla para istiyorlardı. Dolayısıyla tabanlara kuvvet yürümeye başladık. 10 dakikaya kalmadan Sairee’deydik. Çifti otellerine bıraktıktan sonra açık bir cafeye gidip oturdum. Geçtiğimiz yolların güzelliğinden keyfim ne kadar yerinde de olsa biran önce Pete’in uyanıp beni almasını istiyordum. Gözlerim kapanıyordu.
Odam :)
Saat 12’ye geliyordu kalacağım eve vardığımda. Dağlara doğru küçük tek odalı bir bungalovdu. Verandadaki hamakta yatacaktım. Peter ve İsveçli kız arkadaşı Sarah bana hoşgeldin dedikten sonra işlerine gittiler. Peter, bir dövmecide çalışıyordu. Güzel sanatlardan mezun olduktan sonra yollara düşmüş, birçok yeri gezdikten sonra da  4 aydır da bu adada yaşamaya başlamış.
Onlar gittikten sonra hamağa kuruldum ve saatlerce uyudum. Kalktığımda keşif için merkeze indim. Hala yollarda su vardı ve çamur içerisindeydi. Bacağıma su değmesin diye zıplaya zıplaya yürüyordum ya da uzun atlayışlar yapıyordum, sanırım bu arada bir dünya rekoru da kırdım.
Pahalıydı. Turistik bir yer olmasından mı yoksa selden sonraki doğal gelişme mi bilemiyorum ama fiyatlar Bangkok’un nerdeyse iki katıydı. Üstelik burada fazla sokak satıcıları da yoktu. Ekmeğe talim deyip ekmek ve muz alıp geri döndüm.
İlk gün bir daha dışarı çıkamadım, dört aylık yolculuğun acısının çıktığını hissediyordum. Yoluma devam etmek istiyorsam burada dinlenmeliydim.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Tek başıma yollarda... CHUMPON - TAYLAND

 
4 Nisan 2011
Yoldayken ne kadar çok plan değişti.. İyi ki de değişti. Santi Asok’a gitmemeye karar verdik. İrem, Bangkok’e 3 saat uzaklıktaki bir kasabada eko köy buldu, gönüllü çalışıp permakültürle ilgilenebilecekti. Bense güneye gitmek istiyordum. Malum artık sahillere inme zamanı gelmişti benim için. Denizin karşında oturup dalgaları dinlemeyeli bayağı bir zaman olmuştu. Gerçi bacağımdaki açık yara yüzünden her ne kadar suya girmem imkansız olsa da adalara gidecektim.
Hindistan’dan Tayland’a geçtiğimiz sırada güneyi seller basmıştı. Herkes oraya gitmemem gerektiğini söylüyordu. Ama inadım inat şeklinde planıma sadık kalmak istedim.
İrem’e veda ederek ilk keşif yapacağım yere gitmek üzere Bangkok’tan ayrıldım.
Trenle ya da otobüsle önce Chumpon’a, ardından da oradan feribotla Koh Tao’ya gidecektim. Hindistan’dan sonra mesafeler beni korkutmuyordu, bu yolculuk da 24 saat sürecekti. 12 saatten az sürmesi de mümkündü ama ulaşımın en ucuzunu bulmalıyım idealim bazen en hızlısını tercih etmemi engelliyordu. Zaten Koh Tao’ya vardıktan sonra öğrendim ki bu adaya en az para ödeyerek ulaşan tek kişi benmişim, gurur sayfalarıma yıldız attım.
Bangkok manzaraları
Bangkok’un ana istasyonu yerine banliyö trenlerinin kalktığı Thon Buri’den bindim. Sabah 6.30’da istasyondaydım. Önce otobüs ardından da taksiyle buraya ulaştım. Bu istasyonu genelde turistlere söylemiyorlar. Biraz irdeleyince haberim olabildi. Biraz rötarlı olsa da en sonunda trene bindim. Tek beyaz bendim ve bundan da çok hoşnuttum. Her gelen Tai ile selamlaşıyor, elimdeki cep sözlüğü ile konuşmaya çalışıyordum. Tuvalette sigara bile içtim ve büyük sürpriz tren tuvaletlerinde bile tuvalet kağıdı vardı...
Tayland’ın doğası da Sri Lanka’ya benziyordu, muhteşem manzaralı yerlerden geçerek en sonunda Chumpon’a vardığımda saat 5’e geliyordu.
Chumpon’da sıra feribot biletimi halletmeye gelmişti. En ucuzunun gece feribotu olduğunu öğrenmiştim. Normalde 2 saat süren yolculuk, gece feribotu ile 6 saat sürüyordu. Zaman problemim olmadığı ve gece yolculuğu yapmak işime de geldiği için acentalarda bu feribotu aramaya başladım. Önce tren istasyonunda beni bir kız durdurdu. Biletin 300 Baht olduğunu söyledi. 200 olması gerekiyordu. Kız mırın kırın etti, yok 200 Bahtlık biletlerde kapalı alan yokmuş, bu gece fırtına olabilirmiş, sandalye üzerinde seyahat edilirmiş miyim vb... Tartışmaya girmeden başka yerler aramaya başladım. Herkes 300 Bahtlık yeri satmaya çalışıyordu. Bir an acaba fırtına olabilir mi diye düşünüp Koh Tao’da bir arkadaşımın arkadaşı olan Adnan’ı aradım. 2,5 senedir burada yaşıyor ve dalgıçlık yapıyordu. Geleceğimden haberi vardı. Bir dalgıç olduğundan da hava durumunu yakından takip ediyordu. Gece fırtınanın olmayacağını, denizin süt dökmüş kedi misali çok uslu olduğunu söyledi. İçim rahat etti ve 200 Bahtlık biletimi aldım. Turizm acentasındaki kız bana pahalı yeri satmak istediğinden ve ben ucuz yer için direnince kaba davrandı. Ne olduğumu şaşırdım ve sakince yani sinirlenmeden, sesi mi dahi yükseltmeden kendisine gelmesini ve kibar olmasını rica ettim. Sonrasında bir melek oldu bana.
Gece 11’de acentadan limana servis kalkacaktı ve Chumpon’u keşfetmek için zamanım vardı.
Çantamı bırakıp dolanmaya başladım etrafta. Sokaklarda gezindim. Pek ilginç bir yer değildi ama Bangkok sonrası buradaki sessizlik ve sakinlik çok hoşuma gitti. Sokak satıcılarından erişte alıp yedim. Satıcı ile biraz İngilizce biraz el kol işareti ile muhabbet etmeye çalıştım.
Acentaya geri döndüğümde daha hala çok vaktim vardı. Restoranında oturdum ve ne kadar dingin olduğumu fark ettim. Yalnızdım, tüm yolculuk boyunca sadece Chennai’den Delhi’ye tek başıma seyahat etmiştim ve şimdi ne kadar süre tek başıma seyahat edeceğimi dahi bilmiyordum. Biran çok özgür hissettim kendimi. Bunu belki daha önce yapmam gerekirdi belki de... Olay, İrem’in iyi bir seyahat arkadaşı olmadığından kaynaklanmıyordu. Çok özgürdüm ve çok güçlüydüm. İçim içime sığmıyordu. Yolum belki başka seyahat arkadaşları çıkaracaktı karşıma, bilemiyordum. Sadece yolumdaydım, çok da mutluydum, kendimleydim ve hem kendimle hem de başkalarıyla baş edebilecek güçteydim. Bu da her davranışıma, dünyaya bakışıma yansıyordu. Omuzlarımda 100 kiloluk halter yerine ilk defa bir kuş tüyü taşıyordum... 
Ama çok yorgundum. 4 aylık yolculuk, geçirdiğim kaza ve bacağımın hala zorlaması beni yormuştu. Üstüne üstlük 2 gecedir de uyku uyumamıştım. Beni bekleyen feribot gecesinde de ne kadar uyuyabileceğim meçhuldü. Yine de mutlu ve huzurluydum.
Ve en önemlisi, gözümü yepyeni bir yerde ve muhtemel bir cennette açacaktım!

3 Nisan 2011 Pazar

Striptiz kulubünde seyirciler arasındaki tek beyaz hatun olmak... BANGKOK - TAYLAND

3 Nisan 2011
Bangkok cidden büyük bir şehirmiş. Ayutthaya’dan Bangkok’a dönmemiz trenle 1,5 saatimizi aldı, ama Bangkok tren istasyonundan kalacağımız eve varmak tam 5 saatimizi. Gerçi yanlış otobüse binince fazladan birkaç saat dolandık ama yine de tüm şehri görmüş olduk, trafiğin sinirlerimizi törpülemesine rağmen.
Her ne kadar ilk planımız Ayutthaya’dan doğrudan Santi Asok’a geçmek olmuş olsa da birkaç gün Bangkok’ta bir evde kalarak hem dinlenmek ve hem de şehri orada yaşayan birinin gözlerinden görmek istedik. O yüzden de Nick’e geldik.
Nick, 3 ay evvel Bangkok’a yerleşmiş bir İngilizdi. Ülkesinde yatırımları vardı ve onlardan gelen parayla burada rahat rahat yaşıyordu. Hem trafiğin verdiği sıkıntı hem de 5 saat dolanmış olmanın verdiği yorgunluk üzerine ilk sorum ‘Neden Bangkok?’ oldu. Çalışmadığın sürece yani zorunda kalmadığın sürece büyük şehirden uzak durmam gerektiği ilkesini yolculuğumun başında kabul etmiştim, o yüzden de artık keyif için büyük şehirde yaşayanlara hayret ediyordum. Nick de sadece deneme yapmak istediğini, Bangkok ile olan ilişkisinin aşka dönmediğini gördüğünden birkaç hafta içerisinde Phuket’e gideceğini söyledi. Hatta orada kalacağı evi bile ayarlamış, geri sayım yapıyormuş.
O gece dışarı çıkmak istemedik tabi ki. Aşırı doz büyük şehir havası sağlığımız açısından pek yararlı olmadı, dinlenmemiz gerekiyordu. Evde kalıp film seyrettik. Hem de kocaman bir plazmadan. Benim bilgisayarın küçük ekranından çok daha farklı bir deneyim oldu.
Hindistan’dan gelince burası tabi ki bize çok pahalı geldi, ama yine de Avrupa ile karşılaştırılınca çok ucuzdu, hele ki İngiltere ile... Nick, otobüse hiç binmediğini söyledi. Her yere ya taksi ile gidiyordu ya da gökyüzü treni denen metronun açıkhava versiyonunu tercih ediyordu. Ama bizim için pahalıydı. Şimdi Türk parasına çevirince yine komik kaçacak ama başından bu yana dediğim gibi devir tasarruf devri. Dolayısıyla klimasız otobüsleri tercih etmek zorundaydık, klimalı olanlar klimasız olanlara göre fiyatları iki katıydı. Bir de bedava otobüs servisleri de vardı, ama bu biraz şansa bakıyordu. Otobüslerin önünde yazıyormuş bedava olup olmadıkları, tabi ki Tai dilinde olunca anlamak mümkün değil bizim için. Ancak otobüse binince anya ve konya belli oluyordu. Birkez rastladık, Ayutthaya’ya giden otobüslerin kalktığı kuzey terminaline gitmek üzere merkezden bindiğimiz otobüste bizden para alınmayınca bunun şehir efsanesi olmadığına bizzat şahit olduk.
Uyandığımda bacağım fazlasıyla mor gözüküyordu. Ayağımın tozuyla Tayland’da da bir hastane ziyareti yapmak için dışarı çıktım. Gittiğim klinik temizdi, çok temizdi. Tabi insanın içi ferahlıyor böyle olunca. Tek problem İngilizce konuşan bir doktor bulabilmekti. Neyseki fazla gezinmeme gerek kalmadan bir tane buldum. Klinikteki görevlilerle konuşmaya başlayınca her Taylandlı gibi heyecan yaptılar. Burada Taylandlıların en sevdiğim özelliği sanırım buydu, bir yabancı gelip kendileri ile İngilizce konuşmaya başlayınca fazlasıyla heyecanlanıp panikliyorlardı. Birilerinde kalp krizine neden olmaktan gerçekten korkuyordum.  Ama bu onları çok şirin yapıyordu, evet sadistçe bir zevk alıyordum. Doktor ablaya olanı biteni anlattım, morluğun normal olduğunu, fakat yaranın açık olduğunu, ıslatmamam gerektiğini, en az daha bir hafta açık kalacağını söyledi ve yine antibiyotik verdi.
Fakat o gece başlamayacaktım antibiyotiğe, her zaman bir ‘ertesi gün’ vardı... Bangkok’ta Cumartesi gecesi ateşini görmeye kararlıydım.
Geceye yerel tarzda başladık; pazara gittik, etraftaki yemek tezgahlarından yemeklerimizi alıp pazarın ortasına kurulmuş masalara yerleştik. Üzerinde Heineken yazılı mini elbiseli kızlara içki siparişimizi verdikten sonra alandaki sahnedeki canlı müzik yapan grubu dinlemeye başladık. Ama duymak pek mümkün değildi, zira pazarda birden fazla müzik çalıyordu, her taraftan da farklı bir ses geliyordu, tabi buna eklenen bir insan gürültüsü.
Oradan çıkıp bir bara gittik. Genelde şehirde yaşayan yabancıların gittiği küçük bir bardı. Yolda gördüğüm 60 yaş üzeri beyaz amcalar yanlarında da ellerinden tutup yürüdükleri, reşit olduklarından ciddi şüphe duyduğum genç Tai kızlar vardı. Seks turizmi. Kızları da 2-3 haftalığına kapatıyorlardı. O kızların haline mi üzeleyim yoksa amcaların yalnızlıklarına mı bilemedim. 400 bahttan başlıyormuş fiyatlar. İşin en ilginç kısmı ise normal bir şekilde bir barda Tai ile tanışıyıp geceye devam etmek istersen senden para isteyebilmesi. Fahişe olmak zorunda değil yani para istemek için. Bu tarz durumlarda erkeklerin öncesinde ‘ama para vermem...’ dediklerini duydum. Tabiki garip geldi. Biz de böyle bir şey dense muhtemelen Osmanlı tokadı ile sonlanır gece.
Birkaç biradan sonra kurtlar da yerinde duramamaya başladı. Nick’e tutturduk bizi striptiz kulübe götür diye. Hep merak etmiştim, kısmet burayaymış...
Tam ortasına gittik ‘eğlencenin’. Sokak boyunca sıra halinde bir sürü kulüp vardı. Önlerinde de kızlar en seksi pozlarla sokakta yürüyenleri içeri davet ediyordu. Çoğunda giriş parası yoktu. Ama içeride içkiler pahalıydı ve tabi ki kızlara para yapıştırmak serbestti.
Bir tanesine girdik. Büyükçe idi. Tam ortasından da uzunlamasına bir sahne bulunuyordu. İçeri girdiğimizde kızlar sahnedeki direklere sarılmış şekilde sallanıyorlardı. Sallanıyorlardı diyorum çünkü o filmlerde gördüğüm seksi danslardan iz yoktu. Sahnenin kenarındaki bar taburelerine oturduk ve içkilerimizi söyledik. Tabi buradaki tek beyaz hatunlar biz olunca fazlasıyla dikkat çektik. Benim de dikkatimi çeken hatunlardan ziyade adamların sahnedeki reşit olduklarından şüphe ettiğim hatunlara tepkileri oldu. Salyaları eksikti...
Oradaki bir bira yetti de arttı. Göreceğimizi görmüş, hafızalarımıza kazımıştık... Eğlenceye devam etmek için Bangkok’un en ünlü sokaklarından birine gitmeye karar verdik; Khao San Road.
Nick, toplu taşıma araçları hakkında pek bir bilgi sahibi olmadığından her yere taksi ile gidiyordu. Dolayısıyla biz de taksiyle seyahat ediyorduk. İstanbul’a geri dönmek gibi birşeydi. Ama tabi ki daha eğlenceli, özellikle de taksi şoförüyle bildiğimiz birkaç kelime ile Taice konuşmaya kalkınca... Nick daha iyi durumdaydı, 2 aydır Tai kursuna gidiyordu. Ama Tai dilindeki en büyük zorluk telaffuzdaydı, sesin alçalması ya da yükselmesi, tonlama kelimeyi tamamen değiştirebiliyordu, bir de İngiliz aksanını da işin içine katınca Tailer için anlayabilmek imkansız hale geliyordu. Fakat içkiliyken insan daha mı sabırlı oluyor ne! Nick, 102 defa aynı kelimeyi tekrar etti; trafik. Yine de taksi şoförü anlamadı.
Khao San Road’a vardığımızda parti mekanına geldiğimizi fark ettik. Asmalımescit misali sokaklarda masalar vardı, ama Asmalımescit’in daha genişi idi. Malesef rakı da yoktu, kova dedikleri bir olay vardı. Buzla dolu bir kovaya (kumsallarda kumdan kaleler yaptığımız kovalardan) kokteyl yapıyorlardı ve kovadan da pipetle içiyordun. Sokağı genişçe görebileceğimiz bir masaya oturup biz de kendi kovamızı söyledik; kolalı ucuz Tai viskisi Sand Som. İğrençti. Koladan dolayı acayip tatlıydı. O yüzden ikincisini de ısmarladık.
Bangkok’ta yaşayan yaşamayan, turist olarak bir süre duraklayan herkes oradaydı. Sokaklar dans pistine dönmüştü. Tabi ikinci kovadan sonra biz de bu güruha katıldık. Hepimiz kardeşiz misali kolkola girip halay çekermişçesine dans ediyorduk. ‘Parti neşesi’ olan 20’li yaşlarda gençler gelip gelip ‘Burada olmak harika, hadi dans edin, eğlenin!’ deyip Cumartesi gecesi ateşi filmindeki dans figürlerinden birkaç hareket çektikten sonra diğer gruplara yönleniyorlardı.
İrem’i dans pistinden zorlukla aldık. Eve döndüğümüzde sabah 4’e geliyordu. Bütçemizin dışında çok fazla para harcamıştık. Ama ne diyeyim, değmişti! Tipik bir Bangkok gecesi yaşamıştık..


 

 

 

 
.
 

1 Nisan 2011 Cuma

Chedi ve pranglar arasında antik bir şehir... AYUTTHAYA - TAYLAND

1 Nisan 2011
Ayutthaya’ya vardığımızda saat 8’i geçiyordu, karanlık çoktan basmıştı. Merkezden otobüs terminaline gitmemiz nerdeyse 2 saat sürmüştü. Evet, Bangkok gerçekten de büyük bir şehirdi.     
Bu şehre olan otobüs yolculuğumuz ise bambaşka bir deneyimdi. Koltuklar rahattı, havalandırma vardı ve en önemlisi de otobüsün bagaj bölümü olduğundan çantalarımızı koridorda insanlara çarpa çarpa taşımak zorunda kalmadık. Bagajı gördüğümde gerçekten de kendimi tutamadım ve mutluluk gözyaşı döktüm.
Şehir merkezinde indiğimizde ne tarafa gideceğimizi anlamaya çalışıyorduk. Otobüsteki bizim gibi kocaman çantalı Hollandalı 2 kızla ucuz otel aramaya başladık. En sonunda güzel de bir pazarlık yaparak bir yere yerleştik. Bangkok’taki odamıza kıyasla çok temiz, konforlu ve rahattı. 
Yemek almak için dışarı çıktığımızda ilk dikkatimi çeken büyük caddeler oldu. Merkez bir adaydı, küçük bir nehir tarafından çevrelenmişti. Zaten bu yüzden de biraz burası eski başkentti. Saldırılara karşı şehir kendini daha rahat koruyabiliyordu. Tabi burada da Bangkok’ta olduğu gibi her yerde 7/11 vardı. Muhtemelen Tayland’daki en büyük zincirdi.
Ertesi gün kalktığımızda ilk yaptığımız şey duş yapmaktı. Yol yorgunluğunu ve pisliğini ancak attık. Benim için duş almak başlı başına seremoniydi artık. Önce bacağımı plastik bir torba ile kapatıyordum, daha sonra ikinci bir plastik torba daha sarıyordum. Hala yaram tamamiyle iyileşmemişti, o yüzden ıslatmam yasaktı. Canım sıkıldıkça veya sıcak bastıkça kendimi duşa attığım günleri özlüyordum. Ama Allahtan şanslıydım, zira hava beklenilenin aksi serindi. Hatta botlarım kazağım olmadan dışarı çıkamıyordum. Havalar bir garipmiş zaten turizm ofisinde dediklerine göre. Birkaç gün sonra güneye gideceğimi söylediğimde bana adaların sular altında kaldığını söylediler. Gideceğim zamana kadar düzeleceğini umuyordum.
Antik şehri gezmeye yola çıktık. Elimizde Ayutthaya haritası vardı. Ama nafile. Bangkok haritası gibi pek bir işe yaramıyordu. Biz de kalbimize göre ilerledik.
Beni cezbeden yine tapınak kalıntılarındaki Hint benzerlikleri oldu, daha sade olmalarına rağmen. İlk Tai kelimemi de öğrendim: Wat, tapınak demekmiş. Etraftaki her tapınak kalıntısına baktık. Genelde mimari olarak aynı çerçevede inşa edilmiş; ortada büyük bir chedi ya da prang, Tanrıyı ve kainatın yaratıcısını sembolize eden, etrafında da bir sürü küçük chediler ve vinhalar. Bazılarının işlevleri de vardı; krematoryum, toplantı salonu vb. Chedi ile prang arasındaki farkı da öğrendim. Prangın mısır koçanını andıran oval bir kubbesi vardı, chedilerin kubbeleri ise daha keskin hatlara sahipti.
Tapınakların geneli 13. ve 14. yüzyıllarda yapılmıştı. Daha itinalı bakılsaydı muhtemelen kalıntıların bütünlüğü korunmuş olurdu. Ne yazık ki özellikle tapınakların içerisindeki küçük heykelcikler, işlemeler antika kaçakçılığının kurbanı olmuştu.
Çok güzel bir parkın içerisinden devam ederek bir tapınağa geldik. Tayland’da en büyük bronz Buda heykelinin bulunduğu büyük bir tapınaktı. İnsanlar içeride dua ediyorlardı. Sunağın orada ellerinde 50-60 adet küçük çubuğun olduğu bir kutuyu sallıyorlardı. Bir tanesi içinden düşünce çubuğun üzerindeki rakama bakıp kutuyu yere koyuyorlar, ardından da o tapınağın diğer tarafında kalan bir nevi danışma olan masadaki görevlilerden numarayı söyleyip  numaranın anlamını öğreniyorladı. Yani bir tür faldı, Çin kurabiyesi misali. Biz de yaptık tabi ki. Bana 25 geldi, gidip kağıdı aldığımda pek iç açıcı şeyler yazmıyordu.
Tai halkı genelde batıl inançlıydı. Fallara da astrolojiye düşkündüler. Pazarlarda devamlı el falı bakan insanlara rastlamıştık. Astroloji zaten doğu kültürünün tümünde büyük önem taşıyordu. Özellikle ayın Tai kültüründe çok önemi vardı.
Güneş takviminin yanısıra Buda takvimi kullanılıyordu, hatta bazı yiyeceklerin paketlerinin üzerinde dahi 2011 ibaresi yerine bambaşka bir tarih vardı. Küçük hesap makinamın yanımda olması gerçekten de mucizeydi.
Tapınağın hemen yanındaki Pazar gittik. Pazarda deneme için yiyeceklerden küçük parçalar sergileniyordu. Biz de acıkmıştık tabi ki. Hemen tüm tezgahları teker teker gezmeye başladık. Tatlılar çok güzeldi, zaten pirinçten yapılmıştı ve sütlaç tanındaydı. Gerçi sütlaçtan her ne kadar da hazetmesem de Tai usulü hiç fena gelmedi. Pirinçle yapılan binbir çeşit tatlının yanısıra bir sürü balıktan ve domuzdan yapılan cipsler vardı. Yanlarında da özel sosları. Balık tatlısı görmediğime hala şaşıyordum. Mutlaka vardır ve mutlaka karşıma çıkacaktır diye düşünüyordum.
Dönüş yolunda yine kaybolduk. Hep o garip haritalar yüzünden. Ama allahtan yolda yürümek keyifliydi diyeceğim ama antik şehirden ve harabelerden uzaklaştığımız anda büyük şehir tadındaki koca caddede bulduk kendimizi. Egzos dumanı, çılgın arabalar ve yemek kokuları arasında yürüdük.
Ertesi gün şehrin hikayesinin anlatıldığı filmi izlemeye turist ofisine gittik. Sabahleyin günlük kahvemi içtiğim ve internet kullandığım cafede Alman bir çocukla tanışmıştım. Yarı Hintliydi. O da Hindistan’dan geçmişti buralara. Anladığım kadarıyla Hindistan ile kıyaslayınca buralardan fazla hoşlanmamıştı. Garip bir tipti. Belki de İngilizcesi garip olduğu için de böyle düşünmüş olabilirim. Ama bütün gün nereye gitsem karşıma çıktı. Önce o turist ofiste, şehrin hikayesini izlemeye beklerken 5 dakikalık bir tanıtım filmi olduğunu görünce yaşadığımız hayalkırıklığı esnasında, sonrasında geceleri kurulan ve binbir çeşit yemek, kıyafet, meyva tezgahı ile inanılmaz bir manzara sunan pazarda. Pazarda yemek yerken yanımıza gelince artık yapılacak birşey yok diyerek sosyalleştik adamla. Sadece 1 TL para verip aldığım pilav üzeri ızgara balık ziyafeti esnasında bir yandan acı ile yanarken ve ateşler basarken muhabbet etmeye çalışıyorduk ama ben açıkçası millerce uzakta midemin sevinç naraları arasındaydım. Dilimin ucu, beynimdeki keyif noktam ve midem birbiriyle tam senkronize olmuş şekilde bana ‘Sağol, sağol, sağol’ diye bağırıyorlardı.
Gece odamızda sakin bir film gecesi yapalım dedik ama film fransız filmi olup daha önceden indirdiğim altyazıların seslendirme ile uymayınca asabiyet gecesine döndü.
Sabah uyandığımda İrem hala uyuyordu. Çantamı hazırladım. Öğlen Bangkok’a geri dönecektik...
 



 








 

 

 

29 Mart 2011 Salı

Buda’yı görmeyeli uzun zaman olmuştu... BANGKOK - TAYLAND

 
29 Mart 2011
Çantaları odamıza bırakır bırakmaz otelden çıkıp birşeyler yemek için kendimizi sokağa attık. Çılgın Bangkok gecelerinden biriydi. Kalabalıktı her yer.
Tek problemimiz Taylandlıların fazla İngilizce konuşamamalarıydı. Dolayısıyla birşeyler anlatmak çok zordu. El kol hareketleri burada devreye giriyordu. Çoğu şey Tai dilinde yazılıydı ve anlamak da imkansızdı. Odaya götürmek için birşeyler almak üzere süpermarkete uğradığımızda çoğu şeyin üzerinde İngilizcesinin de yazmadığını gördük. Dolayısıyla iç güdülerimize güvenmek zorunda kaldık.
Hala Hindistan kafasındaydık. Baht diyemiyorduk, rupi işliyordu bizim için. Fiyatları önce rupiye çeviriyorduk ve o yüzden de herşey oldukça pahalı geliyordu. Meyvalar, sebzeler, yiyecekler...
Süpermarketlerin bir kültürü yansıtmasındaki gücünü her zaman takdir etmişimdir. Yiyecek anlayışlarında, evlerinde barındırmaktan hoşlandıkları herşeyi iyi bir göz tahlil edebiliyordu. Mesela büyük bir hayvan bölümü vardı. Envai çeşit kedi, köpek mamaları, oyuncakları, ilaçları vb. Bu da hayvanlara düşkün olduklarının bir göstergesiydi. Yiyeceklerde ise balık tabi ki başı çekiyordu; salamurası, kurusu, yaşı, tazesi, dondurulmuşu, büyüğü, küçüğü, sosları... Aklımın ucuna gelmeyecek kadar balık çeşidi ve balıktan elde edilen yan ürünler vardı. Mikrodalgada ısıtılabilecek hazır yiyecekler, deniz yosunundan krakerler ve binbir türlü cips. Paketlerin hepsi rengarenkti. Manga filmlerinden fırlamış karakterlerle süslenmiş. Hindistan da rengarenkti ama renklerin bambaşka algılanabileceğini ben buraya geldiğimde gördüm.
İnsanlar güleryüzlüydü. En hoşuma giden ise birşey sormaya kalktığımızda heyecanlanmaları ve 
Bangkok sokakları...
panik olmalarıydı. Bu onları daha da şirin yapıyordu.
Ertesi gün biraz turistik gezi yapalım dedik ve merkeze indik. Saraylarına gittik. Halkın krallarına karşı büyük bir saygı ve sevgisi vardı. Ülkenin çoğunluğu Budist olduğundan da birçok tapınak vardı. Sri Lanka’da fark etmediğimiz detayları görmeye başladık, Hindistan ile dini bakımdan, ikon açısından da ne kadar ortak özellikler taşıdıklarını. Gerçi bu gayet normal, Buda en nihayetinde doğduğunda bir Hindu olarak doğmuştu. Ama yeni fark ettiğimiz tapınaklarında da Hinduizm izlerinin ve hikayelerinin de yansıtıldığıydı. Bir de burada da beyaz cilt makbüldü. ‘Ne güzel yanmışsın!’ demek burada kesinlikle bir hakaretti.
Sokaklarında dolaştığımızda çok fazla batılılaşmış bir millet gördük. Kıyafetleri, tavırları, müzikleri, hatta kocaman gökdelenleri ile dikkat çekiyorlardı. Sadece Bangkok’un böyle olmasını umut ettim. En nihayetinde burada Siam kültürünü görmek ve deneyimlemek için bulunuyordum ve karşımda sadece batılı bir toplum vardı.
Bangkok’ta geçirdiğimiz birkaç gün boyunca bol bol sokak tezgahlarından yiyerek Tai yemek kültürünü anlamaya çalıştık; bol baharatlı ve balıklı, sıcak bir ülke olmasına rağmen fazlasıyla kızartma ağırlıklı. Pirinç ve erişte ana malzemeleri tabi ki. Tatlıları bile pirinçtendi. Gerisi teferruat. Tuz yerine ise genelde soya sosu kullanıyorlardı.
Hemşeri kafasında iş sormak hem de birkaç kelime Türkçe konuşmak için bir Türk restoranı bulduk Bangkok’un ortasında. Restoranın sahibi Malatyalı bir abiydi. 8 ay evvel gelip buraya yerleşmiş. Taylandlı bir hatunla da evlenmiş. Bir iki saat muhabbet ettik, bize ısmarladığı Türk kahvesi eşliğinde. Aylardan ve yollardan sonra bir Türk kahvesi... O kadar mutlu olmuştum ki adama binlerce kez teşekkür ettim. Bangkok’a geldiğimde bir Türk arayacağımı söyleseler hayatta inanmazdım... Hayat sürprizlerle dolu en nihayetinde!
Tütün bulma ümidi ile bir alışveriş merkezine doğru yola düştük. Yolumuzun ortasında iyi giyimli bir adam bizi durdurdu. Başladı konuşmaya, nerdensiniz, ne yapıyorsunuz şeklinde. Bize cüzdanında kızının resmini gösterdi. Dubai’de çalıştığını, tatilde olduğundan bahsetti. Sonrasında da bir anda tüm Tayland için seyahat biletlerimizi eğer o gün alırsak %20 indirim yapıldığını, hemen gidip rezerve etmemiz gerektiğini tutturdu. Hem yakınlarda da bir seyahat acentası varmış, oldukça güvenilir. Sonrasında da mavi rikşalar bedava olduğunu, buraya bu rikşalarla gidebileceğimizi söyledi. Ne hikmetse de tam bu sırada bir mavi rikşa beliriverdi. Hık mık dememize zaman kalmadan kendimizi rikşada bulduk. Ne olduğunu idrak ettiğimizde tabi ki hemen rikşadan indik. Genelde turistlere yaptıkları bir oyundu bu. Muhtemelen o iyi giyimli adam bizi gönderdiği seyahat acentasından komisyon alacaktı, ya da dolandırılmaya çalışılacaktık. Çalışılacaktık diyorum zira dolandırılmak için insanın parası olması lazım. Bizde ne para ne de plan olduğu için fazla bir tehlike yoktu. Yine de tütün almak için çıktığımız yoldan bizi çevirmiş olması canımızı sıktı...
Alışveriş merkezine vardığımızda çoktan yorulmuştuk, tütün de bulamadık. Sadece Tai numaramızı aldık. Hindistan’dan farklı olarak bizden ne resim ne pasaport fotokopisi ne kalacak yer bilgisi istediler. Aldık ve çıktık, yaşasın Tayland GSM operatörleri!
Bangkok sonrası Santi Asok diye bir yere gidecektik. Keşişlerin yönettiği bir eko-köydü. Orada birkaç gün kalıp ona göre rota çizecektik. Ancak orada kalmamızın mümkün olmadığını öğrenince ve büyük şehir üstümüze üstümüze gelince, turizm ofisine gittik ve bize yakınlarda bir yer önermelerini rica ettik. Hemen kuzeyde 1,5 saatlik bir uzaklıktaki eski başkentleri Ayutthaya’yı önerdiler.
İlk otobüse atlayıp oraya gittik.

26 Mart 2011 Cumartesi

Biz buna Türkçe’de kültür şoku diyoruz! BANGKOK - TAYLAND

26 Mart 2011
Kolkata’da geçirdiğimiz son Hindistan günlerimizden sonra artık Tayland için iyice heyecanlanmaya başlamıştım. Karşılaştığımız çoğu insan daha doğrusu gezgin Tayland’ın kolay bir ülke olacağını söylüyorlardı, özellikle de Hindistan ile kıyaslanınca. Rotamızın en zorlu parkuru bitmişti.
Kolkata havaalanı küçük bir havaalanıydı. Düzgün bir freeshop bile yoktu. O yüzden sigara alma hayallerim suya düştü. Uçağa bindiğimizde yerime oturduğum anda uyumaya başladım. Artık benim için fark etmiyordu, otobüs, tren, uçak, her yerde uyuyabilme özelliği kazanmıştım. Gerçi bu yorgunluktan mı kaynaklanıyordu yoksa alışmış mıydım bilemiyordum.
Vardığımızda saat 5’e geliyordu. Şehrin içinde bir hostelde yer ayırtmıştık ve oraya varmak için de yine bir sürü otobüse binecektik.
Kocaman bir havaalanı karşıladı bizi. Ama yine de sakindi. Vizemizi daha önceden almış olduğumuzdan o vize kuyruğuna girmeden doğrudan Free shoplara yöneldik. Artık para birimimiz Baht’tı ve bahtın ne kadar olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Hesap makinası elimde hesap yapmaya çalıştım ama bir türlü işin içinden çıkamayınca en iyisi dışarıda en ucuz sigarayı aramak dedim ve kendimi dışarıya attım. 
Heryerde yemek standları vardı...
Otobüse binip şehir merkezine gitmeden evvel havaalanı önünde bir beş dakika dinlenelim dedik. Herşey çok farklıydı; yollar, binalar, insanlar... Taylandlı kızlar mini etekleri, şortları ve topuklu ayakkabıları ile karşımdaydılar. Onca zaman sarili Hintlilerden sonra benim için o kadar farklı bir görüntüydü ki altımdaki şalvar ve üzerimdeki yarım kollu tişörtle kendimi fazlasıyla muhafazakar hissettim.
Otobüs duraklarına giden servisin nereden kalktığını öğrenmek için taksi durağında çalışan bir kadına yöneldiğimizde yaşadığım şokların sayısı gittikçe artmaya başladı. Zira karşımda makyajı, mini şortu, uzun saçları ile çok havalı bir erkek buldum. Hindistan sonrası ciddi bir kültür karmaşası yaşamaya başlamıştım...
Kalacağımız hostel Pinklao denen bir yerdeydi, birkaç otobüs değiştirdikten sonra en sonunda ulaştık. Yolumuz üzerinde methini çok duyduğum ve denemek için sabırsızlandığım yemek tezgahlarını gördüm sıra sıra. Müthiş yemek kokuları havada dans ediyordu. Hindistan’da sokak yemeği hiç yememiştik, bu konuda fazlasıyla uyarı almıştık. Ama burada tüm rehber kitaplarında da dediği gibi kültürün tam bir parçasıydı ve denememek mümkün değildi. Tezgahların başındaki ablalar, teyzeler de gayet titiz ve temiz görünüyorlardı. Bazı yerler sadece bir tezgahtan ibaretti, bazı yerlerde de salaş masalar vardı, insanlar da ellerinde içkileri, önlerinde de binbir çeşit yemekleri ile bu masalarda oturuyorlardı.
Otel odamız...
Hostele vardığımızda giriş katta bir bar karşıladı bizi. Rock bar. Bir grup sahnede çalmaya hazırlanıyordu. İrem en ucuzu olsun şeklinde bize yatakhaneden yatak ayarlamıştı ama hostelin müdürü Ganalı Philip bize bir jest yaparak koskocaman bir oda verdi. 
Hostelden ziyade boş bir bina istila edilmiş, maliyeti arttırmamak adına üzerine hiçbir şey eklenmemiş bir hangara benziyordu. Dökülüyordu kelimenin tam anlamıyla ve pisti. Hindistan’da kaldığımız en kötü yer Palolem’deki odaydı ama onun bile kendine özgü bir sıcaklığı, tropik bir duruşu vardı. Burası soğuk bir yerdi.
3 gün katlanacağız dedik, zira Tayland anladığımız kadarıyla Hindistan’dan oldukça pahalıydı ve buradan daha ucuz bir yer bulmak pek mümkün görünmüyordu. Tuvaleti görünce kalacağımız 3 gün boyunca duş almamaya da karar verdik. Allahtan hava sıcak değildi...
Hostelin en iyi yönü ücretsiz kablosuz internetin olmasıydı...

Tekrar görüşeceğiz Bharat Ana...KOLKATA - HİNDİSTAN


26 Mart 2011 
İnanılır gibi değildi ama Kolkata Hindistan’da gördüğümüz en düzenli ve en modern şehirdi. Avrupaiydi. Sokaklar temiz, insanlar daha moderndi. Sabah Kolkata’ya vardığımızda bizi misafir edecek Aditya’ya gitmeden evvel Tayland konsolosluğuna gittik. Normalde bir aylık vize havaalanında veriliyordu, ama gitmeden evvel aldığımızda 2 aylık isteme şansımız olduğunu öğrendiğimizden dolayı Kolkata’daki konsolosluğa başvurmaya karar vermiştik. Kuyruksuz, sorgusuz ve sualsiz 2 aylık vizemizi aldık. Hem de çift girişli olduğu için 2 ay sonra Tayland’dan çıkıp tekrar giriş yaparsak 2 ay daha kalabildiğimizi öğrendik. Büyük rahatlıktı.
Kolkata’da fazla turist olmadığından Aditya şans eseri bizi yolda gördü ve evine getirdi. Salsa hocasıydı. Stüdyo olarak da kullandığı evinin bir duvarı boydan boya ayna kaplıydı. Kendimizi aynada görmek gayet tuhaf geldi. Yorgun gözüküyorduk. 3,5 ay sonunda kendimizi cidden yorgun hissediyorduk...
Kolkata, Batı Bengal eyaletindeydi. Bengali lisanını konuşuyorlardı ve Kerala ile birlikte Hindistan’ın ikinci komünist şehriydi. Kerala da düzenliydi ama Kolkata’nınki daha etkileyici ve rahatlatıcıydı, açıkçası aşinaydı ve böyle bir düzeni özlemiştik. Tek garip gelen insanların çektiği rikşaların Hindistan’ın her yerinde yasaklanmış olmasına rağmen burada devam etmeleriydi. Aditya’ya bunun nedenini sorduğumuzda getirdiği açıklama ise anlaşılırdı: Bu insanlar hayatları boyunca rikşa çekmeye alışıklardı, kasları bu iş için gelişmişti  ve başka bir iş yapmaları imkansızdı. Bu işi onlardan almak onları işsiz bırakmak demekti. O yüzden burada bu iş devam ediyordu. Yine de yolda gördüğümüz çok zayıf bir adamın çektiği bir rikşada oturan çok şişman bir kadının manzarası iç sızlatıyordu...
Hintliler tatlı sever.. hem de çok
Aditya’nın kız arkadaşı Shaneel de aramıza katıldı. İngiltere’de okumuş bir sürü ülke gezmiş acayip tatlı bir hatun. Saatlerce Hindistan üzerine konuştuk. Kendi kültürümüzle olan benzerlikler, terslikler... Aditya da Shaneel de Hindistan’ın modern yüzleriydi. Kast sistemine inanmayan, zorunlu evlilikleri kabul etmeyen, gezmeyi seven, tutuculuktan uzak.

Kolkata’da geçirdiğim zaman boyunca 3,5 aylık Hindistan gezimi düşündüm. Çok zorlandığım anlar geldi aklıma. Fakirlik, koku, pislik, rikşalar, dilenciler, kalabalık, normal insanların bile beyazsın diye senden para istemesi, gözlerin devamlı üzerinde olması... Chennai’ye indiğimdeki terk etme isteği... Ama ardından gelen alışma süreci, benimseme ve Hindistan’ın içimde büyümesi, herşeyiyle. Dişsiz teyzelerin merhaba diyerek gülümsemesi , küçük çocukların devamlı el sallaması, rikşa şoförlerine kızdığını anladıklarında ‘özür dilemeleri’, doğası, guruları, o 3 milyon insancıl tanrıları, fulya kokuları, otobüslerdeki onca kalabalığa, korna seslerine ve şoförlerin deli gibi sürmelerine rağmen şikayet etmemeleri, tren istasyonda yerlerde yatmaları...    
Kolay bir ülke olmadı benim için. Fazlasıyla mücadele gerektirdi, her sokağa adımımı attığımda ‘neden buradayım ki’ diye sorguladım kendimi. Ama yine de terk etmedim, terk edemedim. Hindistan’da yolculuk bir yandan kendi içimdeki yolculuğa götürdü beni. Hiç fark etmeden ve hiçbir zaman ihtiyacımın olduğunu düşünmediğim. Biliyordum ki bu yolculuğu herkes yapıyordu. Gördüğümüz, bildiğimiz herşeyden farklıydı, alışık olduğumuz kalıplardan, tutumlardan, düşünce yapılarından. Toplum içindeki bireylerden rengim dışında da farklıydım. Farklılık önce kınama, ardından sorgulama ve en sonunda da kabullenmeyi getirmişti. Farklılık, aynı şekilde kendimi sorgulamama da neden olmuştu. Topluluğu ve kültürü olduğu gibi kabullenince de kendimle, dış dünyayla barışı ve dolayısıyla da sevgiyi getirmişti. Sadece benim böyle hissetmediğimi biliyordum. Herkes bu yoldan geçiyordu, hatta defalarca. Bu yüzden insanlar buraya devamlı geliyordu, kendilerine kendilerini hatırlatmak amacıyla.
Yolun sonuna gelmiştim. Ama birgün buraya döneceğimi biliyordum. Kaçınılmazdı. Hem daha görmek istediğim birçok yer vardı hem de benim de zamanı gelince bir ‘hatırlatma’ya ihtiyacım olacaktı. 
Fakat öncesinde daha yolum vardı...

20 Mart 2011 Pazar

Ölmeye ölmeye geldik, Varanasi’de yakılmaya geldik! VARANASİ - HİNDİSTAN

20 Mart 2011
Susuz kaldık. Yanımıza sadece 1 litrelik su almıştık. Nasıl olsa trenlerde satılıyordu diye... Ama gel gör ki bayramlarda trendeki su satıcıları da bayram yapıyorlarmış. Durduğumuz her istasyonda İrem bir koşu gidip büfeleri kontrol ediyordu, hepsi kapalıydı...
Holi dolayısıyla trende fazla insan da yoktu. Boş bir tren lüksünü yaşıyorduk. Rishikesh’teki uyarılar dolayısıyla kalacağımız oteli arayıp rezervasyon yapmıştık. Otelden ayrıca bizi karşılamak üzere bir rikşa da gelecekti. O yüzden içimiz rahattı. Sadece biran önce varıp kana kana su içmek istiyorduk.
4 gibi en sonunda geldik Varanasi’ye. Rikşamız bizi karşıladı. Daha önceden ne kadar vereceğimizi bildiğimizden pazarlık yapıp yorulmama lüksünü yaşadık. İlerledikçe rikşa ile gitmemizin ne kadar doğru bir tercih olduğunu daha da iyi gördük. Bayram bitmişti ve ortalık pek kimse yoktu, ama kalacağımız yer tren istasyonundan bayağı uzaktık. Yürümeye kalksa idik muhtemelen zaten sancılanmak için en ufak fırsatı kaçırmayan bacağım isyan bayrağını çekerdi ya da artık yolun üzerinde bacağı bir köşeye atardım, malum Hindistan’da çöp kutusu bulmak imkansız gibi birşeydi.
Esas ölü yakılan ghat
Antik kısma gelince rikşadan indik, rikşa ile devam etmek zaten pek mümkün değildi. Daracık sokaklar, insanlar, bir de tabi ki inekler...  Otele geldiğimizde otel sorumlusu karşıladı bizi. Kolkata’dan 3 sene evvel gelip buraya yerleşmiş. Güleryüzlü ve iyi niyetli. Bizi hemen odamıza götürdü. Bayağı küçüktü. Ama pek umrumuzda değildi, uyuma arzusundaydık. Yol artık iyice yormaya başlamıştı ben, tabi bir de biraz yürüdüğümde üstüne eklenen bacağımın sancısı.
Her yer kapalıydı. Hem bayram hem Pazar günü etkisi. Yiyecek olarak ancak bisküvi bulabildik ve otele geri döndük.


Sabah kalktığımızda önce ghatlara gitmek istiyorduk. Zaten onca yolu ghatları görmek için gelmiştim, özelikle de ölü yakılan ghata... Ghatlar, Ganj nehrine uzanan merdiven bloklarıydı. Buralarda trafik yoktu, insan trafiği dışında tabi. Rikşalardan kurtulduk derken bu sefer tekne gezisi satıcıları çıktı başımıza. Her adımda bir, ‘madam tekne gezisi’ şeklinde durdurulduk. Ama en sonunda yolumuzda ölü yakılan ilk ghata ulaştık. Günün her saatinde bu seremoni oluyormuş. Ghat 4’e ayrılmıştı, en aşağıdaki ve nehre yakın bölümde ‘dokunulmazlar’, yani kastın en aşağısındakiler yakılıyordu, yukarıya çıkıldıkça da kastlar da üste çıkıyordu. En yukarıda da ‘Parvati’nin, büyük tanrıları Shiva’nın karısını yaktığı ateş vardı. Zaten ölüyü yakmak için bu ateşten alınıyordu. Ölü önce Ganj’ın suyu ile yıkanıp ardından kastına göre yakılması gereken yere taşınıyordu. Aileden olan kadınlar bu seremoniye katılamıyordu, zira fazla duygusal olduklarından kendilerini ateşe atmalarından korkuluyordu. Geçmişte bir dönem ölen adamların karıları da diri diri yakılıyormuş, tabi artık bu töre uygulanmıyor. Ama 7 sene evvel bir kadın kendini ateşe attığı için kadınların törende bulunması yasaklanmış.
 
Devamlı bir ölü yakma sirkülasyonu vardı. Ölü, renkli örtülere sarılı olarak nehrin kenarına taşınıyordu tahta bir taht üzerinde ailesi tarafından ve dualar eşliğinde. Yıkandıktan sonra ise ailenin en büyük çocuğu elinde ateşle ölünün etrafında beş elementi yani havayı, suyu, toprağı, ateşi ve bir de rüzgarı temsilen 5 defa dolaşıyor, ardından da ateşe veriyordu. Küllerini de Ganj’a arkasını dönüp saçıyordu. Çünkü ölü artık diğer hayatındaydı ve mutluydu. Yaşayanların da arkalarına bakmamaları  gerekiyordu. Herşey bir ritüeldi. Ama çok fazla odun kullanılıyordu. 20.000 rupiye kadar bir para söz konusuydu. Ama burada yani Varanasi’de yakılmak Hintliler için çok önemliydi, zira karmalarının burada öldükleri ve yakıldıkları takdirde bir dahaki hayatlarında daha üst kastlarda doğmalarını garantilediğine inanılıyordu. Çok yaşlı ve fakir insanlar da buraya ölmeye geliyorlardı, ölmeyi bekliyorlardı. Onlar için özel binalar vardı, içinde ölümü bekledikleri. Fakir olduklarından da yakılmaları için gereken parayı bağışlarla topluyorlardı. Gandi’nin kızı yakılma seremonisinin bu kadar masfraflı olması nedeniyle ‘özel ölü yakma fırınları’ yaptırmış. Ancak bu fırınlarda ölü yakıldığını biz görmedik. Hala işlevsel mi bilemiyorum.
3.000.000 adetten fazla tanrıdan söz ediyordı. Kimsenin isimlerini tam olarak bilmediği, birbirlerinin reankarnasyonları. En önemlilerinden biri Shiva’ydı. Her tanrının birden fazla efsanesi vardı. Mesela Ganesh, Shiva’nın oğullarından biri, fil başlı olmasının nedeni Shiva’nın onu yolda tanımamış olup kafasını kesmesi, Parvati’nin ona söylemesi üzerine de yerine fil kafası koyması. Ganesh’in iyi şans getirdiğine inanıyorlardı.... Tanrıları ve onların hikayelerinini takip etmek gerçekten de çok zordu.
Varanasi’de geçirdiğimiz zaman boyunca her tapınaktan ayrı bir çan sesi geliyordu, daha önce fark etmemiştim ama insanlar bu çanları tanrıları çağırmak için kullanıyorlarmış.
Her gece Ganj ana için de ghatlarda birinde düzenlenen bir seremoni vardı. Tabi ki ilahiler ve dans eşliğinde. Bir saat boyunca özel giysili adamlar ellerinde önce tütsüler, meşalaler, yelpazelerle özel bir platformda teşekkürlerini sunuyorlardı. Ardından da bu seremoniyi izleyenlere kutsayan ve 3.gözlerini açan bindi sürülüyordu alınlarına. Biz de nasiplendik tabi ki.
Varanasi’deki zamanımız bitince artık Hindistan’daki son tren yolculuğumuza çıkıyorduk. 14 saat sonra en son durağımız Kolkata’ya gidiyorduk.


18 Mart 2011 Cuma

Ve en sonunda Ganj Ana bize kucağını açtı...RISHIKESH - HİNDİSTAN

18 Mart 2011
Ayrılıklar yolda olunca pek üzücü olmuyor sanırım. Geoffrey’nin gitmesi ile çok daha büyük bir boşluğa düşeceğimi düşünüyordum. Bir buçuk ay boyunca Chennai’den Delhi’ye tek başıma yaptığım tren yolculuğu dışında hemen hemen her anımızı birlikte geçirmiştik. Sevgilinin dışında çok da iyi arkadaş olmuştuk. Belki psikolog olması belki de doğasındaki sakinlik, huzur ve sevgi bulunması nedeniyle rahatlıkla iletişim kurduğum, konuşmaktan usanmadığım ve açık olduğum nadir insanlardan biriydi. Tabi bir de minnet vardı. Bir ay boyunca benimle hastane hastane gezip bana bakmıştı. Hayatımda hiçbir drama yaşamadan sürdürdüğüm bir ilişki olmuştu ve şaşırmıştım. Bunun nedeni karşımdakinin Geoffrey olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa yolumda cidden değişmiş miydim bilemiyordum. Ama şu bir gerçekti ki tüm yaşadığım kalp kırıklıklarını unutturmuş, sadece olan bitenlere gülüp geçmeme vesile olmuştu. Ancak daha hayatta yaşaması gerekenler vardı, benim çoktan yaşadığım ve bıktığım. O zaman belki tekrar...
İrem ile istasyonda buluştuğumuzda Rishikesh’e Haridwar üzerinden gitmemiz gerektiğini ve Haridwar treninin rezervasyonun da şehrin diğer kısmındaki istasyondan yapıldığını öğrendik. Kocaman çantalarımız sırtımızda metro ile diğer istasyona 20 dakikalık bir yolculukla vardık. Ancak bu sefer öğrendik ki işlemimizi meğerse geldiğimiz istasyondan yapmamız gerekiyormuş. Doğal olarak bizi yanlış yönlendiren Turizm Ofis’teki memur bizden ağır bir küfür yedi. Bir de üstüne üstlük gece treninde sadece 4 kişilik yer kalmış. Haldur huldur tekrar döndük, acayip bir kuyruk vardı ki İrem bizi yanlış yönlendiren memura gidip bağırıp çağırdı. Ben de arkasından bacağımdaki bandajı göstererek bizi neden bu kadar yürüttüğü konusunda İrem’e destek çıktım. Bu sefer hemen biletlerimizi ayarladı. Akşama bilet bulmuştuk ve Delhi’den gidebiliyorduk. Pek mutlu oldum!
Bagajlarımızı istasyondaki emanete bıraktık ve şehre geri döndük. Elimizdeki kitapları, Tayland rehberi ile değiştirmeyi planlıyorduk. Türkiye’den 60 TL verip aldığımız, Delhi’deki sahaflarda aynısının en fazla 20 TL’ye satıldığını öğrendiğimiz, tekrar satabilmek ya da takas edebilmek için üzerine tek bir çizgi bile çizmediğimiz Hindistan rehberi kitabı malesef Sadhana’da İrem’in odadan yürütülmüştü. O yüzden sadece romanlarımız vardı, onlardan da bir tanesini kabul ettiler ve Tayland rehberi için üzerine para istediler. Toplamda 400 rupiye rehberimize kavuştuk. Artık Tayland için hazırlanma vakti geliyordu...
Gece olup trene bindiğimizde kompartımanda 2 İsrailli ve de bir İspanyol bulunuyordu. Hepimiz Rishikesh yolcusuyduk. İspanyol çocuk 7 senedir Hindistan’da yaşıyormuş. Yazları sadece İspanya’ya gidip yaptığı takıları, aksesuarları, çizimleri satıyormuş. İsrailli kızlar da bizimle aynı tarihlerde gelmişler ve ülkeyi geziyorlarmış. Çok komik bir şekilde Türk olduğumuzu söyleyince İsrailli kızlarda bir gerilim hissettim. Malum bir sene evvelinde yaşanan İsrail – Türkiye krizi onları bizden daha fazla etkilemiş. Ama sonrasında aramızdaki buzlar eridi.
Kronikleşmeye başlayan yorgunluğumun etkisi ile hemen uyumak istedim, ranzaları açtık. O sırada bir asker geldi. Bize çantalarımıza sahip olmamız gerektiği konusunda yarım saat nutuk çekti, etraftaki tehlikeli insanlardan bahsetti. Kuzey’in daha tehlikeli olduğunu duymuştuk, ama yine de rahattık. Amcam ama, sabaha kadar kolunda tüfekle bizim başımızı bekledi. Hayatım boyunca hiç bir fedaim olmamıştı, kısmet Hindistan’aymış...
Geceyarısı bir gürültü ile uyandığımda 40’lı yaşlarda bir İngiliz ailesi ile karşılaştım. Kompartımandaki boş yataklara yerleşmeye çalışıyorlardı. 3 küçük çocuklarıyla. Sabah uyandığımızda muhabbet etmeye başladık. 6 aydır Hindistan’dalarmış. Her yeri gezmişler. Çocuklarla ne kadar zor olabileceğini düşünemiyorum, ama sonuçta bir çocuğum olmadığı için. Gayet mutlu gözüküyorlardı. Özendim.
Haridwar’a geldiğimizde 1 saat uzaklıktaki Rishikesh’e gitmek için vikram almaya karar verdik, İsrailliler ve İspanyol’la birlikte. Vikramlar, rikşalardan daha büyükçe dolmuşlardı. Tren çıkışında o kadar çoklardı ki bir noktada bizim yüzümüzden şoförler kavgaya tutuştu. En sonunda bir tanesine bindiğimizde hepimiz yorgunluktan sessizliğe gömüldük.
Ganj
Ama Rishikesh’e geldiğimizde tüm yola değdiğini gördüm. Tam ortadan Ganj akıyordu. Ganj Ana. Tanrıçaları. Hindistan’ın en büyük nehri. Gördüğümüz anda buraya sadece 2 gece ayırdığımız için pişman oldum. Gerçi yine de en fazla 3 gün kalabilirdik, zira Tayland’a geçmeden evvel Varanasi’ye uğramamız gerekiyordu ve Tayland vizesini önceden almak istediğimizden Kalkota’da da konsoloslukta zaman geçirecektik.
İsrailliler ve İspanyolla yollarımızı ayırıp pansiyon bulmak üzere sadece yayaların ve iki tekerlekli araçların geçebildiği köprüden nehrin diğer tarafına yürürken ve ‘Aaa ne güzelmiş’ diye haykırırken arkamızdan Türkçe olarak ‘Hoşgeldiniz!’ diyen bir ses duyduk. ‘Aman Allahım bir Türk!’ Aylardan bu yana İrem dışında bir Türk ile konuştuğum için fazlasıyla heyecanlandım.
Rishikesh
Onur, 20 gün evvel buraya gelmiş, birkaç defa ayrılmayı deneyip istasyondan geri dönmüş aslen Mersin’li... Üniversiteyi İstanbul’da okumuş, sonrasında da bir inşaat mühendisi olarak senelerce de Rusya’da yaşamış. Bize kaldığı pansiyonu gösterdik, doluymuş, yol üzerinde birkaç pansiyona daha baktık ve hepsinin dolu olduğunu görünce nefes almak için Onur’un oturduğu ve anladığım kadarıyla bayağı zaman geçirdiği küçük kafeye gittik. 
Sadece 8 kişilik bir masası vardı, ama çok şirindi. Herkes herkesle konuşuyordu. Hemen diğer insanlarla da tanıştık. İspanyollar, Fransızlar, rastalılar, ermişler, erme yolunda sabırla ilerleyenler...
Yoganın doğduğu kent olan Rishikesh’te her türlü yoga, meditasyon dersi verilen birçok aşram bulunuyordu. Ayrıca bu aşramlarda konaklama da yapılabiliyordu. Onur, oda bulabileceğimizi düşündüğü bir aşram önerdi. Oraya gittiğimizde check out zamanını beklememiz gerektiğini söylenince aşramın hemen önündeki sahile gittik. Ganjı seyrettik. Çantalarımızı bıraktığımız yerde 2 tane roman bulduk, ihtiyacımız olan boş zamanlarda okuyabileceğimiz kitapları yol karşımıza çıkarmıştı. Ne var ki check out zamanında kimse oradan ayrılmadı. İrem çevreye gidip başka bir otel buldu en sonunda. Oraya gittiğimizde kendimizi yatağa attık ve bir süre uyuyup kendimize geldik.
Ganj manzaraları
Ertesi sabah uyandığımızda daha enerjiktik, bir gün evvel oturduğumuz kafeye dönüp kahvaltımızı ettik. Yolda İrem Sadhana’dan tanıdığı Amerikalı Danny’i gördü, o da bizimle geldi. Hep beraber kahvaltı sonrasında daha önceden methini duyduğumuz Brezilyalı guru Prem Baba’nın konuşmasını dinlemeye gittik.   
Konuşmanın yapıldığı aşrama vardığımızda salondan gelen müthiş bir müzik duyduk, fazla sözü olmayan, herkesin eşlik ettiği, gitar ve vurmalıların birbirleriyle ahenk içerisinde dile geldiği... Huzurlu... Guru gelinceye kadar ve hatta geldikten sonra da bir süre müzik devam etti. Prem Baba en sonunda konuşmaya başladı. Konuşması neredeyse 2 saat sürdü, kendini tedavi etmenin, mutluluğu yakalamanın hakkındaydı. Konuşmayı Portekizce yapıyor, yanındaki asistanı da simültane tercüme. İşin içinde başka bir dilden tercüme olunca etkileyiciğili bir nebze azalıyordu sanki. Ama yine de birçok takipçisi, seveni, hayranı, müridi vardı.
Ganj manzaraları
Konuşma sonrasında aşramın içinde turlarken İrem ‘Aa ne şirin böcekler, çiçekler ve maymunlar’ derken bir maymun tarafından saldırıya uğradı. Allahtan tam zamanında kaçtığı için zarar veremedi. O gün öğrendik ki maymunların irice olanlarıyla asla gözgöze gelmemek gerekirmiş, bunu tehdit olarak algılayabiliyorlarmış.
Öğle yemeğini de orada yedik. Hem de sıcak yemek. Sebzeli ve chapatili. O kadar lezzetli geldi ki kendimi devamlı tabak doldururken buldum.
Bir sonraki gün de aynı rutini gerçekleştirdik, tek farkla, bu sefer Prem Baba tarafından kutsandım...
Ölü yakılan ghat
Rishikesh’i terk etmeden evvel de son olarak Beatles’ın ziyaret edip bir süre kaldıkları aşrama gittik. Tam Ganj’ın yanında, muhteşem bir ormanın içerisindeydi. Orada ben de bir zaman geçirseydim, en sonunda şiir bile yazabilirdim. Ama artık kullanılmıyordu, terk edilmiş bir halde sadece ‘Beatles aşramını görmeye gelen’ ziyaretçileri ağırlıyordu. Tabi giriş paralı, para Orman Bakanlığı’na gidiyormuş bekçinin söylediğine göre..
Rishikesh
Önümüzde 20 saatlik bir tren yolculuğu vardı. Onur ve Onur’la birlikte tanıştığımız bir sürü insan kalmamız için çok dil döktü. Holi Bayramı, yani renkler bayramı vardı. Kutlamak için de insanlar birbirlerine renkli tozlar, sular atacaklardı. Ortalık rengarenk bir savaş alanına dönecekti. Onur hatta  bu bayramda insanların çok fazla içki içtiklerini dolayısıyla da Varanasi’nin özellikle yabancı hatunlar için çok tehlikeli olacağını, o yüzden gitmememiz gerektiğini söyleyip durdu. Hatta en sonunda biz de ikna olup biletleri değiştirmek için acentaya kadar gittik. Ancak öğrendik ki bizim varacağımız saatte tüm eğlenceleri bitmiş, insanlar sakinleşmiş olacakmış.
Haridwar istasyonuna gitmek için ya rikşa ya da vikram bulmamız gerekiyordu. Vikram, rikşaların büyükçesi ve dolmuş gibi çalışan bir toplu taşıma aracıydı. Yolumuzda bir tane vikram gördük ve oraya oturduk. Bizim dışımızda büyük bir aile de vardı, toplamda 7 kişiydik ve gitmemiz gerekiyordu. Ama vikram şoförü inat edip 1 saat sadece bir insanın daha binmesini bekleyince, kavgalar, bağrışmalar eşliğinde hepimiz indik. Biraz daha yürüdük, en sonunda başka bir tane bulduk.
Zor ve çok uzun bir yolculuk olmasına rağmen yine de Varanasi trenimize yetiştik...
 

Beatles'ın kaldığı aşram